VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Nisan 2014 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Adım sanım unutulmuş gibi hissediyordum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Adım sanım unutulmuş gibi hissediyordum

Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Adalet Ağaoğlu için Can Yücel “Sen Türkiye’nin en güzel trafik kazasısın” demişti. Çünkü yazar, 1996 yılında, sahilde, bir bankta otururken bir araba ona çarpmıştı. Yazar tam iki yıl hastanede yattı. O günden bu yana yani 18 yıl boyunca da hiç roman yazmadı. Şimdi “Dert Dinleme Uzmanı” ile bu 18 yıllık sessizliği bozarak ünlü “Dar Zamanlar” üçlemesini de dörtlemeye dönüştürüyor.

BUKET AŞÇI

Adalet Ağaoğlu beklenen romanı “Dert Dinleme Uzmanı”nda herkesin derdini anlattığı, kimsenin derdini sormadığı bir naif bir adamın hikayesini ve intiharını anlatıyor. Taksi şoföründen, otobüs durağında rastladığı yaşlı bir teyzeye kadar herkes gelip ona derdini anlatırken o da bunları günlüklere kaydediyor. Böylece biz de memletimizin dert manzaraları ile karşılaşıyoruz. Aslında karşılaştığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin sıkışıp kalmış, derdine tercüman olsa da çözüm bulamayan hali ve bu halin altında kalan naif kahramanımızın çaresizliği... Adalet Ağaoğlu okurun kalbinde taht kurmuş olan “Ölmeye Yatmak”, “Bir Düğün Gecesi” ve “Hayır” romanlarından oluşan “Dar Zamanlar” üçlemesini böylece bir dörtlemeye dönüştürürken bir kez daha “tepeden inme modernizmin” yararı kadar zararını da anlatmış.

Geçirdiği trafik kazasından sonra tüm hayatı alt üst olan, konsatrasyon ve disiplinini yitirdiği için roman yazamadığını söyleyen 85 yaşındaki Ağaoğlu, 18 yıl sonra yeni romanının yayımlanmasının kendisinde yarattığı heyecanı şu sözlerle anlatıyor: “Kendimi ilk romanı yayımlanan genç bir kız hissediyorum


18 yıl aradan sonra yeni bir romanla karşımızdasınız. “Dar Zamanlar” üçlemesi böylece dörtleme oldu. Neydi sizi bu kitabı yazmaya sevk eden, hikâyesi nedir?
Ben roman yazmaya küsmüştüm. Çünkü roman yazmak için benim iki şeye çok ihtiyacım var. İlki yalnızlık; evi bile terk etmem gerekebilir, konsantre olabilmek için. Çünkü yanımdan kedi bile geçse olmaz. Ve en önemlisi el yazısıyla yazacağım. Eskiden roman yazmak için yurt dışına gidiyordum. Mesela “Hayır” romanımın müsveddesini Oslo’da yazmıştım. Ama o zamanlar bilgisayar falan yoktu. Daktilo ile yazıyordum düzelte düzelte. Fakat trafik saldırısına uğradıktan sonra özel hayatım çok değişti. Yürüyemedim mesela. Oysa ben yürümeden roman yazamam. Yürüye yürüye yazardım romanlarımı...

Yürürken kafanızda mı toparlıyordunuz romanı? Evet, Yaşar Kemal de romanlarını yürüyerek yazardı. Yürümeyi de çok seviyorum. Sıkıldığım zaman bütün gün yürürdüm. Sabah, öğle, akşam, gece... Dediğin çok doğru, yürürken hem gözlemliyorum, hem de aklıma gelenleri toparlıyordum.

David Le Breton isimli bir antropoloğun “Yürümeye Övgü” adlı bir kitabı vardır, tavsiye ederim. Orada yazın hayatında yürümenin önemine vurgu yapan çok kıymetli bölümler vardır...
Bu hale düştükten sonra ben de böyle bir kitap yazacaktım. Şimdi yazmama gerek kalmadı, bu kitabı okuyacağım. Kazadan sonra rahat rahat yürüyemez oldum. Bir de özel hayatım iş dünyam değişti. Çünkü kaza sonrası eve kapanmak zorunda kaldım ve eşim de benimle kapandı. İkimiz için de hem hayat hem de özel hayatımız tepeden tırnağa değişti. İşe gidemiyor edemiyordu... Birimize bağımlı hale geldik. Sonra ben daha da alınganlaştım. Yazıya ve yazmaya olan konsantrasyonumu kaybettim. “Bundan sonra roman yazamam” dedim. Farklı alanlara yöneldim.

Günlük yazımına mı?
Evet. Beş tane günlüğüm vardı. Bir gün bir arkadaşım, “daktiloyla uğraşma artık bilgisayar kullan” dedi ve bilgisayar getirdi. Böylece varolan konsantrasyonumu da bilgisayarda yazı yazmak için kullandım. Bilgisayara geçmek çok zordu ve bu şekilde roman yazamazdım. Ben de yazma isteğimi günlüklerimi bilgisayara geçirerek bastırma yoluna gittim. Bir de, ben resmi tutanaklardan daha çok inanırım, günlük yazmaya. Deniz Gezmiş’in idam edildiği geceye kadar tutmuş olduğum günlükler vardı. Üç darbe yaşadım ben bu ülkede. Bu günlüklerin de insanların yaşamına tanıklık etmesini istedim. Günlüklerim üç cilt, olarak yayımlandı.Ama inanın, onları yazdığım zaman ve enerjiyle dört farklı roman yazabilirdim. Çünkü defterlere çalakalem yazılmıştı her şey. Birçok bilgiyi teyit etmem gerekti, bir de samimi olmasını, masumiyetinin bozulmamasını istedim. En zoru da sanırım buydu; bir zamanlar çok iyi dost olduğun ama sonra birbirimizi göremeyecek hallere geldiğim dostlarımla olan ilişkilerimi yazdığım o sayfaları, o sevgi dolu sayfaları yazarken çektiğim çile... Onları öyle bırakabilmek, inanın çok zor oldu. “Damla Damla Günler”in ilk cildi Alkım yayınları’ndan çıktı, o cesaretle devamını yazdım ve İş Bankası’na geçtim. Ama orada hiç memnun olmadım.

Şu an nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Heyecanlı mısınız?
Heyecanın ötesi bir şey yaşadım. Çünkü tüm bu anlattıklarımdan ötürü, adım sanım unutulmuş gibi hissediyordum. Eski kitaplarımın dağıtımı bile yoktu. Kaderime katlanmıştım. Çıldırma haline gelmiştim. Kendime olan güvenimi yitirmiştim. İnsanlardan yaşlandığında pencere kenarına oturup her şeyden dert yanması beklenir. Ama ben öyle olmak da istemiyordum. Bir romancı olarak ben de dedim ki “bir dert dinleme uzmanı bulayım, dert dinlesin” dedim. Şu anda nasıl hissediyorum? Çok heyecanlıyım. Birazcık yatıştım. Ama inanın, düne kadar ne yaptığım konusunda hiçbir fikrim yoktu, ilk romanımı yazmış bir genç kız gibiydim. Müthiş korkak, çekingendim. “Ne yaptın sen Adalet?” diyordum kendime.

18 SAAT YAZARDIM
Yazma süreci, bilgisayar kullanımının zorluğu dışında nasıldı?

Zordu. Eskiden roman yazarken 18 saat aralıksız yazabilirdim. Şimdi hem yaşlılık hem de fizyolojik nedenlerden dolayı üç saatten fazla oturamıyorum.

Yine de yazdınız. Çünkü dertlenmek isteyen biri değilsiniz. Ama romanınızdaki tiplemeler tam tersi. Herkes şikayet ediyor, dert anlatıyor. Şikâyet toplumu mu olduk?
Bir değişim dönemi yaşıyoruz. Ama bu tüm dünya için geçerli. Küreselleşme dönemi deniyor. Bir de bizim gibi geri kalmış ya da gelişmekte olan toplumlar kapitalist ahlakı takliden kapitalist oldu. Kapitalizmin kendi içindeki ahlaksal kuralları bilmiyoruz ve her taklit yamuk yumuk olduğu için bu sisteme geçişimiz de yamuk yumuk oldu. Bunu temellendirecek, sorunlarımıza çözüm üretmemizi sağlayacak şey ise anayasaydı. Darbe anayasası ise gayrimeşru bir anayasa. Bu nedenle yeni anayasa için ‘Evet’ dedim. Dedim de ne oldu AKP’li sandılar bizi. Hiç alakası yok. İktidar partisi söz vermişti ve ben bunu bir umut ışığı olarak görmüştüm ama feci halde söndü. Siyasiler konuşurken dönüp dönüp aynı şeylerde kavga ediyorlar. Değişemiyorlar. Çünkü hala ırka ve dine dayalı bir anayasamız var. Sadece AKP değil CHP de çok muhafazakâr. Bundan kastım dini muhafazakarlık değil.

Dediğiniz gibi siyasi konularda çok muhafazakarız. Sorunlarımızı aşmak için “yeniliklere” hiç açık değiliz. Öte yandan günlük hayatımızda da yenilikçiyiz. Mesela eski ahşap evleri gözümüzü kırpmadan yıkıp yerine apartmanlar yaptırabiliyoruz. Bu çelişkiyi nasıl açıklamak gerek?
Romanlarım, mesela “Ölmeye Yatmak”, ikilemlerle doludur. Hayat silah gücünden veya maddi güçten daha güçlü. Tepeden inme bir batıcılık var Türkiye’de. Bunun dünyada başka bir örneği yok. Biz Müslüman ülkeyiz, Müslüman ülkeler yeni başladılar özgürlük kavgasına. Osmanlı’dan yani din temelli bir devletten laik bir devlete geçişimiz tepeden inme oldu. Takliden derken bunu kastediyorum. Osmanlı da meşrutiyete geçti, olmadı sonra ikinci kez denediler, sonra Jön Türkler çıktı ortaya. Mesela bizim kuşağın bütün kabahati bizden önceki anne babalarımızın dönemini hiç anlamamış olmamız. Kendim dâhil. Düşünün, sen şu an alfabe kullanıyorsun ama birisi gelip bu alfabeyi atıyor. Okuyan yazan biriyken birden cahil oluyorsun. Biz hep dışarıdan görerek bir şeyler yapmaya çalışmışız, bu solculuk için de geçerli. Ama Batı dünyası öyle değil çünkü Rönesans yaşadı.

RÖNESANS ETKİSİ
Rönesans Batı’nın geçireceği değişim ve devrimler için bir altyapı yani.. Bu durumda arka planında evrim yoksa devrim hazmedilemeyen bir şey mi?

Doğru. Romanda Marx’a ve solculara da göndermeler var. Çünkü Marx’ın dahi bu işi yapamadığını, yarım bıraktığını söylüyorsa bizim solcular ben dâhil baştan düşünmeliyiz. Biz, malesef, sınıf kavgasından bambaşka bir şey anladık. Hitler’in babası köylü, Marx’ın ve Kafka’nın babası tüccar. İktidar gücüne karşı bir karşı koyuşları var. Bizde ise sadece bir yerine geçme hevesi...
Romanda sivil toplum kuruluşlarını da eleştiriyorsunuz... Takliden batıcılık, kolejyen tavırlar... İnsan haklarına da Batı’dan özenerek eğliyoruz. Bir köşe yazarının yazısında bir gün, tıpkı romanda yazdığım gibi “yerli ecnebiler” diye bir deyim görmüştüm. İşte bu tepeden inme, takliden Batıcılık nedeniyle her türlü kavrama ve olaya “mış” gibi yaklaşıyoruz. Ama gerçeği olmuyor. Yeni bir alet için onun eğitimi de lazım. Eğitim yoksa sorun yaşanır. Bekir Yıldız’ın bir hikayesinrde, evine çamaşır makinesine alan biri makineye çamaşır yerine çocuğunu atar. Bu çok sert bir örnek belki ama durum bu. Polise önce insan hakları eğitimi vereceksin sonra silah. Bizde polis eğitimi daha yeni başladı. Laiklik meselesi için de aynı şeyi söyledim. Laik devlet miyiz? Önce bunu çöz sonra miting yap. Mesela ben bilgisayarı önceden öğrenseydim bu romanı bu kadar zor yazamazdım. Ama şimdiki çocuklar doğumundan itibaren görüyor bilgisayarı.Ama bu öğrenmenize engel olmamış ve olmamalı da... Ancak toplumun bir kısmı tam da bu yüzden “Bunlar bize yabancı, Batılı şeyler” diye birçok kavramı, yaşam biçimini reddediyor.
Bilime saygı bambaşka bir şey. Bu da zihniyet meselesi. Zihniyet tapınma derecesinde olursa ya da dine tapınıyorsan tabi yürümez. Bütün mesele tapınmacılıktan kurtulmak. Keşiflerin karşısında hayatın uğradığı değişimler var. Bir yazar ‘insanın en hayırlı belası çaresizliktir’ der. Çünkü çaresizliğe düştüğümüzde 'mış gibi' yapmaktan çıkıp çare aramak zorunda kalıyoruz.. Ve her çaresizliğe bir çare bulunur.

Peki neden çare aramayan bir toplumuz? Tembel miyiz?
Çare tembelliğin ötesinde bir şeyi; yerine getirmeyi ister. Onun için de evin, ekmeğin ve paran olacak. Çare üretilmeyince şikâyet oluyor. Anlatmayı tercih ediyorlar yani dilenmeyi... Kadın köyünden gelmiş, kendisini hala köyünde hissediyor çocuğunu salıyor dışarı. Sonra kamyon çiğnedi oluyor. 1950’lerde başlayan köyden kente göçle ne kentli ne de köylü olabilen bir kültür ortaya çıktı: Arabesk. Bu kültürün en belirgin türü müzikte oldu. Bu müziğin sözlerine baktığımızda hep bir şikayet, isyan vardır ama değişim isteği, çare arayışı yoktur...

Şikayetçi halimiz bundan mıdır?
Tepeden inme hiç bir şey tutmaz. Şimdi köylü kente çaresizlikten göçtü dediler ve gecekondu ahlakı diye bir ahlak büyüdü. Ama bu, Turgut Özal’ın dediği gibi, işini bilen bir kültür yarattı. Çünkü Türkiye’de hiçbir zaman uzun görüşlü bir yönetim olmadı. Gelecek nasıl olacak? Şehirlerin ihtiyaçları nelerdir? Mesela alel acele işçi apartmanları diktiler. 8 kat! Peki ya elektrik kesilirse, su kesilirse? Haliyle insanlar bundan kaçıyor. Ayrıca toprağa alışmışlar ve toprağı istiyorlar. Şu anki egemen parti her şeye hala dar görüşlü bakıyor. “Youtube kalksın” diyor. O zaman ‘’ küreselleşme bitsin ‘’ desin! Sadece ülkemize değil gezegenimize bile geniş ufuklu olmamız lazım. Biz artık Türkiye değiliz, Türkiye milletinin bir köyüyüz.

Madem intihar etmiyoruz
Romanlarınızda hep bir intihar teması vardır. Hatta “Bir Düğün Gecesi”nin o meşhur ilk cümlesinde de: “Madem ki intihar etmiyoruz o halde içelim.” Neden intihar?
“Düğün Gecesi” ve “Ölümeye Yatmak”tan beri intihar motifiyle çok oynarım. “Hayır” romanımda da... Aysel birden ortadan kaybolur. Sanırım Freud’un bile göremediği belki, bir şeye yaslandım: İnsanın kendinden nefret etmesi sonucu, kendini yok saymasına! “Bir Düğün Gecesi” kitabımla 5 yıl uğraştım. Hâlbuki bunu 2 yılda bitiriverdim. Çünkü bu romanda tek kahraman var. Fakat figürler çok fazla. İşte romanı roman yapan da bu. Mesela “Fikrimin İnce Gülü” romanımda da tek kahraman vardır. Orada da figürler vardır ama dikkat ederseniz azdır.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163