VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Amerikalılara esir düşmüş Nobelli
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Amerikalılara esir düşmüş Nobelli

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Nobel Edebiyat ödüllü Alman yazar Gunter Grass’ın iki yaşlı dulun sıra dışı aşklarını ve Doğu Avrupa’nın ihtiraslı bir şekilde kapitalistleşmesinin öyküsünü anlattığı “Kurbağa Güncesi” yazarın en sevilen romanlarından.

TEKİN BUDAKOĞLU

Edebiyatın güncel siyasetle ilişkisi, bu ilişkide var olması gereken mesafenin uzaklığı üzerine sık sık tartışmalar yaşanır. Kimilerine göre yazar, kurmacanın kendisine tanıdığı sınırsız özgürlük alanında kalmalı, metin güncel siyasete alet edilmemelidir. Yazar, edebiyatın özgünlüğü ve zenginliği karşısında oldukça yüzeysel kalan siyasetten bir şekilde bahsetmek mecburiyetinde kalırsa iktidar da, yönetim, siyaset gibi kavramları, canlı aksiyonlardan bağımsız olarak ele alması gerekir.

Tartışmanın diğer cephesinde yer alan fikre göreyse yazar, yeri geldiğinde güncel siyaseti alaşağı edebilecek bir tutum alır: metinlerinde kendi uluslarının geçmişteki ikiyüzlülüklerini, devlet suçlarını, yaşayan siyasetin çarpıklıklarını merkeze konumlandırır.

Yaşam dinamiklerine karşı sorumlu olan edebiyat, bizzat bu tavrı sayesinde zihin açıcı ve yönlendirici bir sanatsal faaliyet olma görevini yerine getirmiş olur.

Siyasetle mesafeyi oldukça yakın tutan yazarlardan biri, hiç kuşku yok ki savaş sonrası Alman edebiyatının en büyük yazarı sayılan Günter Grass. Güncel olandan kendini nasıl soyutlasın: 1927’de Danzig’de hayata gözlerini açan Grass, çocukluğunu, ülkesinin de baş aktörlerinden olduğu dünya savaşının karanlık günlerinde geçirmek zorunda kalmıştı. Savaşın yıkıcı etkisi, ilerleyen yıllarda onun sanatının da temel dinamiklerinden biri olacaktı.

Belki de savaş kavramını bile idrak edemediği bir yaşta Nazilerin çocuk örgütlenmesi Jungvolk’a; on yedi yaşındaki bir delikanlıyken de SS Waffen’e katıldı. Savaşın en karanlık günlerini yaşadı Günter Grass; bir asker olarak çarpışması, Amerikalılara esir düşmesiyle sonlandı. Siyasi hesaplaşmalarının başlangıcı da aşağı yukarı bu zaman dilimine denk geliyor. Fransa’ya gitti ve Paris’te, ünlü romanı “Teneke Trampet”i kaleme aldı.

Büyümek istemeyen Oskar’ın gözünden savaşın yok ediciliğini, insanların sürüklendiği ruhsal bunalımı ve sıradan bireylerin bile gitgide Nazileşmesi sürecini, hiçbir tarafı haklı göstermeye çabalamadan, güçlü bir özeleştiriyle anlatıyordu.

Danzig üçlemesinin diğer kitapları olan “Kedi ve Fare” ile “Köpek Yılları“ da Grass’ın siyasal içerikli metinleri arasına girdi. Sözünü sakınmıyor, eleştirmekten asla vazgeçmiyordu. Ülkesi ve onun geçmişiyle edebiyat alanında sıkı bir yüzleşmeye girerken, güncel siyasetin de sinir uçlarında geziyordu. Grass, Alman kamuoyu üzerinde etkin bir gücü olan, siyasal bir aktivist haline gelmişti.

DÜNYAYI SALLAYAN ROMANCI

1960’larda Grass, Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne yaklaştı ve 1969’da, Batı Almanya’nın başbakanı seçilen Willy Brandt’in seçim kampanyasına gönülden destek verdi.
Dünyayı sallayan bir romancı olarak artık yalnızca Almanya’da değil, dünya kamuoyunda söz sahibi olmaya başlamıştı: Amerika’nın Şili ve Nikaragua saldırıları kadar, nükleer silahlanmaya da tepki gösterdi; Srebrenitsa Soykırımı‘na karşı seferber oldu. Fakat öncelik, kendi ulusundaydı ve Almanya’nın Nasyonal Sosyalizm’le yüzleşmesi gerektiğine inanıyordu; bununla yüzleşemeyen halkını korkaklıkla suçladı. NATO füzelerinin Almanya’ya konuşlandırılması fikri karşısında, kendi siyasilerine nefret kustu.

Onun, gerçek bir barış yanlısı olduğu, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesine karşı çıkısında gerekçesinde iyice gün yüzüne çıkmıştı. İki tarafın birleşmesine kesinlikle karşıydı Grass; işte Auschwitz’te yaşananlar gün gibi ortadaydı ve şüphe yok ki iki devlet birleştiğinde çok daha güçlü hâle gelecek bir Almanya, tıpkı Nasyonal Sosyalizm zamanında olduğu gibi saldırgan bir ulus-devlet modeline geçecekti.

Yakın zamanda Amerika tarafından dinlendiği ortaya çıkan Merkel’i, hiçbir şey yapamayan bir korkak olarak nitelendirdi. Ölümünden önceki son siyasi sansasyonuysa, İsrail’e karşıydı. “Söylenmesi Gereken Şey” isimli şiirinde Grass, Batı‘nın ve kendi ülkesinin ikiyüzlülüğünden dem vuruyordu. İsrail’e karşı kirli ve suçlu olan tarihleri yüzünden şimdiye kadar susmuş olsa da dünya barışı için artık konuşma vakti gelmişti. İran’ın nükleer silahlanmasına karşı çıkarken kendi nükleer tesislerinde çalışmalarına son sürat devam eden İsrail ve ona göz yuman bütün bir Batı dünyasını yerden yere vuruyordu. İsrail tarafından kınandı; istenmeyen adam (persona non grata) ilan edildi.

ONA GÖRE MERKEL KORKAKTI

Bir şekilde, siyasetin zorbalığına, baskıya ve savaşa hep karşı durdu. Oysa ölümüne yakın bir zamanda yazdığı otobiyografisi “Soğanı Soyarken”de ilk kez Hitler’in cinayet örgütü SS Waffen’in üyesi olduğunu açıkladığında, ikiyüzlülükle suçlandı. İtirafında çok geç kaldığı söyleniyor, kazandığı Nobel ödülünü geri vermesi isteniyordu. Kendisi, bütün bir ulusu gerçeklerle yüzleşmeme konusunda korkaklıkla suçlarken, kendi suçunu gizlemiş, vicdanıyla hesaplaşmamıştı.

“Hitler Gençliği’nin bir üyesi olarak aslında bir Genç Nazi’ydim.” açıklamasını yapmıştı Günter Grass: “Sonuna kadar inançlıydım. Fanatik değildim, en ön safta yer almıyordum ama gözümü refleksle bayrağa dikerek, ki o bayrağın bizim için ‘ölümden de öte’ olduğu söyleniyordu, neferlerin arasında yer aldım, uygun adım yürüdüm...

Hem o delikanlıyı hem de kendimi temize çıkartmak için, ‘Bizi kandırdılar!’ bile diyemem. Hayır, biz kandırılmamıza izin verdik, ben kandırılmama izin verdim.” Bu eleştiriler bana bir yanıyla hep eksik geliyor. Belki SS Waffen üyesi olduğunu çok geç açıkladı fakat bütün metinleri ve siyasi açıklamaları, “Bizi çocukluğumuzda kandırdılar” diyen Grass’ın özeleştirisi olarak okunmalı. Kurbağa Güncesi de, Grass'ın doğduğu şehir Danzig’de geçiyor. İkisi de dul olan bir adam ve bir kadın, çiçekçi tezgâhının önünde karşılaşıyor.

Uzun uzun çiçek seçiyor, bile isteye yan yana geçen zamanı artırıyorlar. İkisi arasında başlayan etkileşim, adamın kadınla birlikte mezarlığa gitmesiyle sürüyor. Peki anlatıcı kim? Anlatıcı, adamın, yani Alexander Reschke’nin eski bir okul arkadaşı.

Anlıyoruz ki Reschke, diğer kahramanımız Alexandra Piatkowska’yla tanıştığı günden itibaren yaşadığı ne varsa, belgeleriyle birlikte okul arkadaşına göndermiş: arkadaşının bütün bu ses kayıtları, fotoğraf, doküman, fatura ve güncelerden bir şeyler çıkartabilecek tek kişi olduğuna inanıyor.

Dolayısıyla iç içe bir anlatı çıkıyor karşımıza: Reschke ve Piatkowska’nın başından geçenler ve bir de bütün belgelerin gönderildiği okul arkadaşının bunları yazma süreci. Anlatıcı çoğu zaman, boşlukları kendisi kurgulayıp olaylara yön veriyor. Reschke, bütün belgeleri gönderdiği arkadaşının mektubunda şu ifadeleri kullanıyor: “Mektubuna gelecek bir tarih koymuş. Kâğıdın üzerinde tarih olarak 19 Haziran 1999 yazılı.
Sona doğru da aslında gayet açık bir anlatımla dünya çapındaki yüzyıldönümü kutlamaları üzerine fikirlerini yazıyor: Ne gereksiz israf! Hepsi de insanları yok eden savaşlarla, kitlelerin yerlerinden edilmeleriyle, sayısız ölümlerle dolup taşan bir yüzyılı uğurlamak için. Ama gene de, yeni bir yüzyılın başlamasıyla birlikte, hayat yeniden...” Klasik bir Grass paragrafı. Daha en başından, savaşla yerle bir olan kentlere, hayalleri yıkılan insanlara şahit olacağımızı hissettiriyor.
İkilinin sohbeti sürerken, Reschke’nin sanat tarihi profesörü olduğunu, Piatkowska’nın ise yaldızlama uzmanı olan bir restoratör olduğunu öğreniyoruz. Alman Reschke ve Polonyalı Piatkowska, dünya üzerinde soykırıma uğrayan, yerlerinden yurtlarından edilen bütün insanları konuşuyor bir süre. Profesör Reschke’nin sesinde, Grass’ın ses tonu var: “Çok kişi yollarda kırıldı, sayısız ölü verildi. Tifüs, açlık, soğuk. Milyonlar. Nerede yattıklarını kimse bilmiyor. Yol kenarlarına gömülüverdiler. Tek ve toplu mezarlar. Ya da belki sırf külleri kaldı. Ölüm fabrikaları, halk kıyımları, aklın halâ alamayacağı bir cinayettir, işte bu nedenle biz bugün, Allerseelen yortusunda...”

YURTLARINDA GÖMÜLEMEYENLER

Söz, savaşın bu yıkımı karşısında çaresiz kalan insanların bir de bambaşka ülkelerde gömülmesine gelince, ikili arasında bir fikir ortaya atılıyor. Herkesin, kendi ülkesine gömülmesine olanak sağlayacak bir mezarlık şirketi. Sonunda şirketin ismi de ortaya çıkmış oluyor: PALM, yani, Polonya-Alman Litvanya Mezarlık Şirketi.

Başlangıçta bir hayal olarak görünen fikir, Piatkowska’nın “Mezarlıkta bulmalı son, politika!” sözüyle, denebilir ki hayata geçmiş oluyor. İlk iş, mezarlık alanı seçmeye geliyor. Uzun ve yorucu bir süreçten sonra mezarlık alanları yavaş yavaş belirmeye başlıyor.
İkilinin ilişkilerinin aşka döndüğü günlerde, artık mezarlık şirketi de faaliyete giriyor. Bu yıkımlar yüzyılının sonunda, nihayet diriler kadar ölülerin de huzurunun sağlanmış olacağına inanıyorlar.

Herkes için yepyeni bir başlangıç.
Hangi ırktan olursa olsun, mültecilere kendi memleketlerinde gömülme şansı taşıyan mezarlık şirketi, gittikçe yoğun bir taleple karşılaşıyor ve bütün sistematik kurullarının göreve başladığı; Almanya, Polonya ve Litvanya’da merkezleri bulunan büyük bir kuruluşa dönüşmeye başlıyor. Mezarlık şirketi yaygınlık kazandıkça da, “Son uykumu yabancı topraklarda uyumak istemiyorum.” diye biten mektupların artması gibi itirazlar da çoğalıyor; şirket sahiplerinin, cenazeler üzerinden dünyaya tutunmaya çalışan “ölü tüccarları“ oldukları söyleniyor.

Basının eleştirilerine rağmen, şirketin faaliyetleri son hızıyla devam ediyor. Üstelik, yalnızca insanları kendi ülkelerine gömmekle de sınırlı kalmıyor fikirler; “çok yaşayıp ölmüş kimselerin cenazelerinin ardından, en az onlar kadar yaşamış cenaze sahipleri ömürlerinin sonbaharını mezarlığın burnunun dibinde olmasa bile, onun dost, doğal çevresinin yakınlarında geçirmek istediklerini” belirtiyorlar.

Ve bunun üzerine, parlak broşürlerle, ‘Hayatının Sonbaharını Yurdunda Geçir’ cümlesiyle tanıtımı yapılan proje hemen tutuyor. Talep hayal edilen sınırı aşınca yedek listeler hazırlamak gerekiyor.

Şirketin, hizmet alanını genişletmesi bununla da sınırlı kalmıyor. Henüz hayatta olanların kendi memleketlerine gömülmesini sağlayan şirketin, farklı ülkelerde gömülü olan cenazeleri de kendi ülkelerine taşıyabilmesinin önü açılıyor. Bu son fikirle birlikte, üyeler arasında fikir ayrılıkları da baş gösteriyor.
Henüz hayatta olan bir insanın gömülmek istemesinin bir özgürlük olduğunu fakat mezarlarında yatan insanlar hakkında karar vermenin yalnızca ticari bir faaliyet olacağını ve bunun da kuruluş amaçlarına aykırı olduğunu söyleyen üyeler arasında tabii ki Reschke ve Piatkowska da var.

Konu, ölenlerin cenazelerine gelen akrabaları için tatil evleri ve golf sahaları; yani Bungagolf inşası fikrine gelince, kahramanlarımız kendileri için zor bir karar almak zorunda kalıyorlar.

Savaşlarla ölen, yurtlarından sürülen insanlar; herhangi bir ayrım yapmaksızın herkesin kendi ülkesinde gömülmesini sağlamaya çalışan bir avuç insan ve bir hayalin paraya dönüşmesi çabaları; paraya, yoksulluğa, siyasete ve soykırıma eleştiriler...

Grass yalnızca kendi geçmişiyle değil, bütün bir insanlıkla yüzleşiyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163