VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Mart 2010 Salı | Anasayfa > Haberler > Nereye gitsem karşıma çıktı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Nereye gitsem karşıma çıktı

Yıllardan 1912 ve yazarlardan Jack London...

Hakan Günday

“Vahşetin Çağrısı”, “Beyaz Diş”, “Demir Ökçe” ve “Martin Eden” gibi başyapıtlar geride kalmış ancak gölgeleri hâlâ yazarın sırtında. California Glen Ellen’daki Beauty Ranch adını verdiği çiftliğe para gerekiyor. Bir zamanların altın avcısı, istiridye korsanı ve fabrika işçisi, toprakta
bulmayı umduğu huzurdan çok uzakta. İkinci eşi Charmian’la New York’ta. İçiyor, içiyor ve içiyor. ‹ki ay boyunca. Sonra Dirigo adlı
teknesine atlayıp denize açılıyor. Amerika’nın yaşayan efsanesi otuz altı yaşında. “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder,” diyen Cahit Sıtkı
Tarancı, kendisi ve benzerlerinden bahsediyor olmalı. Çünkü Jack London için otuz beş yaş, yolun yarısı değil, tam olarak sonu. Jack
London için otuz beşten sonrası, bir dönüşten ibaret. Son dişini ve son saç telini iade edene kadar yürüyeceği bir dönüş yolu. Bu yüzden,
Amerika’nın ilk çok satan yazarı düşünüyor geçmişini ve ne yazacağını.

NEREYE GİTSEM KARŞIMA ÇIKTI
İşte böyle bir zamanda atılıyor, “John Barleycorn”un temelleri. Günlerini Ömer Hayyam okuyarak geçirdiği Dirigo adlı teknede, suya
bırakılıyor ilk kelimeleri. Jack London, başladığı gibi bitiriyor romanı. Hızla ve hınçla yazıyor. İlk ve son taslak. Bir daha da yüzüne
bakmıyor. Tarihe geçecek bir eser yarattığından emin. Ama yanılıyor. Jack London denince, “John Barleycorn” akla en son geliyor.

Tanesi 15 Cent’ten 66 bin 896 kelime. Saturday Evening Post romanı bu fiyattan satın alıyor ve her hafta bir bölümünü yayınlıyor. 1913
yılının Ağustos ayındaysa, Century Company romanın ilk baskısını piyasaya sürüyor. Jack London’ın sosyalist çevresinden gazeteci Andre
Tridon “Korkunç!” diyor. “Tekrarlar, tekrarlar ve tekrarlar. Üstelik Jack London bir hayli kelime kaybetmiş. Kelime haznesi daralmış.
Ayrıca kurguda o kadar çok kopukluk var ki, sayfalar boyunca ayrıntılar vererek anlattığı bazı karakterler birden yok olup gidiyor.
Bir yazar olarak Jack London kendisini mahvetmiş!” Klasik bir metin inceleyici olan Andre Tridon, romanın estetiğini yanlış yerde arıyor. Oysa o estetik, Jack London’ın, romanın adına yaptığı eklemeyle başlıyor. “John Barleycorn: Alcoholic Memoirs”. Türkçe’ye “Bir
Alkoliğin Anıları” olarak çevriliyor. Oysa London, 252 sayfa boyunca alkolik olmadığını anlatıyor. Yıllar sonra roman Türkçe’de yeniden
yayınlandığında “Alkollü Anılar” adını alıyor. Doğru olan bu. Çünkü Jack London, alkolle mücadelesini değil, alkolle geçirdiği geceleri ve
gündüzleri anlatıyor.

Bu otobiyografik romanda Jack London, “John Barleycorn” adını verdiği alkolle beş yaşında tanıştığını söylüyor. Tarlada çalışan babasına
götürdüğü biradan payına düşeni almak gibi bir fikre kapılıp sarhoş oluyor. Her ne kadar tadını beğenmese de, her ne kadar sarhoşluğun verdiği hastalık belirtilerinden hoşlanmasa da, John Barleycorn daima karşısına çıkıyor ve o asla “Hayır!” demiyor. Yedi yaşında girdiği bir
İtalyan meyhanesinde, on altı yaşında istiridye korsanlığı yaptığı bir teknenin güvertesinde, ayak bastığı bütün limanların bütün barlarında
içiyor.

“Kimyasal alkolikler” dediği doğuştan alkol bağımlılarının önemsenmeyecek kadar küçük bir azınlık olduğunu ve esas bağımlılığın yıllar içinde, sosyal ve psikolojik nedenlerle geliştiğini savunuyor. Alkole bilinçli biçimde ve isteyerek bağlandığı konusunda sayfalarca ısrar ediyor. “Nereye gitsem karşıma çıkıyordu. Ne zaman ki sohbetlerinden zevk aldığım erkekler bir araya geliyor, John Barleycorn da orada oluyordu!” diyor. Alkole değil, ancak alkolün
çevresinde gelişen sosyalleşmenin çekiciliğine kapıldığını defalarca itiraf ediyor.

Bütün bunlar bir alkoliğin kendisini umutsuzca olumlama çabaları mı? Belki evet, belki hayır. Bu romanı yazarken Jack London sarhoş muydu?
Belki evet, belki hayır. Romanda birbiriyle çelişen o kadar çok paragraf var ki, iki sorunun da yanıtı, hem evet hem hayır. Ama bu tutarsızlık, romanın estetiğinde zerre kadar düşüklük yaratmıyor. Aksine, bu tutarsızlık, alkolün içinden yüzerek geçen ve her defasında
karaya ayak basabilen bir adamın yaşadığı hayatı anlatabilmesinin tek yolu. Kelime çeşitliliğinin darlığı ya da kurgunun kopukluğu bu yüzden. Çünkü sarhoş olan yazar değil, romanın kendisi.

Jack London ve John Barleycorn, roman boyunca dünyayı dolaşıyor. Ama gördükleri dünya değil, liman barları oluyor. Onların ötesine geçmeleri mümkün değil çünkü onlar konuşuyor, dövüşüyor ve
birbirlerini tüketiyor.

“John Barleycorn: Alkollü Anılar”, çaresizce yazılmış bir roman. Gerçek hayat kadar yalın ve tekdüze bir metne sahip. Okumakta olduğunuz şu cümleler kadar sade ve çıplak. Aldığı eleştirilerden biri de, otobiyografik olduğuna ilişkin itirafla ilintili. Ticarî bir açıklama olduğuna inanılıyor. Hatta alkol satışını yasaklayan yasanın savunucuları tarafından finanse edilmiş bir çalışma olduğu bile iddia
ediliyor. Nitekim, romanın bazı bölümleri, bu doğrultudaki propaganda broşürleriyle birlikte dağıtılıyor ve 1919’da Amerika’da alkol satışı
yasaklanıyor. Oysa Jack London, son derece basit biçimde şöyle diyor: Ben içki içiyorum. Bazen günlerce, bazen de aylarca. Sonra birden duruyorum. Altı ay ağzıma sürmüyorum. Ama birden kendimi yeniden içerken buluyorum. Bu yeniden başlayışların nedeni, alkolü kolayca
bulabiliyor olabilmem. Dolayısıyla tek çare, alkolün toplumdan uzaklaştırılması, yani yasaklanması.

ÖLÜM YOLUNDAKİ SIKINTI
Çünkü alkole batmış biri olarak Jack London şunu diyemiyor: Bu içki denen zıkkımı kendi başıma terk etmem mümkün değil. Bu yüzden
yardımınızı istiyorum. Ancak bütün Amerika benimle beraber bırakırsa, ben de alkolden vazgeçebilirim. Çünkü siz içiyorsunuz diye ben de
içiyorum. Ya da şöyle diyemiyor: Ben bir alkoliğim ve tek kurtuluşum alkolün yasaklanması. Kariyerindeki kara deliklerden biri olan bu romanı yazmasının nedeni ne olursa olsun, Jack London, özellikle erkeklerin alkolle olan ilişkisini, o güne kadar yazılmamış netlikte
ortaya koyuyor. Alkolün madde olarak bağımlılık yarattığı gerçeğini kanıtlayan, gününün bilimsel verilerinden habersiz biçimde, kendi bildiğini savunuyor. Tam bir sarhoş gibi... Aptal, gerçek, devrilmeye yüz tutmuş bir sarhoş gibi...

Jack London kırk yaşında ölüyor. İntihar deniyor. Ne de olsa efsane yaratmak ticaretin bir gereği. Yıllar sonra, kalp krizi deniyor. Ne de olsa efsaneleri yıkmak günümüzün bir gereği. Ama şu bir gerçek ki, Jack London, otuz beşinden sonra, ölüme giden dönüş yolunda sıkılıyor.
Ve ancak gerçek serserilerin yapabileceği gibi, sıkıntıdan ölüp gidiyor. Bugün, hakkında yazılmış birçok çelişkili biyografi bulunmakta. Bazıları, “İçmezdi ve sadece parayı düşünürdü”, diyor. Bazıları da, “İçkiden ve paylaşmaktan başka bir şeyi aklına getirmezdi”, diye diretiyor. Zaten herhangi bir karar vermek de
gerekmiyor. Jack London söylüyor, biz de inanıyoruz, hepsi bu... Peki, diyoruz. Haklısın... Şerefe!

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam