VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2017 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > 50’nci yılın kutlu olsun Selim İleri!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

50’nci yılın kutlu olsun Selim İleri!

Bu yıl Selim İleri’nin edebiyattaki 50’nci yılı. Dile kolay, tam elli yıl olmuş yazmaya başlayalı. Yazarın yarım asrı geride bırakan sürecini ayın 22’sinde çıkacak olan “Sona Ermek” romanından bir bölüm yayımlayarak kutluyoruz.

BUKET AŞÇI GÜREL



Kaç kitap yazmıştır, bilmiyorum. Saymayacağım da. Sadece ve sadece o her yazdığında sanki bir “ikinci romanmış” gibi okuyacağım. Yani ilk romanıyla bir balık ağı gibi beni yakalamış, hareket etmeme, cebelleşmeme izin vermiş ve bile-isteye bıraktığı bir yırtıktan çıkıp gitmeme göz yummuş bir yazar gibi. Ben sokaklarda dolaştığımı, yemek yapıp kahve pişirdiğimi, pijamalarımı giyip az sonra yatacağımı sanırken bile aslında beni o ağın içinde tutan.
İlk romanlar gafil avlar. İkinci romanda bu yüzden okur, hazırlıklıdır. İsterse kaçabilir. Ama roman sıkıysa, “kaç da görelim” der. Artık o ağ tüm şehrin üzerine serilmiştir.

Selim İleri, benim için böyle bir yazar. Türk edebiyatının en üretken yazarlarından, düşünce insanlarından olsa da, her romanı benim için ikinci gibi... Kaçmak istediğim ve her defasında yakalandığım. “Yarın Yapayalnız”dan beri bu böyle. Ya da “Her Gece Bodrum”dan veya “Cumartesi Yalnızlığı”ndan... Bitmez bu kaçma-kovalama işi. Bu gerilim hikâyesi.
Oysa idmanlıyım, üslubunu biliyorum. Kahramanlarını tanıyorum. “Evet” diyorum “şimdi öyle bir cümle söyleyecek ki, karşısındaki tuzla buz olacak.” Oluyor da. Ama bir bakıyorum kırık bir ayna olmuşum, yüzlerce parçam odaya saçılmış birbirine bakıyor. Sonra bedenen olmasa da yazarını da alarak kahramanla mahur bir besteyi dinliyoruz, belki siyah beyaz fotoğraflara bakıyoruz. Ama benim için her kare sadece bir şeyi anlatıyor; ne eski İstanbul bu, ne de eski müzikler. Hayatın kocaman bir ağ olduğunu bir kez daha kabulleniyorum. Yaşamak denilen şeyin de onun içinde cebelleşmekten başka bir şey olmadığını. Yırtık sandığımız her boşluksa aslında bir başka ağa çıkıyor, o kadar. Yani beyhude bir çırpınış bizimkisi. Ama... Ama bir o kadar da deniz kokuyor. Elimdeki kitabı bir kez daha kokluyorum.

KİTAPTAN...

Yazar yaşlandıkça eseri de yaşlanır, yeni yazdıkları. Her yeni yazdığı daha yaşlı, daha bitkin. Ne kadar çabalarsa çabalasın, gençlikteki üslûbunu bir daha yakalayamaz. Merhametsiz bir şeydir bu. Eski izlekler, eski dile getirişler, geçmişteki, gençlikteki sahneler sık sık, ikide birde belirir ama, mücevherin ışıltısı donuklaşmıştır. Gökyakutun gece mavisine sinsi bir karanlık yürür. Boşuna aranırsın gençlikteki coşkuyu.
Anlatıcı yazı masasının başında, sağ elinin işaret parmağıyla eski daktilonun tuşlarına hızlı hızlı vurmaktadır. Yakın gözlüğünü takmıştır; uzak gözlüğü masa saatinin az berisinde. Anneannenin su kaçmış bir “Felemenk”i vardı. Anneanneni defalarca yazdın. Felemenk taşlı yüzüğü atlamışsın. Gençken yazmadıklarını, yazmayı aklının ucundan geçirmediklerini, belki de yazmaya değer bulmadıklarını -oysa yıllar yılı sana eşlik etmişler- şimdi yazabilirim sanısıyla dolup taşarsın. Şimdi, vakti geldi, tam sırası!
Belki Dolap da tekrarlar yığını olacaktı. Yazacaklarını, yazabileceklerini yazmıştı kraliçe. Annesini yazmış; nasıl birkaç cümlede yaşatmış onu! Kıskanmıyorsun, tam tersine hayranlık duyuyorsun, özlüyorsun gergef işlerini yazan kadını, gözlerin doluyor, son yıllarında çok seyrek görüşüyordunuz.
Tortudur yazdıklarınız, yazacaklarınız. Umutsuz, boşuna bir çaba. Bıkkınlığın soğuk yüzü yapışıp kalır: Ben bunları daha önce… Sonsuz yıldız serpintileri havaî fişekler gibi dökülüşüp söner. Geriye dönüş sahnesi. Geçmişteki zaman: Aya Triada
kilisesinin çanları çalıyor.
Anlatıcının annesi, otuz yaşlarında; kurşunî derisi kırış kırış maroken koltuğa oturmuş, masal okuyor. Masal birazdan bitecek, öğle uykusu başlayacak. Yine yaz günü olmalı: Pencereler açık, Aya Triada kilisesinin çan sesleri işitiliyor.
Sahneyi bir an durduruyoruz.
İki sorun var:
a) Anlatıcı bunları daha önce yazdı, annesinin masal okuyuşlarını da, otuz beşindeyken bir anı kitabında, ellilerindeyken yazdığı romanda, gazete yazılarında, söyleşi sorularını yanıtlarken… Romancı, hikâyeci kimliğine bürünüp, Aya Triada kilisesi, tramvay geçer, Asım Paşa’nın köşkünde taştan Pamuk Prenses ve Yedi Cüce, havuz kenarında. Okurların hatırlayacaklarından kaygılanıyor: Biz bunları okumuştuk.
b) Yine bunlar çıkageldiğine göre yazmak zorunda. Gerçi bir de ‘kendini yazmak’ sorunu var. Anlatıcıya demişlerdi ki, kendini yazarak romancı olunmazmış. Anlatıcının çocukluğu, dört beş yaşlarında. Kitabın kapağındaki ateş kuşları ne zaman uçacaklar diye bekliyor. Pencereden uçacaklar, bir daha geri gelmeyecekler. Ateş kuşlarının ateş kırmızısı kızıllaştıkça kızıllaşıyor.
Çanlar susmuş. Masal bitmeyecek. Öğle uykusu başlamayacak. Uyurmuş gibi yaparak, sonu mutlu bitmiş masalı sonu mutsuz biten masala dönüştüreceksin. Mutsuz, bütün bütün mutsuz, daima mutsuz. Çünkü bu ev mutsuz, yeryüzü mutsuz, çarşıdaki tavukçuda canlı tavuklar, annen seçiyor, birazdan çırpına çırpına ölü, incir yaprağı örtülü kırmızı tablalarda kocaman ölü balıklar.
Anneannene “Biz yerken kirazların canı acımaz mı?” diye soruyorsun. Eski püskü kitabın renkleri kötü basılmış kapağında ateş kuşları kıpırtısız duruyor. Kitabı evirip çeviriyorsun, dağınık mı dağınık yazı masanın üstünde bulduğun, öteki kitapların altında. Tozlanmış. Haftalar önce, belki aylar önce buraya bırakmışsın; kitaplığından niye çıkarıp getirdiğini hatırlamıyorsun.



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163