VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Eylül 2010 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Dostoyevski bizimle gurur duyuyor!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Dostoyevski bizimle gurur duyuyor!

İyi bir yazar olduğu kadar özel çevirileri ile de bilinen hamdi koç, üç yayınevinden çıkan üç farklı ""Karamazov Kardeşler"" çevirisini karşılaştırdı.

Hamdi Koç

Baba olmak zor.
Kızım bir teenager olarak bir süredir dizi dizi vampir romanlarıyla haşır neşir olurken endişeli gözlerle onu izledim, kızımı güzel romanlar, yüksek romanlar, sanatlı romanlar, tarafımdan onaylanmış romanlar okurken görmek isteyen ben. Ama bir şey demedim. Çocuk eğitiminin temel ilkeleri konusunda az çok bir fikrim var. O yüzden kendimi sıkı kontrol ediyorum çünkü her an içgüdülerime kapılıp çocuğu baskıcı bir okuma rejimine tabi tutabilirim. Çünkü biz öyle gördük. Bizim zamanımızda bize okuma rejimi hazırlayan abilerimiz romanların zevk alınmak için okunacak şeyler değil, ideolojik tespitlerin sağlamasının yapılacağı yerler olduklarını söylerlerdi. Gençler bilmez de benim yaşımdakiler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Ama anlamazdan geleceklerdir, ayrı konu. Dolayısıyla o 968 model adamların bir türü olmamak için ayrıca çaba sarf ettim.

YAYINCILIK OLAYI
Sonunda beklediğim oldu, uzun ezici SBS kışını hayırlısıyla atlattık ve kızım “gerçek” romanlar okumayı seven biri olduğunu hatırladı. Aklında ne zamandan beri “Suç ve Ceza” varmış. Sevincimi saklamaya çalışarak ‘Aa’, dedim, ‘Ne güzel’. “Seversen belki “Karamazov Kardeşler”i de okursun.’ O, “Suç ve Ceza”ya başlarken ben de ellerimi ovuştura ovuştura raftan “Karamazov”u indirdim, tozunu aldım, yirmi yıldır ellemediğim Adam (Kitabevi) baskısı/Taluy çevirisi. Ne olduysa, zaten, ondan sonra oldu.
Kızımın suçu yok. Durduk yerde işgüzarlığım tuttu: Piyasada biri o günlerde çıkmış iki yeni Karamazov çevirisi daha olduğu aklıma geldi ve kızımın bana “Peki bey babacığım, hangi tercümeyi okumamı münasip görürsünüz?” dediğini, benim de “Bir dakika yavrucuğum, bakayım, söyleyeyim” dediğimi varsaydım ve gittim, öbür çevirileri de aldım. O sırada kendimi hâlâ “Şöyle bir karıştırır, fikir sahibi olurum” diye kandırıyordum. Olmadı. Kısmet değilmiş. O orayı nasıl yapmış, bu buraya ne demiş derken zaten benim için artık çok geç olmuştu ve oturmuş üçünü de, bölüm bölüm, arka arkaya okumaya başlamış bulunuyordum. Okudukça işi daha ciddiye aldım ve kitaplığımdaki dört İngilizce çeviriyi de (Modern Library, Penguin, Oxford ve Farrar baskıları) indirip Türkçe çevirilerle karşılaştırdım. Hayatımın en ilginç tecrübelerinden biri oldu, Temmuz ve Ağustos ayları boyunca -o sıcaklarda!- devam etti ve ortaya bu yazının konusu çıktı.
İngilizce gibi bütün dünyayı hedef kitlesi hâline getirmiş bir lisanda bile yeni bir Karamazov çevirisi bir yayıncılık olayıdır. Bunu doksan başlarında çıkan son çeviri (şu meşhur Pevear/Volokhonsky çevirisi, Farrar) etrafında yaratılan hadiseden bizzat biliyorum. Bugün halen İngilizce’de toplam beş adet iyi/tam/muteber Karamazov çevirisi var (yukarıdakiler artı Signet baskısı). Klasik basan her büyük yayınevi er geç kendi çevirisini yaptırmış. Bazısı, mesela Modern Library, hâlâ yüzyıllık bir çeviriyi kullanıyor (Garnett çevirisi). Öyle yüksek hacimli bir dünyanın kitaplığıyla karşılaştırdığımızda bizdeki durum, başka birçok durumun aksine, tek kelimeyle hayranlık verici. Çünkü o çevirilerle aynı kalitede üç çevirimiz var. Bu, bana göre, Türkiye’nin sürprizler ülkesi olma hâlinin istisnai ve inandırıcı anlarından biri... Bu kadar küçük bir piyasa, yetişmiş insan emeği yatırımı ve sermaye yatırımı bakımından o kadar zengin bir piyasayla boy ölçüşsün ve adil bir ölçeğe vurduğumuzda o piyasayı geride bıraksın, bence şapka çıkarılacak filan değil, dünya yayıncılık tarihine geçecek bir durum. Sadece yayıncı rekabeti sebebiyle bile olsa, senede toplam beş-altı bin kopya satılıyor bile olsa herkesin Türk’ün hakkını Türk’e teslim etmesi lazım. Tahminim, Dostoyevski ve Karamazov yayıncılığı konusunda dünya birincisi olduğumuz. Bu bir fenomen değilse başka hiçbir şey değildir.
Her kuşağa yeni bir çeviri.
Şimdi gelelim çevirilere. Ben ilk Karamazov’umu vaktiyle Adam’dan (Kitabevi) çıkan, aslen 958’de MEB’den çıkmış Nihal Yalaza Taluy çevirisinden okumuştum. Bu çeviri birkaç yıl önce İş Kültür tarafından tekrar basıldı, karton kapaklı ve ciltli olarak. İletişim’in iki bin başlarından beri Ergin Altay çevirisi var. Son olarak bu yaz başında Can Yayınları da Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisini yayınladı. Üç çeviri de birbirinden güzel. Bunu kolay beğenen okur heyecanı içinde söylemediğimi bilmenizi isterim. Eskisinden yenisine doğru gelirken her çeviri bir öncekinden daha tam, daha incelikli, daha yenilikçi olmuş. Her yeni çevirmen bir öncekini iyice okumuş ve kendisini ondan ayırmayı bilmiş.

“ÇEVİRİ KOKMAYACAK!”
Taluy çevirisi yaşını biraz belli ediyor. Vakti zamanında bir yaygın çeviri anlayışı vardı: Klasiklerde üslubun en son dert edilecek şey olduğuna, çevirinin dili en az zorlayacak, en rahat anlaşılacak şekilde yapılması gerektiğine inanılırdı. ‘Çeviri kokmayacak!’ yasağı oradan gelir, diye tahmin ediyorum. Dostoyevski okuyacaksın ama adam Türkçe yazmış sanacaksın! İyi. Bu yıllarca piyasamıza hâkim olan görüştü ve eski çevirilerin birçoğu sadece kelimeleri eskidiği için değil, “Kolay oku Türkiye!” sloganı kapsamında yapıldığı için bugün ortada yok. Taluy çevirisi de o gruptan geldiği kuvvetle hissedilmekle birlikte neyse ki tam o gruba girmiyor: Hem zamanın stratejisini benimseyerek o uzun cümleleri rahat okunur hâle getirmiş, hem de cümle atlamamayı ve modern bir enerji yaratmayı bilmiş (mesela ‘anlamazlık’ gibi bana ilginç gelen bir kelime yaratmış). Taluy iyi bir çevirmen olduğu kadar iyi de bir yazar: Diğer iki çeviriyle karşılaştırdığımda bana daha az Dostoyevski’ymiş, daha çok herhangi bir yazarmış gibi gelen bir üslup tutturmuş ve aynı nedenle diğer iki çeviriye göre daha bir tatlı tatlı okunuyor. Bu, bin sayfalık ve yer yer cidden sıkıcı bir romanı alırken az buz bir tercih sebebi değil ve tümüyle Taluy’un yazı başarısı; onun şartlarını, onun kendi Dostoyevski’sini kabul ederseniz akıp giden bir Karamazov’unuz olur. Tabii, metin içi ritim değişiklikleri, en çok da romanın gergin anları, aynı yöntem yüzünden etkisini kaybetmiyor, hatta romanın bütününü bir çeşit romantik hava teslim almıyor değil, bunu da ekleyeyim.

Taluy’un bir diğer başarısı ondan sonra Ergin Altay/İletişim (Yayınları) çevirisini okurken ortaya çıktı: Kelime seçimi. Bütün bir çeviride beni rahatsız eden, “nereden çıktı bu şimdi” dedirten bir kelime olmadı. İnsan roman okumak kadar doğal bir şey yaparken hayatına en çok yerleşmiş, onun için en doğallaşmış kelimeleri istiyor. Onlar dururken daha bir ortalarda kalmış kelimeler dikkat dağıtmaktan başka bir işe yaramıyor. Altay’da diğer iki çeviriye göre daha Öztürkçeci bir tercih var. Ölçülü, tabii... Ama mesela, yana yana Hazreti İsa’ya ulaşmaktan bahsedilen tutku dolu bir paragrafta art arda “yapıt” kelimesini okumak beni rahatsız etti, okuyup gidecekken kelimeye takıldım. Niye “eser” denmemiş, anlamıyorum.
Altay çevirisi, Taluy’a göre modern bir çeviri. Burada virgüllere, ve’lere dikkat edilmiş. Tempo ayarlanırken orijinaldeki akışa kulak verilmiş, düzgün ve hızlı cümleler kurmak hatırına kontrol elden bırakılmamış. Dostoyevski’nin insanı geren “kara” tarafı burada, Altay çevirisinde, iyiden iyiye hissediliyor. Bu açıdan bakıldığında daha tam, daha doğru ve daha tatmin edici bir çeviri. Çevirmenin yazarlığı değil, yazarın yazarlığı bizle konuşan. Yalnız, işte, mikro planda, en çok sıkıntıyı bu çeviriyi okurken yaşadım. Bir kere, Zosima Baba’ya “Dede” demek niye? Dede deyince bizim aklımıza bir şey geliyor mu? Belki Alevi dedesi... Çağrışım aynı mı? İngilizce dünyasında, yani elli tane alt-mezhebi olan bir kardeş-Hıristiyan dünyada bile Staretz’e din-içi bir unvan uydurulamamış, Father denmiş geçilmişken ya da öyle bırakılmışken biz niye Staretz Zosima’yı bizden biri yapmaya kalkıyoruz? Ben anlamadım. Ayrıca en çok tashih (dizgi hatası, demek istiyorum) yine burada var olmamalı çünkü diğer iki çeviride hemen hiç tashih yok demek ki olmayabiliyormuş.

UÇUK BİR ÇEVİRİ KOKUSU
Can’dan (Yayınları) çıkan Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisine gelince, burada artık her şey yerli yerine oturmuş. Hacıhasanoğlu belli ki kendisinden önceki iki çeviriyi de okumuş ve zeki bir çevirmen olarak onların tökezlediği yerlerde yoluna sorunsuz devam etmiş. Tarif etmesi zor olacak ama bu iki çeviriye ek olarak İngilizcesine de bakmış gibi bir hisse kapıldım, Hacıhasanoğlu’nu okurken. Öyleyse çok iyi yapmış. Çünkü çeviriye hakim olan strateji bizde ender görülen bir kelimesi kelimesine’lik, bir “precision”/keskinlik. Bundan bilhassa zevk aldığımı söylemeliyim. Burada tatlı, uçuk bir çeviri kokusu var ve bize yabancı yaşantıların yabancı ritimlerini hissetmeye davet ediliyoruz. Burada kimse bize Rusya’nın gerçeği Anadolu’nun gerçeğidir, ya da ha Moskova ha İstanbul, hepsi bir, gazı vermeye kalkışmıyor. Hacıhasanoğlu 21. yüzyılın Karamazov’unu yapmış. Bu çeviri İngilizcede yayınlansaydı, yukarıda söyledim, yılın yayıncılık olayı olurdu.
Zaman zaman şımarıklık yaptığımın farkındayım. Ama beni yayıncılar şımarttı. Bana üç tane güzel çeviri verirsen ben de elbette seçme hakkımı sonuna kadar kullanırım. Seçimim, kızıma vermek üzere alacağım ve ileride olur da bir kez daha okumak istersem (torunlarım olmadan ve ‘Zosima Dede’ diye kapıma dayanmadan bir daha okumak isteyeceğimi sanmıyorum ya, neyse) okuyacağım çeviri Hacıhasanoğlu çevirisi olacak. Burada hiç şüphe yok.
Ama bir kere şımardık! Kitap içindeki çeviriyle bitmiyor! Bunun bir de kendisi var, kağıdı, kapağı, dizgisi, hatta fiyatı... Oraya geliyoruz ve orada herkes bir şeyler kaybediyor:
Bir kere Can’ın içi iyi, İletişim’e göre daha rahat okunuyor ama sırtı bir facia: Her 1/3’te sırtta koca bir çatlak oluyor. Şimdi benimkinde baştan aşağı iki koca çatlak var. Niye olsun? Hem de 38 lira verdiğim bir kitapta? Piyasanın en pahalı Karamazov’u. Baskı kalitesinde bu parayı hak edecek bir şey yok. Oysa aynı Can geçenlerde bastığı “Savaş ve Barış” ciltleriyle isterse bu sorunu halledebileceğini gösterdi. Onlar, tamam, daha ince iki cilt, ama sırtları daha yumuşak; rahatça açılıyor. Bu fiyata, derim, Can bu kitabı hardcover yapmayı ya da “Savaş ve Barış” gibi ikiye bölüp kutulamayı düşünmeli. 1072 sayfa, dile kolay! Küçültülemiyorsa büyütülmeli.
İletişim’e gelince, punto Can’a göre daha küçük, gözü biraz zorluyor, ama bu sayede kitap daha ince, daha rahat ele alınabilir, elde tutulabilir olmuş. Şimdi bu çapta, bu hacimde bir kitabı okurken böyle şeyler önemli, çünkü haftalar sürecek bir okumadan bahsediyoruz. İletişim’in daha “kompakt” tasarımı benim hoşuma gitti. Kitap tam ortasından da sonlarından da çok rahat açılıyor ve sırtı kırılmıyor. Yalnız, onun da arkasında fiyatı yazmıyor. Bir fiyatı var tabii. Ama ötekiler gibi kapağında basılı değil, eski enflasyon zamanlarımızdaki gibi sonradan yapıştırılmış etiketle ifade ediliyor. Bu, artık, göze hoş gelen bir yöntem değil. Hele de 13. baskısı geçen sene, 2009 senesinde yapılmış bir kitap için. (Neyse, etiket fiyatı 27.5 Lira.)
İş Kültür’ün (İş Bankası Kültür Yayınları) Karamazov’u ise İletişim’in 795, Can’ın 1072 sayfasına karşı 1008 sayfa olduğu halde cömert punto ve satır arasıyla hepsinden daha rahat okunuyor. Yukarıda çevirinin rahat okunduğundan bahsetmiştim ya, kitabın sayfa düzeni bunu epeyce destekliyor. Cilt de sağlam. Fiyatı ise hepsinden daha düşük: 22 Lira. Yalnız, bir özensizlik örneği olarak, kitabın sonunda boş sayfa yok son okuma sayfasının karşı yüzü kapak. Hâlâ böyle şeyler oluyor ve dördüncü baskısı yapıldığı hâlde görülmeden kalıyor demek ki.
Tabii bu fiyat konusu nasıl böyle geniş bir yelpaze üzerine dizilebiliyor, anlamak zor. Sonuçta aynı kalite (yani kalitesiz) kağıttan, kartondan, aynı rekabet kurallarına uyan matbaalardan ve aynı sefil çevirmen ücretlerinden bahsediyoruz ama biri diğerinden daha kaliteli, daha üstün olmayan üç kitabın fiyatları 22 TL ile 38 TL arasında değişiyor. Bunu İngiltere’de ya da Amerika’da ya da herhangi bir medeni memlekette yapamazsınız. Olmaz. Adama sorarlar (yani kitabını almayarak sorarlar). Ha, yarın Can Yayınları çıkar derse ki ben bu çeviriyi yeni yaptırttım, çevirmene de istisnai bir para ödedim, o parayı şu kadar baskıda çıkarmam lazım, o zaman öper başıma koyarım, çünkü o çevirinin bizim malum yüzde yedi buçuklarla, yüzde onlarla yapılamayacağını bilirim. Sonra daha ince olduğu halde İletişim niye İş Kültür’den daha pahalı? Ya da diyelim İletişim’inki normal, İş Kültür’ünki niye o kadar ucuz?

ADİL OLMAK İÇİN
Bunları can sıkmak için söylemiyorum. Sonuçta hepimiz birbirimizi biliyoruz. Cevapları da biliyoruz. Ama vaziyetin değişmesi lazım çünkü sözünü ettiğim şey bir medeniyet standardı. Aynı kategorideki kitapların fiyatları her medeni memlekette hemen hemen aynıdır, yayınevinin kendisinin etikete yansıyan bir marka değeri yoktur “ay ama benim işletme maliyetim” filan gibi kurumsal özrü hiç yoktur. İnşallah biz de bir gün sürprizsiz fiyat politikası mertebesine ulaşırız.
Uzattım. Yoruldum da. Tam bırakacaktım, aklıma bir şey daha geldi. Memlekette şikayetin sonu yok ki.
Şimdi, İletişim romanın başına Freud’un “Dostoyevski ve Baba Katilliği” yazısını koymuş. İyi hoş. Freud’a da baba katilliğine de bir düşmanlığım yok. Ama bu tür bir yazı, böyle “güçlü” bir yazı, usulen, romanın başına konmaz. Bunu romanın başına koymak okura “Bu romanı psikanalist bir bakışla oku, öyle anla” demektir ki bunu demeye kimsenin hakkı yoktur. Romanın başına bir sunuş yazısı konulacaksa bu daha orta karar, daha iddiasız, daha sakin, tercihan biyografik yazılarla yapılır. Freud türü, yani edebiyat kuramı kapsamındaki yazılar, okur romanı okumakla kalmasın illa bol bol anlasın da isteniyorsa kitabın sonuna konur. Ve, adil olmak için, yanına bir kaç tane farklı görüş belirten yazı eklenir ki okura perspektif açılmış, meraklısına yol gösterilmiş ama bir şey empoze edilmemiş olunsun tıpkı Norton’un yaptığı gibi. Örnekler orada. Sözünü etmeden duramadım. Tamam. Bırakıyorum.

Paylaş