VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
19 Nisan 2012 Perşembe | Anasayfa > Biyografi > Aklın ve hayalin sınırlarını zorlayan hikayelere hazır mısınız?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aklın ve hayalin sınırlarını zorlayan hikayelere hazır mısınız?

Uçsuz bucaksız hayal gücünden bir yazar: Neil Gaiman.

Mine Akverdi

Neil Gaiman 51 yaşında koskoca adam. Ama meraklı ve muzip bakışlarla parlayan gözleri, darmadağınık saçları ve deri ceketi onu ele veriyor: O, son 35 yılını büyümeye ve gerçek dünyada yaşamaya direnerek geçirmiş 15-16"lık bir çocuk/delikanlı. Büyümeye geçişin eşiğindeki o ara bölgede sürdürüyor hayatını. Bir yandan çizgiromanların ve fantastik hikayelerin satır aralarında, kendi hayalleriyle inşa ettiği gerçek dışı bir alemde ikamet ediyor, öte yandan bu aleme dair yazdıklarıyla gerçek dünyadan ödüller ve dostlar topluyor; bir yandan tüm naifliği ve samimiyetiyle düşlerini, düşkırıklıklarını, üzüntü ve mutluluklarını paylaşırken öte yandan “cool” bir rock yıldızı olmanın hayallerini kuruyor; bir yandan "uyumsuz"luğu yüzünden dünyaya karşı içinde bir isyan ateşi yanarken öte yandan alevlenip kavgayı tutuşmaktansa kimsenin onu rahatsız edemeyeceği hayal alemine kaçıp sığınmayı seçiyor; çevresine her daim meraklı, çoşkulu ve taze bir ruhla bakan bu çocuk/delikanlı gördüklerini anlatırken birikimini, zekasını ve yaratıcılığını konuşturmaktan da geri durmuyor... Nitekim sıradışı yazar Gaiman, sıradan biri, bizden biri olarak yer aldığı Facebook"taki sayfasında da “kendini tanımlayan cümle” kısmına tam bir 15"lik edasıyla şöyle yazıyor: “Eninde sonunda büyüyecek ve gerçek bir iş bulacağım. Ama o zamana kadar birşeyler uydurup, uydurduklarımı yazmaya devam edeceğim.”
Onun “50 yaşını devirmiş olgun bir adam” olduğunu algılayabilmek için belki de öncelikle iki kez evlenmiş ve en büyüğü 20"li yaşlarında olan üç çocuk babası olduğunu düşünmek gerekiyor. İşte o zaman bunu doğrulayan diğer kanıtlar da birer birer görünür hale geliyor. Zira Neil Gaiman, pek çoğu birer bestseller olan ve bazıları sinemaya da uyarlanan “Sandman,” “Yokyer (Neverwhere), “Yıldız Tozu (Stardust),” “Amerikan Tanrıları (American Gods),” “Coraline,” “Mezarlık Kitabı (The Graveyard Book)” gibi nefis eserlerin yaratıcısı. Hugo Ödülü, Nebula Ödülü, Bram Stocker Ödülü, Newbery Madalyası ve Carnegie Madalyası gibi önemli ve önemli edebiyat ödüllerini toplayan saygıdeğer bir yazar. Zekayı ve hayalgücünü zorlayan zengin, edebi, entelektüel ve sıradışı metinleri kaleme alarak hem akılları hem gönülleri çelen, milyonları peşinden sürükleyen zeki, bilge, olgun, yaratıcı, cesur ve seksi bir adam...
Her iki karakterin bütünleşmesiyle ortaya çıkan Neil Gaiman ise hiç şüphesiz, hem heyecan hem de hayranlık uyandıran müthiş bir hikayeci.

KALIPLARA SIĞMAYAN BİR YAZAR

Polonya kökenli Yahudi bir aileden gelen Gaiman, 1960"ta İngiltere"nin Hampshire kentinde doğdu. Babası market işletmecisi, annesi eczacı olan Gaiman iki kız kardeşiyle birlikte büyüdü. Anne ve babasının Yahudi olmalarına rağmen ünlü Scientology tarikatına katılmaları, belki de kalıpların aslında hiçbir anlamı olmadığını ona gösteren ilk şey oldu. Zihnini gerçek dünyanın dayattığı tüm şablonlardan özgürleştiren esas şeyse, hayalgücünün sınırlarını zorlayan kitaplardı. Zira Gaiman"ın okuduğu ilk kitap okul kütüphanesinden aldığı JRR Tolkien"in “Yüzüklerin Efendisi”ydi. Hemen ardından 7. doğumgününde hediye gelen C.S. Lewis"in “Narnia Günlükleri”ni de bir çırpıda yalayıp yuttu. Zaten gelecekte ne yapmak istediğine karar vermesi için bu iki kitap yetmişti. Gaiman büyük bir huşu içinde okuduklarını zihnine kazırken “İşte ben de böyle yazmak istiyorum” demişti. Çocukluğunun en sevdiği diğer kitaplarının Lewis Carol"un gerçeküstü hikayesi “Alice Harikalar Diyarında” ve DC Comics"in ünlü çizgiroman serisi “Batman” olması, tüm hayatını değiştirecek dahiyane hayal gücünün daha o yaşlarda sınırlarını genişletmeye başladığını gösteriyordu. 1984"te Londra"daki Victoria İstasyonu"nda tren beklerken gözüne çarpan çizgiroman “Swamp Thing” ise çizgiromanın deli dahisi Alan Moore ile tanışmasına vesile oldu. Moore"un geleneksel çizgiroman anlayışını ters yüz eden isyankar ve yenilikçi yaklaşımı Gaiman"a ihtiyaçı olan cesareti verdi.
Yazdığı grafik romanlarla çizgiroman dünyasına sıkı bir giriş yapan Gaiman"ın DC Comics için kaleme aldığı, Rüyalar Lordu Morpheus"un hikayesini konu alan “Sandman” serisi hem onun hem de çizgiromanın kaderini baştan aşağı değiştirdi. Zira 1987"den 1996"ya kadar tam 8 yıl süren, 75 sayılık (daha sonra 10 cilt haline getirildi) bu muazzam grafik roman serisinde edebiyat, mitoloji, tarih, modern dünya ve popüler kültür Gaiman"ın kurguladığı fantastik bir evrende içiçe geçmişti. Tanrıların, perilerin, cadıların tüm ihtişamlarıyla, ama aynı zamanda tüm ümitsizlik ve çaresizlikleriyle karşımıza dikildiği, sadece birer piyon olsalar da bazen tanrıları bile alaşağı edebilen insanların Kader, Ölüm, Yıkım, Arzu, Hezeyan, Delilik ve Düşlerle yüzleştiği bu muazzam evren, dünyanın Gaiman"a aşık olmasını sağladı. Gaiman, bir ilke imza atmış, eşi benzeri görülmemiş edebi, entelektüel ve modern bir çizgiroman yaratmayı başarmıştı. “Sandman” bu özelliğiyle edebiyat dünyasını da sarstı: 1991"de fantastik edebiyatın en mühim ödülü olan World Fantasy Award"u kazanarak bu ödülün ilk kez bir çizgiromana verilmesine sebep oldu, zira jüri Gaiman"ın dehasına kayıtsız kalamamıştı. Ancak hüsrana uğrayan romancı ve öykücülerden gelen itirazlar öyle büyüktü ki, o yıldan sonra bu ödülün çizgiromanlara verilemeyeceğine dair bir kural bile getirildi.
Gaiman, 1990"da Terry Pratchett ile birlikte yazdığı ilk romanı “Good Omens”i yayınladı. İlk solo romanı ise 1996"da yayınlanan “Yokyer” oldu. Gaiman"ın sinemaya da uyarlanan, büyülü romanı “Yıldız Tozu”nun ardından gelen “Amerikan Tanrıları” ile “Sandman”den sonra yeniden ortalığı ayağa kaldıran ikinci büyük eseri oldu. 2001"de yayınlanan “Amerikan Tanrıları”, tıpkı “Sandman” gibi mitolojik referanslar, semboller, tanrılar, insanlar, aşk, intikam, savaş ve iç içe geçmiş hikayelerle yüklü ve üstelik de günümüzde, yaşadığımız dünyada geçen bir başka muazzam hikayeyi önümüze koydu. Bu hem eğlenceli hem ürkütücü şiir gibi kitapla Gaiman yine okurlarının aklını başından aldı, “Amerikan Tanrıları” en çok satan romanı oldu. 2002"de En İyi Roman dalında Hugo Ödülnü, En İyi Roman dalında Nebula Ödülünü, En İyi Fantastik Roman dalında Locus Ödülünü ve yine En İyi Roman dalında Bram Stoker ödülünü kazanan “Amerakın Tanrıları” son yıllarda edebiyat dünyasında en çok ödül kazanan edebi eserlerler arasında da girdi.

HER YAZIŞINDA MEYDAN OKUYOR

Gaiman dehasını ve yazma tutkusunu dizginleyemeyen bir yazar. “Amerikan Tanrıları”ndan bu yana roman, öykü, çizgi roman, senaryo, çocuk kitabı, şiir gibi farklı alanlarda yine aklın ve hayalin sınırlarını zorlayan şeyler yazmayı sürdürüyor. (Hatta geçen ay, yeni evlendiği "çatlak" ve sıkı müzisyen Amanda Palmer, Ben Folds ve Damian Kulash ile birlikte stüdyoya girip 8 saatte 8 şarkı kaydettikleri “8in8” albümünde olduğu gibi arada bir şarkı sözü de döktürüyor.) Kimi zaman peri masalları, kimi zaman bilim kurgu öyküleri, kimi zaman korku ve felaketten dem vuran, kimi zaman da fantastik dünyalardan kaybolan hikayeleri yaratmayı sürdürüyor. Ama tıpkı kendisi gibi yazdıkları da asla kesin kalıplara uymuyor, en ünlü edebi eserler, en ölümsüz yazarları, tarihi, coğrafyayı, felsefe, psikoloji, mitolojiyi ve teolojiyi, efsaneleri ve esprileri kendi hikayeleri içinde eriterek çizgiromana, edebiyata, okurların zekasına ve hayal gücüne yorulmaksızın meydan okuyor. Ve daha da güzeli düello çağrısını kabul edip kitaplarındaki büyülü dünyalara dalanların her biri kendine özgü bir deneyim yaşıyor. Ne de olsa Gaiman"ın hangi kapıyı çalacağını iyi biliyor: “Herkesin içinde kendine ait gizli bir dünyası vardır. Evet, herkesin. Dünyada yaşan bütün insanların – Dışarıdan ne kadar sıradan ve sıkıcı görünseler de hepsi içinde bir başkası tarafından hayal bile edilemeyecek, muhteşem, olağanüstü, saçma ya da harika dünyalar barındırır... Sadece tek bir dünya değil, içilerinde dünyalar vardır. Yüzlercesi. Belki binlercesi...”

FIRTINA YAKLAŞIYOR, AMERİKAN TANRILARI SAVAŞA HAZIRLANIYOR

“Amerikan Tanrıları” Gölge"nin üç yıllık cezanın ardından hapisten çıkmasıyla başlıyor. Çıktığında karısı Laura ile yeni bir hayata başlayacağının hayalini kuran Gölge, karısının bir gün önce bir trafik kazasında öldüğünü öğrenince yıkılıyor. Daha sonra karısını aynı kazada onunla birlikte ölen en yakın arkadaşıyla bir ilişki yaşadığını öğrenmesi aldığı darbeyi ikiye katlıyor. Ne karısı, ne de ona iş verecem olan arkadaşı olmayınca tüm planları suya düşen Gölge, cenazeye gitmek için bindiği uçakta yanında oturan Çarşamba adlı adamdan sağlam bir iş teklifi alınca işler düzelmeye başlıyor. Kendisi hakkında hiç kimsenin bilmediği şeyleri bilen bu düzgün giyimli yaşlı adam ile çalışmaya başladığında ise onun normal bir insan olmadığı anlıyor. Ve Çarşamba, İskandinav mitolojisinin büyük tanrılarından Odin olarak karşımıza dikiliyor. Üstelik Amerika"nın Ortabatısında sokakları arşınlayan tek olağanüstü varlığın, yani tek tanrının o olmadığı da kısa sürede anlaşılıyor. “İnsanlar Amerika"ya gelirken bizleri de yanlarında getirdiler” diyen Eski Dünya"dan farklı coğrafyaların, ırkların, kültürlerin tanrıları Loki, Thor, Anansi, Aslan Kral, Leprechauns, Kobolds, Banshees, Kubera, Bast, Horus... art arda ortaya dökülüyorlar. Ve insanlar artık onlara inanmaktan vazgeçtikleri için güçsüz düşmüş, yokolmaya yüz tutmuş Eski Tanrılar, Gölge"yi Amerika"nın yeni tanrılarıyla yapmak zorunda oldukları büyük savaş konusunda uyarıyorlar. Kredi kartı tanrısı, otoban tanrısı, internet ve telefon tanrısı, radyo, hastane ve televizyon tanrısı gibi Amerika"nın yeni tanrıları da savaş için hazır bekliyor onları. Bulutlar toplanıyor, büyük fırtına giderek yaklaşıyor...

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157