VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Ahmet Tulgar’ın Evsiz Ülkesi’nde evsizliğin melankolisi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ahmet Tulgar’ın Evsiz Ülkesi’nde evsizliğin melankolisi

2007’de 2. basımı Everest Yayınları tarafından yapılmış olan Ahmet Tulgar’ın “Evsiz Ülke Hikâyeleri” kitabına asıl rengini veren hikâyedir “Silivri’de Siyaset” ya da diğer adıyla “Evsiz Ülke”.

Ufuk Akbal

“Evsiz Ülke Hikâyeleri”’nin tamamı cezaevlerinde yazılmış, ufak kağıtlara notlarla başlamış, notlar askerler tarafından koğuşlara yapılan her operasyonda alındıkça ve geri getirilmedikçe metinler Tulgar’ın hafızasında yeniden örgütlenerek yeniden yazılmışlardır. “Evsiz Ülke”yi bu arka plan eşliğinde okumak kuşkusuz ki yitirilenin, kaybedilenin kendini göstermesini somutlaştırmak adına bir imkân olarak verimli olacaktır. “Evsiz Ülke Hikâyeleri” bir yanıyla her yeni yazılışta bir önceki kopyada kalan ve hafızanın azizliğine ve dolayısıyla tahrifatına uğrayan önceki yiten kelimelere saygı niteliğindedir, bir yanıyla ise o kelimelerin kaybına bir ağıttır. Dolayısıyla “eksiktir” artık “o kelimelersiz” yazılmaya mahkûmdur.


“Evsiz Ülke”de anlatıcı, kendi yaşanmış askerlik anılarından da istifade eder ve Silivri’de bir yazlıkta bir grup Alman mühendis ve ailesiyle bir arada geçirdiği iki haftayı anlatır. Anlatıcının 12 Eylül darbesini izleyen hapis sürecinden sonra askerliğini yapması ve Almanca bilmesinden ötürü bir grup mühendis ve aileleri ile aynı evi paylaşması hikâyenin özünü oluşturur. Darbenin üzerinden yedi yıl geçmiştir. Ama Türkiye, darbe halet-i ruhiyesinden çıkamamıştır. Üstelik bu halet-i ruhiyeye, anlatıcının hapisten yeni çıkması eklenir. Hapisten sonra girilen yeni dünya askerliktir. Askeri düzenin hüküm sürdüğü hapishanelerden bizatihi askeriyeye bir geçiş söz konusu olmuştur. Ve aslında diyebiliriz ki, bu yanıyla netatif anlamıyla bir süreç kesintiye uğramamıştır. Türkiye’nin hâki renge boyanması ile anlatıcının “serüveninin” hâki renge boyanması aynı döneme denk gelmiştir. Türkiye topyekûn bir kışlaya dönmüştür.
Anlatıcı, iki hafta boyunca Silivri’de kendisi gibi sosyalist hassasiyetlere sahip Alman grupla sınırların kalktığı, dilin neredeyse öneminin kalmadığı, kendisine hem Türkiye’nin halet-i ruhiyesini unutturan hem de bazen fazlasıyla hatırlatan bir zaman geçirir. Anlatıcının ifade edemediği ve gitgide büyüyen melankolisi de, ortaklıklarda değil, ayrı düşülende kendisini bize gösterir. Ve kendini suskunluk olarak gösterir (Kristeva 52). Anlatıcının yegâne imtiyazı kışlada olmamasıdır. Kendince serbest bir alan yaratmıştır. Ama anlatıcı unutmaz; bütün ülke bir kışlaya dönmüştür. Dolayısıyla bütün bir ülke susmuştur. Olayların geçtiği yer bir evdir. Ve her an kendi yoksun olduğu nesneye içindeki tarifsiz sıkıntıya atıfta bulunur: Kendi evine.
ÇOCUKLUĞUNUN ODASI
Anlatıcı evinden yani ülkesinden koparılmıştır. Almanlar yani Rainer, Petra ve Oliver iki hafta sonunda, zaman dolunca 1987 Şubat’ında evlerine dönerler. Anlatıcı için artık geriye dönük bu sürecin biteviye muhakemesini yapmak vardır (Tulgar 54). Birlikte geçirilen süreç hayal parçalarına ve imajlara bölünür. Süreç, anlatıcının evsiz kalışıyla, dolayısıyla ülkesiz kalışıyla- darbenin etkilerinin gözleri önünde tezahür ettiği ve Rainer, Petra ve Oliver tarafından yer yer egzotik addedildiği bir süreçtir. Anlatıcı için geçmişini silip götüren, onu ülkesizliğe götüren darbe, darbecilerin ülkeye getirdikleri Alman mühendisler için çok uzak ve yabancıdır. Rainer, Petra ve çocuk Oliver de belli belirsiz işlerin tatsız gittiği ve mutsuz biteviye mutsuz bir yerde oldukları duygusu hâkimdir fakat ne olursa olsun burası onların son durakları değildir. Anlatıcının son durağı ise bu ülkedir. Belki bu ülkede bir oda belki çocukluğunun odası. Oysa artık anlatıcı evsizdir. Ülke evsizdir. Ülke toprakları üzerindekilere bir ev olmaktan çıkmıştır. Hikaye boyunca hüküm süren ruh hâli de evi aramanın, evsizlikten mustarip olmanın ruh hâlidir. Peki ev ile ülke arasındaki analoji neden bu kadar önemli bir yer kaplar?
Nurdan Gürbilek’e göre bir çocuk için ev, zamanı gelince anlam kaymasına uğrar. O artık ne keşfedilecek dış’ı ne de dış dünyaya karşı sığınılacak iç’i temsil ediyordur;
“...Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: Evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel de olduğunu fark ettiğimiz an mı? Evin geçici, ana babamızın güçsüz, ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğini, bir iç dünyası olması bedelinin bu iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz an mı?” (Gürbilek 1999).
Gaston Bachelard için evin bizatihi kendisi bir “ruh durumudur” (Bachelard 94). Ev, mutluluk imgeleri kadar, kurtulmak için çaba harcanılan korkuların, dağıtmak için her yolun denendiği iç sıkıntısının da kaynağıdır. Kaynağı olmasa bile sahneye çıktığı ilk yerdir (Gürbilek 1999). Bu arada kalmışlığın yani evden ne tamamen dışarı çıkabiliyor ne de tamamen evi bir sığınma alanı olarak kabul edebiliyor oluşumuzun kederi tarif edilemez raddeye varır. Bu tarifsizlikte, bir ev sahibi olamamanın melankolisi, bir ülke sahibi olamamanın melankolisi ile bitişir.
SIFIRLANMA DURUMU
Hikâyede kilit kavramlardan biri “eskatolojidir”. Eskatoloji zamanda bir yeniden başlangıç, bir sıfırlanma durumudur. Dolayısıyla bir sonluluğa işaret eder. Anlatıcının melankolinin sarmalından çıkmak için olmasını temenni ettiği şey Türkiye’nin darbe yapıcıları için eskatolojik bir forma tekabül eden darbedir. Darbenin bizatihi kendisi bir eskatolojidir ve anlatıcı; Rainer, Petra ve Oliver’i bir daha görebilmek için neredeyse yeni bir darbeyi bekler haldedir. Bu örtük olarak Ahmet’in aklından geçen düşüncedir. “(..) Ben Rainer’i, Nina’yı ve Oliver’i ikinci bir kez görmeyeceğim. Almanya’ya gittiğimde de onlara uğramak yok, biliyorum. Eskatoloji ise bir bilim değil. Onları bir kez daha görmek için yeni bir darbeyi beklemek. Ülkem. Beni evime götür” (Tulgar 58).
Anlatıcının Rainer, Oliver ve Nina’ya kavuşmak isteği aslında evine yani ülkesine kavuşma isteği olarak belirir. Onlar evlerine gitmektedirler ve bu gidiş anlatıcıya kendi ülkesinde yaşadığı evsizliği hissettirmektedirler. Anlatıcının döneceği bir yeri yoktur. 12 Eylül halet-i ruhiyesi, atmosferi evleri yasak kılmıştır. Darbe; çocukluğu, masumiyeti ve mahremiyeti teşhir eder. Bu kavramların deneyimlenmesini namümkün kılmaya çalışır. Dolayısıyla aktörleri eve kapatmaz, evden atar. Çünkü zaten evin dışı özgürlük değil, ülke denen büyük hapishanedir. Ülkenin kaderi de bu anlamda evin kaderiyle aynıdır. Darbeci zihniyetin arzuladığı, sıfırdan başlanacak ve temize çekilmiş bir sayfadır. Anlatıcı istese de sıfırdan başlayamayacaktır. Çünkü evsizdir. Çünkü “ne onunla ne onsuz” yapabildiğimiz ev elinden alınmıştır. Evden ayrılınmıştır.
EVİNİ SIRTINDA
TAŞIYAN KAPLUMBAĞA
Anlatıcı, kaybettiği nesneyi yani evini sürekli sırtında taşıma yazgısını yaşamak zorundadır. Metaforik bir kullanıma başvurursak, anlatıcının kaderi bir kaplumbağanın kaderi gibidir. Onun kaybettiğinin yerine bir başkasını koyma lüksü yoktur. Bir kaplumbağa evini sırtından atamaz.
Melankoliğin arzusu, kaybettiği nesneyi günün birinde yeniden bulmak ve anlamlandırmaktır.“Evsiz Ülke” boyunca anlatıcının peşinde koştuğu ve yer yer flulaşan görüntülerle bezeli nesne de aralıklı olarak kendisini verir ve sonra yeniden içerilerde bir yerlere çekilir. Bu durumun bir örneği Paul Klee’nin “Angelus Novus”(1920) resmine dair Walter Benjamin’in yazdıklarında görülebilir. Resimde tarih meleği figürü gelecek ile tarih arasında kalmıştır ve bakışları bize dönüktür ve bu dünyadadır fakat cennetten gelen fırtına onu yukarıya çeker. Bu meleğin çaresizliğidir. Sürekli kanat çırpmak ve bu dünyadaki bitmemiş işlerine kederli bir biçimde bakmak onun yazgısıdır (Benjamin 43). Melankoliğin içinde bulunduğu ruh durumunu da buna benzetmek mümkündür. Anlatıcı bir yandan geçmişine yani evine dönmek, ülkesinin ona evini geri vermesini beklemek durumundayken bir yandan da bu arzunun gerçekleşeceği yeri “eskatoloji” olarak tayin eder. Sonu bekler; sonun yeniden başa dönüş manasına geleceğini düşünür.
“(...) 1987 Şubat’ında bir sabah, hava aydınlandı, gitmiştiniz. O günde bildim. Eskatolojik bir tez dahi destek vermeyecekti onları yeniden göreceğim bir gün umudumun gözlerini tüm diğer edimlerime alıcı bir tarz ile, kıskanç bir eda ile dikmesine” (Tulgar 50-51).
Oysa bu olmayacaktır. Geçmiş kaybedilmiştir. Sürekli kanat çırpacak, evine geri dönmeyi hayal edecek ve fakat bunu başaramayacaktır. Walter Benjamin’in kültürü bir enkaz yığını addetmesi gibi olan-biteni bir enkaz yığını addedecek ve fakat yine de ondan yazgısının lehine parçalar devşirmeye çalışacaktır. Benjaminci bir çağrışımla söylersek, anlatıcı için eskatoloji hakikatin yani evin küçük bir görünümü, bir kırıntısıdır artık. Ona gidilebilecek olan bir ipucu, bir alamettir (Zizek 51). Ama hiçbir zaman gerçeğin tamamı değildir.

SONUÇ


İnsanın içine doğarak bir ülkeye ait olmasının bizatihi kendisi melankoliktir. Bu neredeyse kaçınılmaz bir zorunluluk gibi tezahür eder. Ancak yine de anlatıcıyı zorlayan, aynı aidiyeti bir şekilde sürdürmekte olan -hem de tam yanıbaşında başka insanların varlığı olmuştur. Böylece kendisinde bir yerlerde saklı olan, kâh görünüp kâh kaybolan duyguyu yani önce evsizlik ve akabinde ülkesizlik duygusunu sürekli suratına vuran bir fotoğraf ortaya çıkmıştır.
Darbe dönemi bir toplumsal melankoliye de sebebiyet vermiş, insanları varlıklarının sahneye çıktığı yer olan evlerinden koparmıştır. Bütün bu durumun ortasında anlatıcı tüm varlığıyla kaybettiği nesnenin ayırdına varmıştır. Kaybettiği nesne kendisidir yani kendi varoluşudur. Eskatoloji yani daha çabuk gelmesini arzu ettiği eskatoloji ise olsa olsa “ahiret duygusunu” yani toplanmayı simgeler. Toplanma, toparlanma insanın “kendine ait odasından” çıkmasıdır. Evin salonuna doğru bir hamle yapmasıdır. Çünkü bir evin içinde toparlanma, bir ülkenin içinde toparlanmadır. İnsanın ülkesinin, insanı evine götürdüğü yerdir. Ve ondan kendisine şöyle demesini ister; “Ülkem beni evime götür!”.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163