VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2013 Pazar | Anasayfa > Haberler > Amca gazeteyi okuyabilir miyim?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Amca gazeteyi okuyabilir miyim?

Trendeki adama makineli tüfek gibi, öğretmenimin üçüncü sınıftayken Sen ileride yazar olacaksın demesinden, beni kütüphaneye götürüp kitap okumamı sağlamasından tutup, görmeyen enişteye gazete, çini kızlarına roman okuma serüvenlerime kadar her şeyi anlattım.


Gülten Dayıoğlu


-1-
Okuma anılarıma ulaşmak için belleğimi harmanlarken, yıllar yılı hiç aklıma gelmeyen nice yaşanmışlıklar ortaya çıktı.
İkinci Dünya Savaşı yeni bitmiş. O dönemler doğum yerim olan Emet’e yakın bir köyde (aslında burası bucak ama köy gibi yaşıyoruz) savaşın etkileri hâlâ sürüyor. Yokluk, kıtlık, kol geziyor. Kırk kişilik sınıfta beş alfabe var. Okumayı sökünce ölçüsüz bir istekle okuyacak bir şeyler arıyorum. Ama yok. Köy yerinde kesekâğıdı bile yok. Alışverişte sepet, zembil, kova, mendil, bohça vb. kullanıyor yükleri taşımak için.
Ben de alfabe okuma sıram geldiğinde, baştan sona, sondan başa, aşağıdan yukarıya… Kitabı yalayıp yutuyorum. Ama doymuyorum.
Gerçekten ancak açlıkla eşdeğerde bu durumum. Sınıfın camlarından biri kırıldı. Köyde camcı yok. Öğretmen, evinden yastık getirip pencereye tıkıştırdı. Çünkü o dönemin kışları korkunç. Saçaklardan adam boyu buzlar sarkıyor… Yastığa çok gülmüştük sınıfça. Ne var ki, kısa bir süre sonra, her nasıl olduysa, bizim evin de camı kırıldı. Zaten çatlaktı ya!
Anneme yastık çözümünü önerdim. Ele güne karşı ayıp oldur diyerek, el ovuşturdu.
Bucak müdürünün eşi hemşerimiz. Annem onlara sıkça giderdi. Evde müdür beye gelen resmi gazete yığınını görmüş. Hemen oraya gidip birkaç gazeteyle geri döndü. Kırık camın yerine, hamurla gazeteleri yapıştırdı. Görme engelli bir evimiz oldu. Zaten küçük iki pencere var. Birinin gözü kapandı.
Bir gün okuldan eve döndüm. Bir şeyler okuma isteğim doruklarda ya! Hemen penceredeki gazetelere yöneldim. Ne var ki, okuma yazma bilmeyen anacığım, onları ters yapıştırmış. Tahta iskemleyi alıp üstüne çıktım. Lale gibi boynumu eğip yazıları okumaya yeltendim. Olmadı, iskemlenin üstüne yastık koyup, yazılara daha rahat erişmeyi denedim. Yine olmadı. Üstelik boynumu eğince, az kalsın tepe taklak, baş aşağı yuvarlanacaktım. O sevdadan vazgeçmek zorunda kaldım.


-2-
Köyden Kütahya’ya göç ettik. Köyde pek kimsemiz yoktu. Ama Kütahya’da akrabalarımız var. Gidip gelmeler beni mutlu ediyordu. Görme engelli bir eniştemiz var. Şeker hastalığı nedeniyle sonradan göremez olmuştu. İki de bir beni çağırtır, kendisine gazete okumamı isterdi. Önce bu işi yadırgadım. Çünkü bizim eve ne gazete, ne de kitap giriyordu. Sanırım ilk okuduğum gazete, eniştemizin, "Oku" diye elime tutuşturduğu MARKO PAŞA oldu. Bu gazeteyi son satırına kadar okurdum. Tam kurtuldum derken, enişte okunmamış gazeteleri de sürerdi önüme. Öyle bir sıkılırdım ki! Çünkü gazetede yazılanları hiç anlamıyorum. Politik taşlamalardı bunlar. Yıllar sonra bilincine vardım durumun...
Üstelik enişte yanlış okuduğum sözcükleri, özellikle özel isimleri düzelttirirdi. Yanlışlar sıklaşınca, sesini yükselttiği olurdu. Örneğin: Şemsettin Günaltay. Dönemin başbakanı. Nedense bu adı hep "Şemşettin" şeklinde okurdum. Enişte bir gün, "Dilini eşek arısı soksun emi, Şemşettin dediğin adam, koskoca başbakan"…
"Siz adam olacaksınız da biz göreceğiz!" diye kükredi. Ben de küstüm. Epey bir zaman "Ödevim var" diyerek, bu okuma işkencelerine gitmedim… Sonradan bayramda el öpmeye gittiğimizde, enişte gönlümü aldı. Arada bir gazete okumaya gider oldum.

-3-
Enişteye sabırla gazete okumamdan konu komşu, hısımlar pek etkilenmişlerdi. Beni yeri geldikçe övüp duruyorlardı. Bir gün komşulardan biri: "Gülten bizim kızlar seni çağırıyorlar, dersin bitince bize gel" dedi. Komşunun bizim kızlar dediği, "Çini Kızlarıydı." Kütahya’daki çini işlikleri, bisküvi denilen ham çinilerin ilk çizimlerini, parça başı hesabıyla, geçici işçilere yaptırırdı. Çokluk bu işi, çeyiz parası biriktiren genç kızlar, karşıdan kaparlardı. Çünkü işe gitmek yerine iş onların ayağına gelirdi. Küfeler dolusu tabak çanak, fincan, vazo vb. ham halde evlere taşınırdı. İşçi kızlar, evin birinde toplaşarak, sabahlara kadar çini çizerlerdi. Bu iş pek zor değildi. Çini bezekleri, yağlı kâğıda çizilirdi. Bu çizgiler iğne ile delinir, bu kâğıt, çini yüzeye konulur, üzerine kömür tozu serpilirdi. Motifler soluk da olsa çiniye çıkardı. Kızlar bu kez, özel bir kalemle motifleri belirginleştirirlerdi. Bu işler gaz lambaları altında yapılırdı. Ve elbette genç kızlar çok sıkılırlardı. Bizim komşu kızlar bu sıkıntıyı kitap okuyarak gidermeyi keşfetmişler. Okumayı kendileri yapmıyordu. Birileri kitapları onlar için okuyordu. Bu iş daha çok çocuklara yükleniyordu.
Sonunda sıra bana da geldi. Her akşam, bir iki saatliğine, çini kızlarına kitap okumaya başladım. "Yeşil Yunus Sokağı", "Rüzgâr Gibi Geçti", "Saratoga Güzeli", "Hayber Kalesi", "Sinekli Bakkal", "Çalıkuşu" vb. kitapları okuduğumu anımsıyorum.
Doğrusu ya, bu roman okuma geceleri beni çok zenginleştirdi. Ve kitap okuma alışkanlığımın kökleşmesini sağladı. Arada bir, sesi güzel kızlardan dinlediğim şarkılar, türküler de cabası...

-4-
Bir gün Eskişehir’de yaşayan akrabamız hastalanmış. Kütahya’da yaşayan ablası onu görmeye gidecek. Ancak eşi onun tek başına tren yolcuğu yapmasını istemiyor. Kendisi de işini bırakıp gidemiyor. Aile içinde hazır kuvvet benim ya! Abla, kendisiyle Eskişehir’e gitmem için, anneme yalvarıyor. Annem de akrabayı kıracak değil ya! "Günübirlik gidiver kızım" diye, oldu bittiye getiriyor. Sıkıcı bir yolculuk ve iç karartıcı bir hasta ziyareti…
Dönüş yolunda, can sıkıntım doruğa erişti. Kompartıman dolu ama yolcuların hemen hepsi kadın ve çocuk. Sadece bir erkek yolcu var. Abla dediğim elli yaşlarında alabildiğine tutucu bir akraba. Altında şalvar, üstünde damalı bir yerel örtü. Yüzünü bu örtüyle gözleri ve burnu görünecek şekilde kapatıp duruyor. Üstelik adama olabildiğince sırtını dönüyor. Oysa adam bize dönüp bakmıyor bile. Elindeki gazeteye gömülmüş. Ben adamın yanında oturuyorum. Gazetedeki resimler ve başlıklar, baştan çıkarıcı. İki de bir gözlerim oraya kayıyor. O yıl ilkokulu bitirmişim. Epey gözüm açılmış. Ben boynumu uzatıp hırsızlama gazete okumaya çalışırken, birden abla, baldırıma bir çimdik attı. Acıyla irkildim. Kulağıma eğilerek: "Sen ne arsız kızsın böyle! Adamın ağzının içine giriyorsun. Ayıp değil mi?” diye homurdandı. Hiç sesimi çıkarmadım. Adam gazeteyi bitirdi. Tam cebine koyuyordu ki,
“Amca, dedim, gazeteyi okuyabilir miyim?” Adam gazeteyi bana uzatırken, abla böğrümü öyle bir dirsekledi ki! Adeta bir an soluğum kesildi. Yine ses çıkarmadım. Gazeteyi okumaya giriştim. Adam bu olup bitenleri görüyor, işitiyor. Bir ara: “Kızım sen bu gazete okuma merakını nasıl edindin? Yaşın daha pek küçük" dedi. Ben hemen makineli tüfek gibi konuşmaya başladım…
Öğretmenimin, daha üçüncü sınıftayken, yazarlık yeteneğimi keşfetmesinden, "Sen ileride yazar olacaksın" demesinden, beni kütüphaneye götürüp kitap okumamı sağlamasından tutup, görmeyen enişteye gazete, çini kızlarına roman okuma serüvenlerime kadar her şeyi anlattım. Ben konuşurken, abla tümüyle sırtını bize dönmüştü. Sanırım utanmıştı benden. Adama "Ben büyüyünce yazar olacağım. Şimdiden öyküler yazmaya başladım bile” deyince, adam: “Ben Afyon’da gazeteciyim. Öykülerinden birini gönderirsen, belki gazetemizde yayınlarız" demesin mi? Hemen gazetenin kenarına adresi yazdı.
“Gazete sende kalsın. Hikâyeyi daktilo ile yazman gerek. İki sayfayı geçmesin emi!” dedi.
Dünyalar benim oldu. Abla beni anneme şikayet etti. Annem pek bunalıp üzüldü. Ama doğrusu ya, sadece azarlamak ve ahlak öğütleri vermekle yetindi. Birkaç gün sonra öykülerimden birini alıp, avukat tutamayan insanlara, parayla, yasalara uygun dilekçe yazıveren, arzuhalciye götürdüm. Öyküyü ben okudum, o daktilo ile yazdı. İki lira istedi. Sevinerek verdim. Öyküm, 1950 yılı Mayıs ayında, Afyon İkaz Matbaası'nda basılan Kudret gazetesinde yayınlandı. Trende tanıştığımız bey Cüneyt Mollaoğlu. Şimdilerde doksan yaşına ulaştı sanırım. Ama şükür ki hâlâ hayatta. Seyrek de olsa haberleşiyoruz. Öykümü içeren birkaç gazete, aynı yıl, Kütahya’dan İstanbul’a göç ederken, yük treninde bazı eşyalarla birlikte yok oldu. O öykünün belgeliğimde yer alması için, çalmadığım kapı kalmadı. Ama o gazeteyi bulamadım.









Paylaş