VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Ahmet Altan’ın son oyunu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ahmet Altan’ın son oyunu

Son romanı “En Uzun Gece”yi 2004 yılında yayınlamıştı. Neredeyse on yılın ardından, Ahmet Altan’ın yeni romanı “Son Oyun” nisan ayında okurlarıyla buluşuyor. Bu vesileyle Altan’ın gazetecilik ve edebiyat yolculuğuna kısa bir bakış attık. Ve elbette romanıyla ilgili ilk bilgiler de VatanKitap’ta.

basci@gazetevatan.com


1) Bugün Ahmet Altan, dendiğinde akla yayın çizgisinden ötürü “tartışmalı bir gazete” olarak tanımlanan Taraf Gazetesi’nin kurucu Yayın Yönetmeni gelse de Ahmet Altan bunun çok ötesinde biri. Her şeyden önce o bir gazeteci. Hürriyet, Güneş, Milliyet ve Yeni Yüzyıl’da yazdı.

2) 17 Nisan 1995’te Milliyet Gazetesi yazarıyken, o zamana kadar “Kürt diye bir şey yoktur, onlar dağ Türk’leridir” mealinde yazıların yazıldığı ve OHAL’in en zorlu günlerinin yaşandığı bir dönemde yazdığı Atakürt yazısını yazdı. Yazıda “Atatürk Selanik’te değil de Musul’da doğan bir Osmanlı Paşası olsaydı ve Kürdiye diye bir devlette yaşasaydık, her yerde ‘Ne mutlu Kürdüm’ yazsaydı ne olurdu?” diye sordu. Sonuç; Milliyet’ten kovuldu. Basında ve ülkede büyük bir tartışma başladı ve “Köşe yazarı Ahmet Altan” efsanesi de doğmuş oldu.

3) Onu gazetecilikte bir kült haline getiren bir diğer olay ise, 1990’ların ortalarında, Neşe Düzel’le birlikte Star TV’de yaptığı “Kımızı Koltuk” isimli bir tartışma programı oldu. Bu programa dönemin İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen de katılmıştı. Ancak Sözen, Altan ve Düzel’in kimileri tarafından taraflı olarak yorumlanan, kimilerince ise sert ama objektif soruları karşısında rahatsız olup stüdyoyu terk etmiş ve “Kırmızı Koltuk” her hafta merakla izlenen bir program olmuştu.

4) Ahmet Altan, tüm bunların dışında aynı zamanda bir edebiyatçı olarak da var oldu. Zaten kitaplarında biyografisine sadece ve sadece kitaplarının isimlerinin yazılmasını isteyen biri… Yani eserleriyle anılmak istiyor. Onu ünlü bir roman ve deneme yazarı kılan ise, şüphesiz ki, satış rekorları kıran “Tehlikeli Masallar”dır. Bu kitaptan sonra Altan’ın önceki romanları da geniş kitleler tarafından keşfedildi.

5) Elbette edebiyat çevrelerinin keşfi çok daha önceydi. İlk romanı “Dört Mevsim Sonbahar”, Akademi Kitabevi Roman Büyük Ödülü’nü alırken, sonrasında yayımlanan “Sudaki İz”le dikkatleri çekmeye devam etti. Hatta bu yıllarda ikinci romanı “Sessiz Ev” yayımlanan Orhan Pamuk, “Sevgili Arsız Ölüm” romanı çıkan Latife Tekin ve “Issızlığın Ortası”nda romanı ile büyük beğeni toplayan Mehmet Eroğlu ile birlikte değerlendirildi. Hatta bu dört yazar sık sık birbiriyle kıyaslandı.







6) Romanları uzun süre sansüre uğradı. Ama hemen akla geldiği üzere siyasi nedenlerle değil; erotizmden ötürü. O dönemki yayıncısı Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’le bu nedenle yargılandı ve mücadele etti. Muzır Kurulu müstehcen bulduğu kısımların, kitaplardan çıkartılması ya da üzerlerinin bantlanarak yayınlanması koşuluyla yayınlanmasına izin verdi. Elbette, Ahmet Altan da Erdal Öz de buna yanaşmadı. Bunun üzerine Erdal Öz yayın tarihine geçecek bir formülle sorunu çözdü. Muzır Kurulu’nun raporlarında kitaplardaki hangi cümle ve bölümlerin sakıncalı olduğu, sayfa, satır belirterek yer alıyordu. Erdal Öz de kitapta o bölümlerin istendiği gibi üzerlerini bantladı ve kitabın başına da devletin raporunu koydu. Yani okur, sansürlenen bölümlere gelince romanın başına dönüp rapordan okuyabilecekti. Tabii tüm bunlar da Ahmet Altan’ın yazar ve aydın kimliğini güçlendirdi.

7) Buna rağmen yani romanlarında erotizme yer vermesine rağmen muhafazakar okurlar tarafından ilgiyle okundu. Özellikle de kadınlar. Muhafazakar kesimin 1990’ların sonu, 2000’lerin ortasındaki değişimi analiz etmek için yapılan haber ve araştırmalarda, türbanlı kadınların en çok okuduğu yerli yazarlar arasında yer alıyordu.

8) Ahmet Altan’ın farklı kesimler tarafından keşfi sadece türbanlı kadınlarla da sınırlı değildi. Yazılarında, emniyet birimi dahil olmak üzere devletin insan hakları ihlallerini ya da polisin toplumsal olaylardaki şiddet kullanan müdahalelerini en sert dille eleştirmesine rağmen Polis Akademisi’nden bir polis bitirme tezini onun romanları üzerine yaptı…

9) Ancak onu romancı olarak bunlar değil, iki ayrı kadına âşık olan 40 yaşlarında bir yazarı ya da kendisinin tanımıyla bir "yalnız"ın öyküsünü anlattığı "Tehlikeli Masallar” ünlü yazarlar arasına soktu. Kitap çıktığı günden itibaren çok sattı, çok tartışıldı, konuşuldu. Ve ileride ondan “aşkı ve kadınları en iyi anlatan yazar” diye bahsedilmesine dek varan süreç de başlamış oldu. Mesela şöyle diyordu, Altan “Tehlikeli Masallar”la ilgili olarak Nuriye Akman’a verdiği röportajda; "Yaşamak acemice bir şeydir. Aşk ilişkilerinde daima acemice kalırsınız. Aşk öyle bir sınır ki tecrübeleriniz oraya kadar gelir o noktadan sonra geçmişiniz boşalır ve siz hiç geçmişiniz yokmuş gibi devam edersiniz. (…) Neden bir aşk ilişkisi başladığı saflıkta devam etmez? Neden iki insan birbirini tam severken araya kavgalar, kıskançlıklar girer? Bu öncelikle birbirlerini sahiplenmeleriyle ilgili. Ona ait olmanı istiyor. Bunu ben de istiyorum. Ama bir aşk sürerken insanın gözü kayar birine, bir sese kulak verir. Bunlar tedirgin eder, gerçek olmadığı halde o gerçek duyguyu zedeleyecek kavgalara yol açar. Eğer bir kadınla sadece maddi açıdan bir ilişki kursan harikulade sevişirsin, kimse de kimseyle kavga etmez.”

10) Romanları çok satıp gazetelerde sayfa sayfa röpotajları çıktıkça, her çok satar yazarın başına geldiği gibi meslektaşları ve edebiyat çevrelerinin de eleştirileri başladı. Özellikle 2000’lerin başında Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kımızı” romanı için billboard’lara ilan vermesi ile hızlanan ve sertleşen süreçten Altan da “nasibini” aldı. Çok satan kitapların iyi edebiyat olamayacağı söylemi ile yazarlığı, kitapları kimi zaman okunmadan, kimi zaman da röportajlardaki sözlerinden ötürü eleştirildi.

11) 2002’de yayımlanan “Aldatmak” romanıyla bu eleştiriler en üst noktaya çıktı. Fatih Altaylı’nın romanın Arthur Hailey’nin “Tekerlekler”den çalıntı olduğunu iddia etmesiyle ortalık bir anda toz duman olmuştu. Tartışma öyle gürültü kopardı ki, kitabın içeriği, konuyu ele alış biçimi vs. kaynadı gitti. Çalıntı tartışmaları da zaten işin ehillerince değil kitabı okumadığını açıkça ifade eden köşe yazarlarının üzerinden yürüyünce Türk edebiyatı ve yayınında yeni bir dönemin başladığının da habercisi oldu. Nitekim benzer durumlar ileride Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” ve Orhan Pamuk’un tüm romanları için geçerli oldu. Bu iki yazarın, ifadelerinden ya da romanlarından yapılan “cımbız” alıntılarla, yazarlıkları romanlarını okuyan okurları dışında, okuyan-okumayan herkes tarafından tartışılır oldu.

12) Bu tartışma sadece köşe yazarları ve onların yazdıkları yorumlarla hareket edenlerle sınırlı kalmadı. Edebiyat dünyasına da yansıdı. Mesela Perihan Mağden “Aldatmak" romanıyla ilgili yapılan röportaj ve yazılan yazıları kast ederek, “Ahmet Altan'ın romanı bir sel gibi medya varoşlarımızın bodrum katına boşalıverdi” diyor ve yazarın bunu yaparken “Tolstoy gibi edebiyat dehalarına da sürtünen” tartışmanın kendisinde 'bulantı' ve 'sıkıntı' hissi uyandırdığını belirtiyordu. Bunu Ahmet Ümit’in eleştirisi takip etti. O ise, “Kadın sorununu ele alan bir kitap yazabileceğini ama bunu kadınlara yalakalık olsun diye yapmayacağını” söylüyordu. Ümit bu sözlerinden sonra roman okurunun yüzde 60-70’inin kadınlar olduğuna işaret ediyordu. Ardından bunu Özdemir İnce’nin yazıları ve edebiyat dergileri izledi. Ve bu tartışmalar son sürat sürerken “Aldatmak” 5 günde 100 bin satarak çok satanlar listelerinin en tepesine yükseliyordu.

13) Çok değil iki yıl sonra çıkan ve Güneydoğu’da geçen “En Uzun Gece” romanı ise iddialı bir rakamla piyasaya çıkıyordu; 1 milyon. 1 TL’den satışa çıkarılan romanla birlikte Ahmet Altan da yayınevi değiştiriyor ve daha sonra Taraf Gazetesi’nin sahibi olacak Alkım Yayınları’na geçiyordu. Altan’ın bu romanı için Alkım Yayınları o zamana yayın piyasasının dağıtım, pazarlama ve satış grafiklerinin çok üstünde bir performansa imza atarak, kitabı tüm Türkiye’ye, benzin istasyonlarından kitabevlerine kadar dağıtıyordu. Kitap sattı mı? Alkım “Evet” dedi, yayın çevreleri ise “imkansız.” Yani Ahmet Altan bir kez daha tartışma yaratmayı başarmıştı.

14) “İki kadın memesine vatanı satırım” sözleri ise tarihe geçti.

15) Kurucu Yayın Yönetmeni olduğu Taraf Gazetesi’nin çizgisiyle de sürekli tartışma yarattı. Özellikle Mehmet Baransu ve Yıldıray Oğur’un haberleri basın etiği açısından sürekli bir tartışma konusu oldu. O kadar ki, romancı kimliği neredeyse gölgelendi. Taraf’tan önce Hürriyet Gazetesi’nin Pazar ekinde “kadınlar ve aşk” üzerine yazılar yazan Altan artık siyasi bir figürdü.

16) Sonra birden Taraf Gazetesi’nden istifa ettiği haberi geldi. Herkes şaşırdı. Çünkü o Taraf’ın sadece yayın yönetmeni değil, kurucularındandı. Gazetenin sahibi Başar Arslan’la da yakın arkadaştı. Bu yüzden onun Taraf’tan ayrılışı aynı zamanda yayınevinden de ayrılışı demekti. Artık romanları Alkım’dan değil başka bir yayınevinden çıkacaktı. Ve edebiyat çevrelerinden fısıltıyla konuşulan transferin geçen ay gerçekleştiğini öğrendik. Altan, tüm romanlarıyla birlikte artık Everest Yayınları’ndaydı.

17) Tabii söz konusu büyük bir transferdi. Altan ne kadara transfer olmuştu? Yayınevi rakamı asla açıklamıyor. Ancak dedikodular 200-400 bin dolar arasında dolaşıyor. Ancak Altan’ın Everest’e transfer olmasında asıl etkili olanın ise “rakamdan” ziyade diğer koşullar olduğu söyleniyor. Mesela son bir aydır yayınevinin bağlı olduğu Alfa Yayın Grubu’nun matbaası aralıksız olarak Altan’ın kitaplarını basıyor. Hatta bu başka kitapların aksamasına da neden oldu.

18) Altan’ın yeni romanı “Son Oyun” 1 Nisan’da çıkıyor. 100 bin basılacak olan roman, bir kasabada geçiyor ve Altan’ın okurlarının da beklediği üzere bir aşk ve macera hikayesi içeriyor. Ancak roman çıktığında sadece konusu ya da yapısı konuşulmayacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Çünkü Altan Taraf’a geçtiğinden beri hiç röportaj vermedi, konuşmadı. Dahası romanın tüm PR çalışmasını ünlü tasarımcı ve reklamcı Bülent Erkmen yapıyor. Öyle ki, devlet sırrı muamelesi yapılan romanla ilgili bilgi edinmek neredeyse imkansız…

19) Ama siz VatanKitap okurları için elbette bazı ön bilgiler var. Roman siyasi mi? Şöyle diyebiliriz; bunun yanıtı okuruna göre değişir. Kimi bunu bir macera ve aşk kimi de siyasi bir roman olarak okuyabilir. Elbette Altan, bu romanında da aşka yer veriyor. Kurgusu önceki romanlarından farklı olan "Son Oyun"un yazım süreci de öncekilerden farklı. Zira Altan, bu romanını Taraf gazetesinin en çalkantılı günlerinde yazmaya başladı. Taraf'taki son bir yılında ise gazeteden tamamen kopmuş, tamamen romanına dönmüştü. Hatta 15 Aralık 2012’de yayımlanan son yazısında şöyle demişti: "Ee, her hikayenin bir sonu var. Muhteşem bir macera yaşadım. İçinde insana ait her duygu vardı… Ama artık gitme vakti. Asıl işime, romanıma dönüyorum. Bu gazeteyi, bizi hep destekleyen, bizi hep yüreklendiren, bizi hiç yalnız bırakmayan okuyuculara emanet ediyorum. Hoşçakalın."





Fatih’te, Çarşamba’da özgür aşk yaşanamaz

Okurlarınızın çoğunu kadınlar oluşturuyor. Kadınlar Ahmet Altan'da ne buluyor?
Erkekler de okuyor çünkü ben kadınları anlatıyorum, onlar da kadınları merak ediyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de okurun büyük kesimini kadınlar oluşturuyor. Onların duyguları erkeklere göre çok daha hızlı değişir ve kadınlar da bu duyguları yakalamak ister. Ama bu çok zor. Çünkü birini yakalarken bir diğerini kaçırıyordur. Bu yüzden de kadınlar erkeklerin sahip olmadığı sorulara sahip. Ortak yanımız da bu; benim de çok sorum var, onların da. Onların duygularına dair kuşkuları var, benim de.

Sanat tarihinde kadının âşık olan halini en iyi Don Juan tiplemesi bilir. O kadının alabildiğine ruhunu okşar ama özgürlüğünden de taviz vermez.
Romanlarınız ve yazılarınızla Don Juan yaratıyor olabilir misiniz?

Don Juan'lıktan ziyade iki insanın duygularıyla kurduğu köprü ilgimi çekiyor. Bu çok zor bir mimari ve insanlar bunu sezgileriyle başarıyor. Edebiyatın gücü burada çok büyük. Kadınlar ve erkekler arasında bir köprüdür edebiyat. Aşık olduğunuz kişinin duygularını anlamayabilirsiniz ama bir kitapta ona benzer bir kahramanla karşılaşınca onu anlamak için ipuçları yakalarsınız. Bu yüzden aşkların yoğun yaşandığı toplumlarda edebiyat güçlüdür. Edebiyat güçlü olunca da aşklar yoğunlaşır.

Bir gün içinde aşk olmayan bir kitap yazacak mısınız?
Aşk insana ait her tür duyguyu barındırıyorsa ve ben insanla ilgileniyorsam bunu dışlayamam.
Türk edebiyatında Osmanlı'yı konu alan ya da bundan hareket eden romanlar genelde Doğu-Batı meselesini sorgular ve Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş dönemini kültürel düzlemde ele alırlar. Oysa siz siyasi bir bakışla ele alıyorsunuz.

Ahmet Altan, Türk edebiyatının hangi koordinatları üzerinde duruyor?
Kitaplarımda tez yoktur ve bunu edebiyat açısından sakat bulurum. İnsanı anlatmak istiyorum, edebiyatın da bu biçimini seviyorum.
İki kültür arasında kalmak, yani Doğu'ya ait olup Batı'ya hayran olmak da çok insani.

Ama ister toplumsal ister bireysel olsun yasaklar aşkı kışkırtmaz mı?
Aşkın buna ihtiyacı yok. O kendi karmaşasını yaratır. Dünyanın en özgür ülkesinde aşık olsanız bile sıkıntı ve acı çekersiniz. Dediğiniz gibi bir durum olsaydı, gelişmiş toplumlarda aşk olmazdı.

Bu yüzden mi romanlarınızdaki kahramanlar konaklarda yaşayan zenginler?
Evet, kahramanlarım Fatih'te, Çarşamba'da yaşasaydı, özgür bir aşk yaşayamazlardı. Mahalle toplanır, kadının evini taşlardı.

(Buket Aşçı'nın "İsyan Günlerinde Aşk" zerine 20/05/ 2001 tarihli röportajı)

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam