VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Ekim 2011 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Anadolu’nun ve ölümü öldürmüş dervişlerin hikâyesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Anadolu’nun ve ölümü öldürmüş dervişlerin hikâyesi

İskener Pala bu kez büyük ozan Yunus Emre""nin hayatını anlatıyor. ""Od-Bir Yunus Romanı"" kitapçılara...

Ata Bozoklar

Kitaplar vardır okunur ve anlatılır. Daha okurken söyleyeceklerinizi tek tek seçersiniz ve kiminle ya da kimlerle nasıl konuşacağınızı kafanızda canlandırırsınız. Fırsatını bulduğunuzda da sohbetinden hoşlandığınız dostlarınızla paylaşırsınız. Konusunu söyler sonra da aldığınız zevki elinizden geldiğince karşınızdakine aktarırsınız. Ama bir de öyle kitaplar vardır ki okunur ve susulur. Yapılabilecek söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Üzerinde konuşmaya başladıkça sizde uyandırdığı olağanüstü etki kaybolur. İfade edilebilmesi olanaksızdır. Sanki onunla tüketilen zaman okumaktan çok yaşanarak geçmiş gibidir. İçinizde doluluğunu doya doya hisseder ama nasıl ifade edeceğinizi bilemezsiniz. Yapılacak tek şey vardır “okumak” ve onu yaşamak... Ötesi boştur. İşte İskender Pala’nın yeni romanı “Od, bir Yunus Romanı” böyle bir kitap.

Okuyup bitirdiğimde öylece kaldım. Dakikalarca nereye baktığımı bilmeden durdum. Hatta okurken bile zaman zaman kasıldığım ve bir sigara yakıp öylece beklediğim anlar oldu. Anlaşılması son derece kolay ve sürükleyici olsa da yazılanları hazmetmek o kadar da kolay değildi... 10-12 yaşlarında bir çocuğun cellat ve işkenceci olarak yetişirken yaptıklarını adeta oyuncaklarıyla oynuyor gibi anlatışını kendi ağzından dinlemek, insanın kanını dondurup düşüncesini bile bir an için felç edebiliyor. Dolayısıyla kitap için söylenebilecek en doğru şey sadece “okuyun” olurdu herhalde ama bunun ötesinde de bir şeyler söylemek gerekiyordu ve ben de bunu yapmaya çalıştım.
Dediğim gibi kitabı elime aldığım anda bitirdim ama kalemi elime alıp bir şeyler yazabilmek için epeyce bir zaman geçmesi gerekti. Okuduğum şey, Tasavvufi bir eser mi yoksa insanın derinliklerine inen bir psikanaliz miydi... Bir tarih kitabı mı ya da bir dönemin insanını ve toplumunu anlatan sosyolojik bir çalışma ya da dram mıydı... Yoksa bir milletin ve toprağın bütün acılarına rağmen var olabilmek için bir birine tutunuşunun edebî bir hikâyesi miydi... Ya da bunların hepsi mi? Sanırım en doğrusu bu son söylediğim olacak. Ve hatta bunların ötesinde daha fazlasını içerdiğini söylersem de büyük bir hata yapmış olmayacağım kanaatindeyim.
Bir yerden başlamak gerekirse, İskender Pala bu kitapta hem toplumsal hem de bireysel olarak bizleri yani Anadolu’ yu anlatmış. Horasan’dan başlayan, Selçuklu ile devam eden öykümüzü Osmanlı’ya kadar getirmiş. Moğol istilacıların, haçlıların, Bizans’ın arasında sıkışıp kalmış bir milletin ve toplumun acı içinde yitip giderken birdenbire küllerinden yeniden canlanışının hikâyesi... Bu canlanışın nasıl olup da gerçekleştiğini anlamak da zor değil. Öyle ya Anadolu aslında ölümü öldürmüş dervişlerin diyarı... Onlara öldürmekten öte ne yapabilirsiniz ki.. Hacı Bektaş’tan Mevlana’ya ve oradan daha nicelerine ve Horasan’a varana kadar onca nefesi tüketebilmek kolay mı? Okudukça tarihin unutulmuş ya da ihmal edilmiş bir yaprağı yeniden yeşeriveriyor. Hani bazen kendi kendimize fütursuzca “koyun gibi bir milletiz” diyoruz ya, işte o milletin nereden geldiği nasıl bir değişim sürecinden geçerek oluştuğu bütün destansı öğeleriyle yeniden gözlerinizin önüne seriliyor.

HEPİMİZİN, HATTA İNSAN RUHUNUN HİKAYESİ
Evet ne yazıktır ki, Osmanlı’nın bile kendisini var eden bu geçmişi korumak için yeterince özeni gösteremediği karanlık bir zaman diliminden söz ediyoruz. Ama ne gariptir ki bir o kadar da aydınlık. Yaşanan onca şeyin ardından, gecenin en karanlık anında güneşin doğuşu gibi koca bir imparatorluk doğuyor. Acı ve sıkıntının içine doğan, büyüklüğü doğum sancısına denk bir imparatorluk.
Buraya kadar anlattıklarım bütün estetik ve edebi yönüne rağmen sadece bir fon. Bir arka plan. Kitabın aslı bir garip dervişin, “Yunus Emre” nin hikâyesi... Ama bu hikâye basit bir biyografi ya da daha önceden alıştığımız gibi Yunus’un şiirlerine sıkışıp kalmamış. Öylesine bir derinlik kazanmış ki hepimizin hatta insan ruhunun hikâyesine dönüşmüş. Kendi hikâyenizmiş gibi okuyorsunuz. Bir anda kendinizi içinizdeki

bilinmezlere doğru yürürken bulup, adeta hem mürid hem mürşid ve hem de hiç bir şey oluveriyorsunuz. İşte o anlarda durup bir sigara yakmak iyi geliyor.
SEVGİLER ARASINDA BİR TERCİH YAPMANIN ZORLUĞU
Hikâyeyi Molla Kasım anlatıyor. Molla Kasım, kendi hâlinde yolunda yürürken, bir anda Yunus’un şiirleriyle karşılaşan, önce onu aşağılamakla işe başlayıp bir anda şiirlerinde hem kendisini hem de Yunus’u görünce tüm yolunu değiştirerek kendini onu anlamaya adayan bir derviş... Yunus’un hikâyesini birinci ağızdan anlatıyor. Sevgiliye duyulan aşk, bir evladın acısı, diğerinin hasreti, suçluluk duyguları, kararsızlıklar ve ilahi aşkın özlemi arasında bocalayan ve böylece bir gün gelip “Yunus” olan Yunus Emre’nin öyküsünü.
Sevgiler arasında bir tercih yapmak zorunda kalmak öyle büyük bir kaybediş ki, yaptığınız seçimi içinize sindirebilmek ve kaybettiklerinizi tamamlayabilmek mümkün değil. İşte bu yolda yitip giden ve yok olduğu noktada kendini bulan “Yunus”un hikâyesi aslında hepimizin, tüm insanların hikâyesi gibi. Belki hepimiz ona varamıyoruz ama Yunus’un kendini anlatışında içimizden pek çok şey bulmamak mümkün değil.
Siyah ve beyaz gibi birbirinden ayrı ama bir o kadar da birbirini tamamlayan bir baba ve oğul kime çok yabancı gelebilir ki... Babasının tekkeyi ona tercih ettiğini ve terk edildiğini düşünerek babasıyla birlikte Tanrı’sını da kaybeden ve Tanrı’nın var olmasından mı yoksa yok olmasından mı daha çok korktuğunu bilemeden inkar ederek karanlıklara yürüyen oğul İsmail’in ve onu tekrar bulabilmek umuduyla yanıp kavrulan babası Yunus’un öyküsüi gerçekten okunmaya değer bir ziyafet olmuş.
Her yeni gelen acının bir öncekini unutturduğu bir çağda insan için yiğitlik mi yoksa dervişlik mi, dava mı yoksa sevgi mi daha önemli karar vermekte bir hayli zorlanıyorsunuz... “Mücadele” ama neye ve kime karşı. Verebileceğiniz tüm cevaplar okudukça giderek eski gücünü yitirmeye başlıyor.
Yunus’un dünyevi arayışı sırasında karşılaştığı beklenmedik bir tebessümle başlayan ve durdurulamayan içsel yolculuğuna tanık oluyorsunuz. Onunla birlikte ve sanki sizmişsiniz gibi... Gerçek özğürlüğün içine saklandığı esaretle ve bilmemenin bilgeliğiyle tanışıyor, Tapduk’un dergâhında adeta siz de dervişlerle beraber kayboluyorsunuz... Yazar kitabın merkezine oturttuğu Yunus Emre ve oğul İsmail çekirdeğinden tüm Anadolu ezoterizmine uzanan lezzetine doyulmaz bir ürün çıkarmış. Horasan’dan Anadolu’ya, Alamutlulardan,İslam düşüncesinin farklı boyutlarına, Moğollara, Haçlılardan, Bizans’ a, Türkmen boylarına, Araplara, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve tabii ki dervişlere varana kadar pek çok olay ve isim puzzle parçaları gibi yerli yerine oturuyor... Sayfalar ilerledikçe kafanızda daha önceden var olan bulanık ve dağınık resim giderek netleşecek ama hemen sevinmeyin çünkü ruhunuz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tarihî doku aklınızda ne ölçüde belirginleştiyse, ruhunuzun da bir o kadar karışacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Pek tabii ki, bu durumu bir kayıp ya da kazanç olarak adlandırmak da size kalıyor.
Tüm bu söylediklerimin ötesinde bu kitabın günümüzü anlamak açısından da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunca vuruculuğuna ve önemine rağmen birkaç dervişin adını zaman zaman anmak dışında çok konuşulmayan bir zaman diliminin üzerindeki sis perdesinin artık aralanması gerek. Bu sis perdesinin oluşumunda, varlığının nedenlerini ve oluşunu çok çabuk unutan ve son yıllarında da batılılaşmayı Topkapı’dan Dolmabahçe’ye geçmek olarak algılayan Osmanlı mı yoksa neden korkacağımızı bilemeyen biz Cumhuriyet neslimi daha sorumluyuz, bunu bilmek zor. Ama bu cevabı aramakla vakit kaybetmek yerine, söz konusu zamanı ve tarihî kafamızda tamamlamaya çalışmak daha önemli diye düşünüyorum. Böylece bizler de aklımızda daha yerli yerine oturmuş kavramlara kavuşmuş oluruz.
Hatta kimbilir, bu tamamlanma bir de bakarsınız dervişlerin dediği gibi aklımızdan gönlümüze de yürümeye başlar ve zaman zaman çok kızdığımız bu toprakları ve kendimizi daha çok seve bilmemize vesile olur.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163