VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Şubat 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Aşk acı vermemeli
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aşk acı vermemeli

“Hamam” “Harem Suare” filmlerinin yönetmeni Ferzan Özpetek, ilk romanı “İstanbul Kırmızısı”nda Roma’dan İstanbul’a annesini ziyarete giden bir yönetmenin hikâyesini anlatıyor.

HANDAN ÖZSOY

Ferzan Özpetek’le ilk kez “Hamam” filminin setinde TRT için röportaj yaparken tanışmıştım. Geçen gün tekrar karşılaştığımızda bunu hatırlattım. “Kaç yıl geçti biliyor musun? Tam 18 yıl” dedi. Bir an inanamadım zamanın nasıl hızla akıp gittiğine.
O zamandan bu yana “Harem Suare” (1999), “Cahil Periler” (2000), “Karşı Pencere” (2002), “Kutsal Yürek” (2005), “Bir Ömür Yetmez” (2007), “Mükemmel Bir Gün” (2008), “Serseri Mayınlar” (2010), “Şahane Misafir” (2012) filmlerini izlemişiz. Filmleri sayesinde onun o zengin, her şeyi ve herkesi kucaklayan hayatına ve hayal dünyasına girip çıkmışız.
30 yılı aşkın süredir İtalya’da yaşayan Özpetek, bu kez doğduğu kent İstanbul’da geçen bir romanla karşımızda. “İstanbul Kırmızısı” adını, annesinin ondan istediği kırmızı ojeden alıyor. Kitabın kapağında ise annesinin evlendiği gün çekilen bir fotoğrafı yer alıyor.

Roma’dan İstanbul’a annesini ziyarete giden bir yönetmenin hikâyesini anlattığı romanı da tıpkı filmlerindeki gibi hayalle gerçek arasında gidip geliyor. Bir otobiyografi olmasa da “İçinde benimle alakalı çok şey var ama olmayabilir de. Yani hep böyle havada bırakıyorum her şeyi” diyerek yorumu okura bırakıyor.

Yazmaya nasıl karar verdiniz?
10 yıldır hep kitabevleri soruyordu. Genelde İtalya’da yönetmenlere, oyunculara sorarlar “Kitap yazar mısınız?” diye. Hep “Hayır” diyordum. İtalya’da bir televizyon programına katıldım. Orada annemden söz açıldı. Bir zamanlar bej, gri renkleri seven, saydam oje kullanan kadın birdenbire benden kırmızı ojeler, rujlar, makyaj malzemesi hatta yanında 3-4 tane kırmızı çizgisi olan eşofmanlar isteyen bir kadına dönmüştü. Böyle bir değişimle karşılaştım. Kitapta bunu güzel açıkladım. Yeni bir anne tanımıştım. Programda bundan bahsettim. Bunun üzerine ısrarla “Bundan bahsedelim bir kitapta” diye konuştuk. Bir gün üç sayfa, bir gün beş sayfa yazdım, bir baktım bir buçuk iki yıl olmuş. Senaryo yazmaktan çok farklı. Çünkü senaryoda önünüzde birçok insanla tartıştığınız büyük bir ekip vardır. Kitap yazmak kendi kendinize, daha çok içinize dönük bir şey oluyor.

Çocukluğunuz ve şimdiki İstanbul arasında dolaşırken bir film izler gibiyiz. Senaryo ve roman yazmak arasında sizin için nasıl bir ayrım oldu?
1981 yılında çok resim yapıyordum. Üniversite döneminde bir çerçevecide çıraklık yapıyordum. O resimleri satarak iki yıl geçinmiştim. O yüzden resimle anlatım olayı benim için önemli oldu. Sinema da öyle senaryo yazmak da. Ama romanın da tadı başkaymış.

AYNI ANDA İKİ AŞK
Uzun yıllar İtalya’da yaşayıp doğduğunuz kent İstanbul’da geçen bir roman kaleme aldınız. Kitabın arka kapağındaki soruyu aynen sorsam? “İnsan iki şeyi aynı anda sevebilir mi? İki insanı, iki şehri, iki ülkeyi?”
O büyük bir şans. İnsanın hayatta iki ülkesinin, iki lisanının olması, sevecek iki kişisinin olması çok büyük bir şans. Ama zorlukları da var. Annem ilk kocası öldüğü zaman söylemişti “İnsan aynı anda iki kişiyi sevebilir” cümlesini bana. “En âşık olduğum insanı kaybettim” dedi ardından. “E, babam?” diye sordum. Bana aynen şöyle dedi: “Ferzancım, sen yönetmenlik yapıyorsun, nasıl böyle bir şeyi anlamazsın? İnsan iki kişiyi de aynı anda sevebilir.”

İki ülkeli olmak bazen arada kalmışlık duygusu yaratıyor mu?
Hep oluyor. Mesela İtalyanlar “Bizim yönetmenimiz” diyor, bayılıyorlar. Hatta “En önemli yönetmenlerimizden birisi” diyorlar. Türkiye’de de bunu yaşıyorum. Bir yere kadar o yere aitsiniz. Bence o güzel bir duygu. İnsanı kuvvetlendiriyor. İstanbul‘dan hiç kopmadım, kopamadım aslında. Doğdunuz şehri her zaman içinizde taşıyorsunuz. Romanda, İtalyalı bir yönetmenin Kalamış’a dönüş olayı var, biliyorsunuz Kalamış’la ilgili hiçbir şey bırakmadılar. İster istemez çocukluğunuzu hatırlıyorsunuz. Aklınıza babanızın arabası geliyor. Bir sürü şey hatırladım. Teyzeler, çocukluğum... O muhteşem teyzelerden birini “Serseri Mayınlar” filminde kullanmıştım mesela. Diğer yandan da kitapta Anna karakteri var. Paralel yürüyen bir başka hikâye gibi. Anna karakterinde de benden izler var. İkisini birbirine karıştırdım.
Kitapta Kalamış’ta çocukluğunuzdaki evden söz ediyorsunuz. O ev vardı gerçekten değil mi?
Evet, vardı. İki büyük ıhlamur ağacı da vardı bahçedesinde. 40 yıldır sanıyorum o ev yok. Hatta o evin yerine yapılan apartman bile yıkılıyor şimdi. Hep böyle bir değişiklik içindeyiz ya... O ev de yıkılıyor. Kitapta çoğunlukla gerçekler var ama o gerçeklerin değişmesi var. Birbirine karıştırıyorum gerçekle hayali. Mesela “Karşı Pencere”de İtalya’da evini arayan yaşlı bir adamdan etkilenmiştim. Bir köprüde karşılaşmıştık, onu arabaya almış, birlikte evini aramıştık. Bunun üzerine çok düşündüm sonra; neden evini arar yıllar sonra diye. O duygular bana “Karşı Pencere”yi yazdırdı. Bu kitapta da böyle şeyler var.

Kitabın ön kapağında “Hiçbir şey aşktan daha önemli değildir” yazıyor. Bunu biraz açar mısınız?
Aşk sadece iki kişinin arasında olan bir şey değil. Aşk her yaptığımız işte de olması gereken bir şey. Yemek yaparken, evi temizlerken, sokak süpürürken bile aşk olmalıdır. Çünkü aşk gerçekten hayattaki en önemli şeydir. Sizi heyecanlandırıp üzerinize melankoli ve hüzün verebilir, ama aşk acı vermemeli. Aşkların hepsi mutlu olmalı. Bir de âşık olmak, âşık olduğun biriyle beraber olmak çok önemli.
Kitabın kapağında annenizin gençliğine ait bir fotoğraf var...
Annemin evlendiği gün o. İtalya’da bir başka resmini kullandık. İkisi de çok güzel kapaklar oldu.

Babanızla ilişkiniz nasıldı?
Babamla ilişkimi onu kaybettikten sonra düşünmeye başladım. Sağlığında çok iyi değildi ilişkimiz. “Harem Suare”yi çektiğim dönemde, artık yönetmen olmuşum, babam bana hâlâ “Ferzancım, üniversitede şu veremediğin derslerini ver de diplomanı al” diye diretiyordu. “Baba ben yönetmen
oldum, bak bir sürü yerde filmim çıktı” desem de, “Ama o diploma senin işine yarayabilir sonra” diyordu. Bana bundan 5-6 sene önce bir üniversite tarafından fahri diploma verildi. Çok da ciddi bir törendi. Benden bir konuşma istediler. O konuşmaya başlarken babamın bundan çok mutlu olacağını düşündüm ve ağlamaya başladım. Konuşamadım. Bizim, hepimizin hayatta en çözümleyemediğimiz ilişki, anne ve baba ilişkisi. Mesela annem birkaç ay önce telefonda “Ben sizin için iyi bir anne olabildim mi?” diye sordu. Ben de “Ben iyi bir evlat olabildim mi?” diye karşılık verdim. Anne-baba ilişkisi hayat boyu sürüyor. Babamı kaybettim, “Bir şeyler bitti” dedim önce. Baktım ki bitmiyor, sürekli kafamda yaşıyor babam. Bu noktada yapmamız gereken bizim çocuklarımıza bakmak, onların yetişmesine dikkat etmek.
Sezen Aksu şarkıları filmlerinizin vazgeçilmezlerinden. Kitabınızda da Sezen var.
Telefon açıp sana ihtiyacım var dediğim zaman iki eli kanda olsa gelebilecek biri Sezen. Onun için ben de öyleyim. Son filmim “Kemerlerinizi Bağlayın”da da Sezen’in en güzel şarkısı var duymadığınız, Mithat Can’ın bestesi. “Kemerlerinizi Bağlayın” İtalya’da 6 Mart, Türkiye’de 14 Mart’ta vizyona giriyor. Bir evliliğin 13 yılını anlatıyor.
Gezi olayları da var kitapta.
Gezi olaylarına çok az değindim çünkü kitap gezi olayları olduğu zaman hemen hemen hazırdı. Yine başkaldıran, yine hayır diyenlerin hikâyesiydi ama o hikâyenin içine gezi olayları çok güzel oturdu.

Bu kitaptan bir film çıkacak mı?
Henüz karar vermedim ama bir İstanbul filmi yapmanın zamanı geldi. “Hamam” ve “Harem Suare”nin üzerinden çok zaman geçti. İstanbul’un bu zamanlarını anlatmak çok iyi olabilir mesela. Çok iyi oyuncularımız var. İnsan oyuncu olarak ya da ressam olarak doğuyor, ben buna inanıyorum. Kıvanç Tatlıtuğ da oyuncu olarak doğmuş bence. Kenan İmirzalıoğlu’nu da çok beğeniyorum. Cem Yılmaz’ı çok yetenekli buluyorum.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163