VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > "Çok güzel" kadına değil "katil"e bakın
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

""Çok güzel"" kadına değil ""katil""e bakın

Derviş Şentekin’in ilk romanı ""Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi""si, Amerikan ""private eye"" romanlarının atmosferinde klasik polisiyenin ""akıl""ına bir methiye...

Cengiz Alkan

Polisiyenin bir tür olarak ortaya çıkışı hemen hemen bilimkurguyla aynı zamanlara denk düşüyor: 19. yüzyılın güçlü pozitivist ve rasyonel dünyasında yeşerdi bu türler. Nietzsche ve Romantikler’i bu dünyaya bir tepki olarak okursak ki daha fazlasıdır, 19. yüzyılda ne kadar egemen olduğu anlaşılır pozitivizm ve rasyonalizmin.
Edgar Allan Poe’nun, Emile Gaboriau’nun ve tabii ki Conan Doyle’un dedektifleri "akıl"larını kullanarak çözerler vakaları. Başlangıçta anlaşılmaz gibi görülen cinayetler, "rasyonel" akıl yürütmelerle çorap söküğü gibi çözülür. Bu yanıyla klasik polisiye "insan aklı"na bir güzellemedir.
Tabii 19. yüzyıldan bugüne polisiye edebiyat epey bir değişim geçirdi. Geçirdi geçirmesine de fantezi edebiyatıyla iç içe geçen bir alt tür ayrı tutulursa "akıl" hiçbir zaman devreden çıkmadı polisiyede. Polisiyenin evriminde önemli bir yer tutan "private eye" dönemiyse "akıl"dan vazgeçmeden, yanına bir de "yumruklar"ı koydu. Bu türün en iyi örnekleri de dedektiflerin daha çok "yumruğu" yiyen konumunda olduğu Dashiel Hammett ve Raymond Chandler romanlarıydı. Dünyaya küskün, sinik ve tabii ki esprili Chandler kahramanları “İyi polisiye iyi edebiyattır” düsturuna vesile olmuşa benzer.
Derviş Şentekin’in ilk romanı "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi", Amerikan "private eye" romanlarının atmosferinde klasik polisiyenin "akıl"ına bir methiye... Polisiye roman okurlarını daha ilk satırlarda, daha önce benzerlerini okudukları romanlara, o romanların "havası"na gönderen her romanda "akıl çelen" bir yan vardır: İşte evimizdeyiz...
Derviş Şentekin, polisiye severlerin bu duygularını deyim yerindeyse "sömürmüş", o sinik, dünyaya küskün adamın ruh halini ve o ruh halinin mekânlarını en ince ayrıntısıyla öyle bir anlatmış ki, roman bittiğinde anlıyoruz ki yazar kendini "evinde hissetmek için" yazmış. Tam da böyle olduğu için roman iki ayrı bölümden oluşuyor.
İlk bölüm kaybolan babasını bulması için "çok güzel" bir kadının Emniyet İstihbarat’tan "emekli edilmiş" eski bir polisten yardım istemesiyle başlıyor. Ağır bir tempoyla ilerleyen bu ana bölümde romanın "polisiye" unsurları daha çok asıl meseleye yaklaşmamızı sağlayan istihbarat çalışmalarıyla öne çıkıyor. Bu bilinçli bir tercih çünkü yazarın asıl derdi bizi o "hava"ya sokmak ve oradan çıkarmamak. "Azizim Watson" diyebileceğimiz yakın arkadaşı Cengiz’in (isim benzerliği dışında bir ilgim yok) barı, karlı İstanbul dekorunda romanın ana mekânı. Duvarda asılı olan henüz bitmemiş ve roman boyunca da bitmeyen "Ormandaki Kargalar" tablosu, bizi barın müdavimi müşterilerle iç içe sokuyor: “Tabloya bugün bir ekleme daha yapılmış”.
Derviş Şentekin okura barda bir tek attırıyor.
Sonra dışarı çıkarıp karda İstanbul’da dolaştırıyor.
Soğuk ve yalnız bir evde uyandırıp, hayata küfrettiriyor okuru.
Kısacası "evimizdeyiz"...
Bu bölüm aynı zamanda geri dönüşlerle eski istihbaratçının geçmişini didikliyor. Didikliyor, çünkü hayata küskünlüğünün temelleri orada. Anne babasının bir trafik kazasında erken ölümlerinden satranç şampiyonasına ("akıl") katılmasına, İstihbarat’a girişinden boşanmasına... geçmiş, peşinden kovalıyor kahramanımızı.
Asıl "mesele"
İkinci bölümde düğüm çözülüyor. Daha doğrusu asıl "mesele"nin ne olduğu anlaşılıyor. Kaybolan adamın nasıl kaybolduğunun değil "kim" olduğunun asıl "mesele" olduğunu anlıyoruz. Sonrasını, merak edenler okuyacak zaten ama benim asıl meselem "final"le ilgili.
"Katil"in orangutan olduğu romanla ("Morg Sokağı’nda Cinayet", Edgar Allan Poe) başlamıştı polisiye. Herkesin katil olduğu ve katilin katil olmadığı romanlar yazdı Agahta Christie ("Doğu Ekspresi"nde Cinayet" ile "Ve Perde İndi"). En olanaksız "katil" çeşitlemelerini okuduk yıllar boyunca. Malum, bir de anlatıcının konumu var.
"Akıl"ı temel alan polisiye romanda anlatıcı ki "atmosfer"i hissedebilmek için anlatıcının birinci tekil şahıs olması elzemdir, Derviş Şentekin’in romanında olduğu gibi- "rasyonel" bir konumda olmalı.
"Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi"nin finali bize iki seçenek sunuyor: Ya romanın devamı gelecek ya da bu aşamada rasyonaliteden çıktık. Postmodern mi dediniz?.. Evet, bu da bir seçenek. Okuru romanı tamamlamaya katan finaller yok değil polisiyede. Ben yine de ikinci romanı beklemekten yanayım, anlatıcının nasıl olup da başından geçenleri bize anlatabildiğini öğrenmek için.
Rasyonalitenin pek de muteber olamadığı memleketimizde polisiyenin gerçek mânâda yeşerecek bir toprak bulamadığını söyleyebiliriz. Ancak 90’lı yıllarda kendine has bir damar yakalayan (Celil Oker’in "Kramponlu Ceset"i daha önceleri yapılan denemeleri ayrı tutarsak başlangıç sayılabilir. Ahmet Ümit’in türü popülerleştirmesini de bu başlangıca dahil etmeli) polisiyede Derviş Şentekin’in romanı aynı zamanda evimizde "yuvayı kurmak" diye de okunabilir.
Okuyucuya minik bir not düşmeden bitirmeyelim: Romana adını da veren "O güzel kadın kim?" diye soruyorsanız bundan vazgeçin. Asıl merak etmeniz gereken kişi katil... Benden söylemesi.

Paylaş