VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > 40 yaşından sonra kanser olma endişesini unutmuştum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

40 yaşından sonra kanser olma endişesini unutmuştum

Gazetecilikte 36 yılı geride bırakan Meral Tamer ilk kitabını yazma nedeni olan kanser hastalığını ve hayatını açık yürekliliğiyle “Aşkolsun Kanser” adlı kitabında okurlarıyla paylaşıyor.

Melis Hansoylu

Öncelikle kitabın adından başlamak isterim; “Aşkolsun Kanser”. Kanserden hiç beklemezdim demek değil mi? Size uğramasını mı beklemezdiniz, yoksa diğer kırılma noktalarınızı çözümletmesini mi?

“Aşkolsun Kanser”in içinde “Bak, bana neler yaptırdın, kitap bile yazdırdın” var. Bir bakıma “Sen nelere kadirsin?” der gibi... Ama biraz sitem de içeriyor tabii.

Annenizin ve babanızın vefatı, içsel yol grafiğiniz, kızınızla olan ilişkiniz... Meral Tamer’in yıllarca kaleme aldığı günlük gibi bir nevi bu kitap. Kendinizi bu kadar açmanız sizi başta ürkütmedi mi?

Başta ürkütmedi, çünkü bilgisayarın başına geçtiğimde tam olarak ne yazacağımı ben de bilmiyordum. Zaten günlük köşe yazılarımı yazmaya oturduğumda da plan yapmam. Başta ürkütmedi, ama sonunda ürkütür mü derseniz... Hiç sanmam, çünkü ben istediğim kadarını anlattım. Anlatmadığım daha o kadar çok şey var ki...

Kitapta “Annem 45 yaşında kanser olduğu için ben de hep kanser olmaktan korktum” diyorsunuz. Korktuğunuz başınıza geldi. Aslında hazırlıklıydınız bu sürece sanırım. O an neler
hissettiniz?


Hayır, hiç hazırlıklı değildim. Çünkü 40 yaşını geçtiğimden beri o korkuları tamamen terk etmiştim. Zaten doktorlarım da annemin kanseriyle, benimki arasında bir bağ kurmadılar. Doktorum, sol mememdeki tümörün kanserli olduğunu söylediğinde, hayret verici derecede soğukkanlılıkla karşıladım. Hâlbuki hiç de soğukkanlı değilimdir. Belki de kanseri erken bir evrede yakalamış olduğum, doktoruma çok güvendiğim ve yaşam kalitemde bir değişiklik olmayacağını öğrendiğim için bu kadar soğukkanlı kalabildim.

Bu kitabı yazarken annenizle yeniden mi buluştunuz?

Kitabı yazarken değil ama, kitap yayınlandıktan sonra canım anneciğim sanki canlandı. Röportajlarda annemle ilgili sorular soruldukça, kendimi psikoterapistin divanında gibi hissettim. O divanda bugüne kadar hiç yatmışlığım da yoktur, ama bazı sorulara gözyaşları içinde yanıt verirken sanki öyle hissettim.

Annemi o kadar erken kaybetmeseydim, daha farklı olabilirdi her şey dediğiniz oldu mu?

Hayır olmadı. Muhakkak ki hayatım daha rahat ve konforlu olurdu, ama annem beni öyle rasyonel yetiştirmişti ki, benim dünyamda hayallere hiç yer olmadı. Annemler öldükten sonra eğer onların hayatta oldukları ve beni el üstünde tuttukları günleri özleyerek yaşamaya kalksaydım, ayakta kalamazdım. Belki bu nedenle ben hiç geriye dönmem, hep geleceğe bakarım.

Erken yaşta birinci derecede yakınını kaybeden bir kişiyle hiç kayıp yaşamamış birinin hayata bakışı tamamen farklı der psikologlar. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Herhalde öyledir. Psikolojiyle ilgili fazla bilgim olduğu söylenemez. Karşılaştırabileceğim bir örnek de yok. Ben hiç pes etmeyen, ayakları üzerinde çok sağlam duran biriyim. Ama bu özelliklerim, annemin beni yetiştirme biçiminden mi, yoksa annemi kaybettikten sonra verdiğim ayakta kalma mücadelesinden mi, bunu nasıl bilebilirim ki?

ÇOCUK RUHUMU HİÇ KAYBETMEDİM
Hep güçlü durmaya çalışmak ve durabilmek, direnmek, takıldığınız yerlerde sizden birine danışamamak, tek başına olmak. Olgunlaştırdığı kadar da hep çocuk kalabilmeyi sağlayan tuhaf bir paradoks değil mi sizce de?

Valla ben oldum olası çocuk ruhumu hiç kaybetmedim; ama bu dediğiniz gibi bir paradoksun sonucu mu, hayatta küçük yaşta tek başına kalmanın bunda bir etkisi var mı doğrusu bilemiyorum. Sevgili Fatoş Karahasan, Milliyet’te 18 Ekim 2010’daki köşesinde “Kitapta minik bir kızın, yaşamının her alanında nasıl ayaklarının üzerinde durduğunu, gözlerinin içi gülerek sevdiklerine sarıldığını ve aslında bu yüzden hep tatlı bir minik kız olarak kalışını gördüm” diye yazmış. İnsanın kendini tanıması kolay değil. Fatoş’un bu keskin gözleminden sonra ben de pek çok davranışımın minik bir kız saflığında, samimiyetinde ve patavatsızlığında olduğunu idrak ettim.

Annenizi en çok hayatınızın hangi döneminde özlediniz?

Anne bu; başka kimseye benzemez. Kendinize bile itiraf etmekten kaçınsanız da, hayatınızın her döneminde burnunuzda tüter.

Doğa’nın annesisiniz, ama annenizinde kızıydınız. Doğa büyüdükten sonra annenizi daha mı iyi anladınız?

Tam tersine Doğa büyüdükten sonra annemi daha hiç anlayamaz oldum. Anneciğimde nasıl bir güç ve disiplin varmış ki ben ona körü körüne itaat etmişim. Her dediğini yapmışım. Sabahlardan gece yarılarına kadar sürekli çalışmışım. Zannettim ki ben de annemle aynı yöntemleri uygulayacağım ve Doğa da hiç itirazsız yapacak. Ama ne münasebet! Doğa, benim annemin her dediğine itirazsız boyun eğmemi geçen gün “Bunun seninle bir ilgisi yok. O annenin disiplini” dedi.
Belki de bir bakıma “O becermiş, sen beceremedin” demeye getirmiştir. Kim bilir?

Kitapta bir takım durumların üstü kapalı geçiliyor. O döneme dönüp daha fazla üzülmemek için mi, yoksa gerçekten hatırlamadığınız için mi?

Kitapta üstü kapalı geçilen o kadar çok olay var ki... Hepsini yazmaya kalksam, birkaç cilt olurdu. Annemin ve babamın ölümlerinde yaşanan süreç gibi gerçekten belleğimden sildiğim olaylar da var -ki eğer silmeseydim ayakta kalacak gücü bulamazdım, bu kitabın kurgusunda anlatmaya gerek görmediklerim de... Mesela evliliklerim, lise ve üniversitedeki arkadaşlıklarım. Kanser olmasaydım, kanser dizisi yazmayacaktım. Diziyi yazmasaydım, bu kitap olmayacaktı. Bu yüzden anılarımın omurgasını, benim kansere karşı verdiğim hayli sıradışı ve aykırı tepkinin, geçmişteki kökenlerinin oluşturmasına özellikle dikkat ettim.

Peki, bu zamana kadar kitap yazmama nedeniniz neydi?

Hayat arkadaşım Osman Ulagay’ın 13 kitabı var. İlki hariç hepsinde ben yanındaydım. Kitap yazmanın ne denli zahmetli bir süreç olduğuna yakından tanıklık etmek, beni caydırmış olabilir. Bir de serde mükemmeliyetçilik var. Yazacağım kitap hiç bitmeyecek, bazı yanlışlar ve aksaklıklar hep kalacak ve ben kitaba baktıkça onlara sinirleneceğim zannederdim. Nitekim editörüm kitabı elimden aldı. Dolayısıyla ben kitabı bitirmeden, kitap beni terketti. Şimdi kitabımı elime aldığımda, fotoğraflarıyla falan çok şeker ve sıcak buluyorum; ancak baştan sona okumaya kalksam yeni hatalar bulup sinirlenir miyim bilemiyorum.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam