VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Temmuz 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Adem''in sıradan yalnızlığı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Adem'in sıradan yalnızlığı

Hakan Karakaşlıoğlu'nun Mumsema Hanromanının kahramanı Adem, öylesine alelade bir tip ki yanımızdan geçse, bitişiğimizde otursa fark etmeyeceğimiz bir adam.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ


mumsema han'dan bir adem hikayesi


"Öyküye hücum!" diyebileceğimiz hareketlilik başladığından beri kimi yayınevlerinin ilk kitabını yazan, genç romancıları biraz ihmal ettiğini söyleyebiliriz. Ancak Sel Yayınları'nın bu konuda daha dikkatli davranan yayınevlerinden biri olmayı sürdürdüğünü de eklemek gerekir. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında çıkan, İlker Aksoy'un "Ölümden Beter Yaşamlar"ı, bu alanda önemli bir örnekti ve karşılığını da buldu sanırım. Epeyce okundu, sevildi.

Haziran ayında yine aynı yayınevinden, yine genç bir yazarın ilk romanı çıktı. Hakan Karakaşoğlu'nun, "Mumsema Han"ı. Mumsema Han, bir ilk kitap olmasına rağmen, dili ve anlatımıyla olduğu kadar ters köşeye yatıran hikayesiyle de ardından gelecek diğer kitapları bekleyecek okuyucusunu yaratabilecek etkiye sahip bir roman. Tüm ailesini kaybettiği kazadan hasbelkader sağ kurtulmuş, ama o kazanın eseri tat ve koku alma yetisini kaybetmiş Adem'in durgun akan, temkinli ama sürprizli sayılabilecek hikayesi. Ter kokup kokmadığını bile bilemediği için, aşık olduğu kızın dükkanına mal götürürken terlemesin diye gölge saçaklardan, ağır ağır yürüyen Adem'in, aşk, yalnızlık ve delilik hikayesi. Deliliği biraz ben yakıştırıyorum aslında, romanın, "Şimdi size bir delinin hikayesini anlatacağım," dediği yok. Tam tersine, romanın Adem'i, öylesine alelade ve sıradan bir tip ki, hikayesini görmesek, belki varlığından bile haberdar olmayacağımız, yanımızdan geçse, bitişiğimizde otursa fark etmeyeceğimiz bir adam. Adı bile herhangi bir adam demek olan Adem; ki şapkasız yazılırsa "yokluk" anlamına gelir.

Adem, İstanbul'da, Eminönü-Mahmutpaşa civarında türlü türlü işyerlerinin, yazıhanelerin bulunduğu işhanlarından birinde, Mumsema Han'da bir kumaş toptancısında çalışıyor. Alışverişlere atılan küçük, görünmez kertiklerle yevmiye doğrultmaya çalışılan, bütün gün maldan, siparişten, paradan ve iş kesatlığından konuşulan, bol bol çay içilen, esnafla, esnaflıkla dolu bir dünya. Bu dünyanın, kadının neredeyse görünmez olduğu han dünyasının içinde yaşarken, İstiklal Caddesi'nin ışıltılı akışkanlığı arasında bulunan dükkanlardan birine mal götürmüşken görüp aşık olduğu sevgilisine ulaşmanın sinik hayalperestliği romanın asıl iskeleti denebilir. Fakat, akşamları kavurmalı kaşarlı sandviç yaptırıp ziyaret ettiği arkadaşı Erhan'dan başka hiç kimsenin fark etmediği, handaki üç beş esnaftan başka kimsenin tanımadığı bir adamken, üstelik de "merhaba"dan, "yeni kumaşları getirdim"den öte hiçbir diyalogları olmamışken, aşık olduğu Eylül'ü nasıl elde edebilir? Dahası, Eylül, daha yeni nişanlanmıştır. Nişan yüzüğünü gurur ve sevinçle gösterir Adem'e. Bir imkansızlığa kapılmaktır Adem'inki. Bazen insan öyle olur çünkü.

​Adem çok yalnızdır. Öyle ki, yalnızlığın kendinde cisim bulduğuna inanır. Bir de üstüne, yeni üstbaş, yeni parfüm almayı bile "Eylül'le sevgili olduktan sonra yapılacaklar listesi"ne erteleyecek kadar kıt kanaat geçinen bir adamdır da. Bir şey olmalıdır. Bir yerlerde muhakkak onu bekleyen bir hikaye, bir gelecek, bir kurtuluş umudu olmalıdır. Dünyaya, bütün gün muhasebeyle, kumaşla, siparişle uğraştıktan sonra eve dönüp, iki biri devirdikten sonra uyumak için gelmiş biri olmamalıdır. Bunu kabullenmek istemez, ikna olmaz. Ve yazar, okuyucuyu, Adem'in işte bu kurtuluş umudunun peşine düşme hikayesine çağırıyormuş gibi açar sayfalarını. Başta da dediğim gibi, biraz ters köşeye yatırır sonunda da.

​Hakan Karakaşoğlu'nun, günlük dilin içine saklanmış gibi görünen anlatımını, bir okur olarak, oldukça ölçülü ve güçlü bulduğumu söylemek isterim. Tekleyip takılmadan kendi akışını bulan, acelesi olmayan, twitter'a, Facebook'a yapıştırmalık hayat dersi veren afili cümlelere sığınmayan, iyi işlenmiş bir dil. Neredeyse tamamen erkeklerden oluşan bir dünyayı anlattığı halde erkek/eril dil tuzağına düşmemesi de cabası üstelik. Bundan sonra anlatacakları için umut verdiğini, merak uyandırdığını da eklemek gerekir tabii. İnsan, bir kitabı sevdi mi, yazarını on yıl sonra da okuyabilmeyi diliyor bencilce.

Romanın kurgusu da bence oldukça başarılı. Benzediğinden değil ama aklıma getirdiği için söyleyeyim, Sezgin Kaymaz romanlarının ters köşeye yatıran, sağ gösterip sol vuran muzipliği de var kurgusunda. Dil, anlatım ya da biçim olarak hiçbir benzerlik, ortaklık bulunmadığını özellikle belirtmek isterim elbette. Buraya kadar gelmişken, iki de küçük nazar boncuğu takayım üstüme vazife olmasa da. Ben bir okur olarak, karakterlerin biraz daha derinleşmesini isteyebilirdim sanırım. Çünkü, Karakaşoğlu'nun anlatımı buna oldukça elverişli görünüyor. Belki de hikayenin bir adım önde durması amaçlandığı için kasıtlı yapılmıştır. Ancak yine de daha derin işlenmiş karakterler, bu hikayenin içinde çok daha renkli durabilirdi diyorum. Bir de, henüz okumamış olanları huzursuz etmek istemem ama, hikayedeki tekke/zikir bölümünü tam olarak kurguya, akışa oturtamadığımı itiraf edeyim. Belki, belki değil mutlak, benim kaçırdığım bir şeyler vardır. Ta en baş sıralarda bir ilmek kaçırmışımdır da o yüzden kuramamışımdır düzenini ama duygusu, anlatımı güzel olmakla birlikte hikayede bir yere oturtamadığımı da saklamayayım.

​"Çok okunan kitaplar" ve "az kişinin okuduğu kitaplar arasındaki çok okunanlar" genellikle güncel edebiyatın dil ve anlatım gibi araçları konusunda kimi zaman etkileyici kimi zaman belirleyici olabiliyorlar. Bu anlamda, yarattığı özgün anlatımı, hele de ilk romanda, kutlamak gerek Hakan Karakaşoğlu'nu. Öte yandan, Facebook, twitter, Ekşi Sözlük gibi ortamlar ve Ot, Kafa, L-Manyak ve Penguen gibi dergiler sayesinde okuma alışkanlığının "kısa okuma" alışkanlığına evrildiği kültür sanat ortamında, "kısa öykü"nün geçer akçe olduğu bir dönemde roman yazma cesareti göstermiş olmak da bence takdiri hak ediyor kim ne derse desin. Birçok müstakbel okuru gibi ben de takip etmeye dikkat edeceğim bundan sonraki yazacaklarını. Ve elbette yayıncısından, genç yazarların romanlarını basmak konusunda her zaman daha da fazlasını umarak, dileyerek. Çünkü moda geçer, edebiyat kalır.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163