VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2013 Salı | Anasayfa > Haberler > Alaycı ruh madencisi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Alaycı ruh madencisi

Julian Barnes, 2011 Man Booker Ödülü’nü kazandığı yeni romanı “Bir Son Duygusu”nda yaşlanma, anılar, zaman ve pişmanlık üzerine bir hikâye anlatıyor. Okursa roman boyunca kendine şu soruyu soruyor: Hatıralarımıza güvenebilir miyiz?


Mine Akverdi
mine.akverdi@gmail.com


Anılarınıza ne kadar güvenebilirsiniz? Bir kişiyle ilgili hatırladığınız bir anekdot o kişinin nasıl biri olduğuna dair ne denli açıklayıcıdır? Ya da bir olayın gerçekte, sizin hafızanızda yer ettiği şekilde meydana gelmiş olduğundan ne denli emin olabilirsiniz? Hatırladıklarınız geçmişin ta kendisi midir, yoksa boşlukları hayal gücünüzle doldurduğunuz, tarafınızdan kurgulanmış bir hikâye mi?
Yeni romanının açılış sayfasında, “Anımsadığınız şeyler tanık olduklarınızla her zaman aynı olmuyor” diyor Julian Barnes. Çağdaş İngiliz edebiyatının önde gelen isimlerinden Barnes, ona 2011 Man Booker Ödülü’nü kazandıran son romanı “Bir Son Duygusu”nda, belki de 66 yaşının getirdiği bir samimiyetle hepimizin üzerine sık sık düşündüğü anılar, zaman, yaşlanma ve pişmanlık temaları üzerine kalem oynatıyor.
Barnes, 1980’de yayımladığı ilk romanı “Metroland”den bu yana insan ruhunu bir madenci gibi kazıyıp durmasıyla isim yapmış bir yazar. Her biri farklı görünse de hemen hemen tüm eserlerinde kendine özgü ironik yaklaşımıyla sahip olduğumuz bütün o insani duyguları deşerek insanın hem trajik hem de komik doğasını tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Okuru yazdığı her cümleye sinmiş zekası, ince alaycılığı ve keskin mizahıyla vuruyor. Yaptığı göndermelerin altında yatan derin birikimle etkiliyor. Son derece gerçek ve bizden olan kahramanları ve keyifli anlatımı okuyucuyu bir hamlede romanlarının içine çekmeyi başarıyor. Kendine özgü bu hayranlık uyandırıcı tarzıyla “Benimle Tanışmadan Önce”, “Seni Sevmiyorum,” “Aşk, Vesaire”, “Flaubert’in Papağanı,” “Arthur ve George” gibi daha önceki romanlarında kıskançlık, güvensizlik, rekabet gibi en ateşli duyguları, aşka, ilişkilere, insan ruhuna, hayata ve ölüme dair pek çok derin ve keskin mevzuyu üstünü alaycılıkla kapayıp hafifleterek işlemeyi biliyor. Barnes, yeni romanı “Bir Son Duygusu”nda da işte yine bu hayranlık uyandırıcı ustalığını konuşturuyor. Ancak bu on dördüncü romanında attığı yumruk çok daha etkili Barnes’ın. Zira bu kez çok daha açık, çok daha doğrudan, daha samimi ve vurucu bir anlatımla karşımıza dikiliyor.
BİR GÜNCENİN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
“Bir Son Duygusu,” evlenip bir çocuk yapıp boşanmış, emekli olmuş, sorunlardan uzak, ortalama ve güvenli bir hayata demir atmış 60 yaşlarında bir adam olan Tony Webster’in 40 yıl öncesinden tanıdığı birinin ona bıraktığı mirası, “Adrian’ın güncesini”, haber almasıyla alt üst oluyor. Çünkü bu olay onu geçmişle yüzleşmek zorunda bırakıyor. Tony, lise yıllarında sekse, edebiyata, felsefeye, hararetli tartışmalara aç, ortalama ve sıradan olandan nefret eden, anarşist ruhlu dört arkadaş olarak paylaştıkları enerjinin, tutkuların ve ideallerin hayatın hangi noktasında yitip gittiğini, grubun çok zeki, sıradışı, parlak, uyumsuz ve herkesin hayran olduğu üyesi Adrian Finn’in neden 20’li yaşlarında intihar ettiğini, üniversite yıllarında kalbini çalan ama sonra ondan ayrılıp Adrian ile birlikte olan gelgitli ve enigmatik kız arkadaşı Veronica’ya karşı gerçekte neler hissettiğini 40 yıl sonra yeniden kendine soruyor. Adrian’ın güncesinin Veronica’nın annesinde ne işi olduğunu ve onu neden kendisine miras bıraktığını anlamaya çalışırken giriştiği bu sorgulamalar sonucunda Tony, eskiden tanıdığı o insanları, yaşadığı olayları, hafızasına kazınmış belli anekdotları ve onu bugün olduğu kişi yapan geçmişine dair bildiklerini aslında yanlış hatırlıyor olabileceğine dair ruhunu kemiren bir şüpheyle baş başa kalıyor.
“Bu kitap anılar ve zaman hakkında” diyor Julian Barnes verdiği bir röportajda; “Zamanın anılara ne yaptığı, anıların zamana ne yaptığı, birbirlerini nasıl etkiledikleriyle ilgili.” Zira Barnes’a göre anılar aslında sandığımızdan fazla müdahale görmüş, zaman içinde bizim hatırlamayı istediğimiz şekilde kurgulanarak hafızamıza kazınmış yanıltıcı anektodlardan başka bir şey değil.
“Anıların çoğunlukla yanlış şekilde beynimizde yer ettiğini, güvenilir olmadığını ve hayalgücüne dayandığını düşünüyorum” diyen Barnes bu fikre kendi hayatında da sıkça yaşadığı bir durumdan ilham alarak ulaşmış: “18 yaşım öncesindeki okul yıllarımdan görüştüğüm arkadaşım kalmadı. Üniversiteden tanıdıklarımdan ise sanırım sadece biriyle ara sıra rastlaşıyorum. Yani o yıllara dair hatırladıklarımı doğrulatma şansım kalmadı. İşte romanda Tony Webster’a olan da bu; kesin ve doğru olarak hatırladığı bazı şeylerin bir anda sert bir biçimde tersine dönüşüne tanık oluyor.”
PEKİ, TARİHE NASIL
GÜVENECEGİZ?
Barnes romanında ‘kişilerin hatırladıklarına güvenemeyeceksek tarihe nasıl güveneceğiz’ sorusunu sormadan başkahramanı Tony Webster aracılığıyla bildiğimiz tüm dünya tarihini şu sözlerle sorgulamayı da ihmal etmiyor: “Hayatınıza tanık olanlar azalırken, şimdi ya da bir zamanlar ne olduğunuz hakkında daha az doğrulama, dolayısıyla daha az kesinlik olduğunu keşfetmek. Düzenli olarak kayıtlar tutmuş olsanız bile -sözcükler, sesler ve resimlerle- yanlış türden bir kayıt tutma işine girişmiş olduğunuzu fark edebilirsiniz. Adrian’ın alıntı yaptığı cümle neydi? ‘Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen o kesinliktir.’ Hâlâ çok sayıda tarih kitabı okuyorum ve hiç kuşkusuz kendi ömrümde meydana gelmiş olan bütün resmi tarihi -komünizmin çöküşü, Bayan Thatcher, 9/11, küresel ısınma- normal bir korku, kaygı ve ihtiyatlı iyimserlik karışımıyla takip ettim. Ne var ki bu konuda, Eski Yunan ve Roma ya da Britanya İmparatorluğu yahut Rus Devrimi’nde olan biten olaylar konusunda hissettiğim şeylerin aynısını asla hissetmedim, buna hiçbir zaman tam olarak güvenmedim. Belki de sadece, üzerinde az çok görüş birliğine varılmış tarih konusunda kendimi daha güvende hissediyorum. Ya da belki de yine o aynı paradoks söz konusu: Burnumuzun dibinde olan tarihin en açık seçik tarih olması gerekir ancak en çok uçucu olan da o.”
Uzun lafın kısası, daha önce üç kez aday gösterildiği Man Booker Ödülü’nü 150 sayfalık bu kısa romanıyla sonunda alan Julian Barnes, yarattığı muazzam sessizlik ve utanç atmosferi ve hepimizin içine ektiği şüphe tohumlarıyla bu kez her zamankinden daha sert bir yumruk atıyor okurlarına. Nitekim kendinin de dediği gibi “roman yalan söyleyerek gerçekleri anlatan” şeydir.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam