VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
23 Aralık 2013 Pazartesi | Anasayfa > Biyografi > Andrew Wilson''dan nefis bir Patrica Highsmith Biyografisi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Andrew Wilson'dan nefis bir Patrica Highsmith Biyografisi

Ahmet Ümit, Adrew Wilson'un Güzel Gölge adıyla kaleme aldığı Patrica Highsmith biyografisini Vatankitap için değerlendirdi.

AHMET ÜMİT








Hep kendi bedeninin ve ruhunun sesini dinledi
Patricia Highsmith’in cinsel tercihleri toplumun normal bulduğuna uymadığı gibi, yazdıkları da edebiyatın normaline uymuyordu! Ama o, kendisi olmakta diretti ve normal sayılmayanın güzelliğini zarifçe savunup, insan ruhunun en karanlık bölgelerinde dolaştı. Edebiyatta kendisine karşılık gelen bir alan açıp, unutulmaz yazarlardan biri oldu. Ve hayatı, Andrew Wilson’un kaleminden "Güzel Gölge" adıyla kitaplaştı.

Patricia Highsmith’in romanlarını ne zaman okumaya başladığımı hatırlamıyorum, "Baykuş Çığlığı"ydı. Roman hakkında bir de tanıtım yazısı kaleme almıştım. "Baykuş Çığlığı"ndan sonra Patricia Highsmith benim yazarlarımdan biri oldu. Onun bütün yapıtlarını okudum, romanlarından uyarlanan filmleri izledim. Yaşamı Teksas’ta başlayıp, İsviçre’de sonlanan bu sıra dışı yazarın satırlarının arasında beni uyaran , sıra dışının çekiciliğini hissettiren, aykırı olmanın engin gönüllülüğünün altını çizen bir şeyler gizliydi. Okudukça onu daha çok sevdim; yazdıklarında Poe’nin, Dostoyevski’nin, Kafka’nın Nietzche’nin metinlerinin harmanlanmış tadını buldum. Aradan yıllar geçtikten sonra Highsmith’in biyografisini anlatan bir kitapla karşılaştığımda tuhaf bir heyecana kapılmaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim. Kitabın adı “Güzel Gölge”, yazarı ise Andrew Wilson.


HİKÂYE SAYESİNDE HAZ
Daha ilk sayfalarından itibaren, kılı kırk yaran, usta bir biyografi yazarının elinden çıkmış olduğu anlaşılan “ Güzel Gölge” , Patricia Highsmith’in aile yaşamına iki kuşak öncesinde başlıyor. Ama sadece bu büyük yazarın ailesinden, eğitim gördüğü okullardan, arkadaşlarından, aşklarından ve yazarlık serüveninden bahsetmiyor, bütün bu anı zenginliğinde dönemin ABD’sinde, Avrupa’sında yaşanan ekonomik, sosyal, politik edebiyat tarihiyle birlikte sunuyor. Yaşadığı dünyayla, ülkeyle, çevreyle, aileyle, aşklarıyla yani tüm ilişkileriyle bir yazar portresi sunuyor.
Ama bir yazarı anlatmak ya da okurun bir yazarın oluşumunu anlayabilmesi bunlar için yeterli mi? Çağdaş psikoloji, ‘ insan sosyal ilişkilerin toplamıdır’ gibi genellemeler yapsa da kişiliğimizin çok daha katmanlı ve karmaşık bir yapısı olduğu kesin. Bu nedenle yapılan tüm tanımlamalar kişiyi, - hele bu kişi Patricia Highsmith gibi ilginç bir yazarsa – açıklamakta yetersiz kalıyor. Sahi bir genç kızı yazar yapmaya yönlendiren itki nedir? Okuduğu yazarların onu derinden etkilemesi mi? Uyum sağlayamadığı topluma karşı kendi sözünü en zarif ve etkili biçimde söyleme gereksinimi mi? Bir tür özgürlük çığlığı mı? Varolmanın tek biçimi mi? Highsmith’in yaşamına baktığımızda belki de hepsi birden diye yanıtlayabiliriz bu soruları.
Patricia Highsmith’in en çok etkilendiği yazarların başında Edgar Allan Poe gelir. Kendisi gibi 19 Ocak günü dünyaya gelen Amerikan edebiyatının öncü yazarlarından Poe, küçük yaşlarından beri derinden etkilemiştir Highsmith’i. Her ne kadar yazarlık içsel bir güdü gibi gelişse de, başta Poe olmak üzere, 40’lı yılların kara roman yazarlarının yoğun etkisinde kalmıştır. Hİghsmith’in yazarlık serüveni Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes öykülerini radyodan dinlediği 11-12 yaşlarına kadar uzanır. İlk hikayesi, New Market yakınlarındaki bir mağaraya yaptıkları geziyle ilgilidir. Bir ödev olarak yazılan bu hikayeyi elinde hiçbir not olmadan sınıfın önünde okurken, sözlerinin sınıf arkadaşlarını fena halde sardığını fark eder. O günleri şöyle anlatıyor yazarımız: “Mağaralar bir tavşanı kovalayan iki küçük çocuk tarafından keşfedilmiş. Tavşan topraktaki bir oyuğa dalmış, çocuklar da onu izlemişler, sonra da kendilerini bir yer altı dünyasında bulmuşlar. Kocaman, serin, güzel rengârenk bir dünyaymış burası. Hikayenin burasına geldiğimde sınıfta bambaşka bir hava esti. Herkes dinlemeye başlamıştı, çünkü ilgilerini çekmişti. Birden eğlendirici bir hal almıştım, aynı zamanda özel bir duygumu da paylaşıyordum. Utangaçlığımı unuttum, yaptığım o küçük konuşma daha da iyiye gitti. Bu, bir hikaye sayesinde haz verdiğim ilk deneyimdi. Bir tür büyüydü sanki, ama bunu yapabilmiştim, yapmıştım.”

Onu yazar olmaya iten nedenlerden ilki buydu işte; o büyüleyici duygu; yeteneğinin insanları derinden etkilediğini görmek. Hem yeteneğinin farkına varmak hem de bu yeteneğin yarattığı etkiyi görmek. Ardından bu yeteneğe yaslanarak, uyum sağlayamadığı, değerlerini benimseyemediği ‘normal’ topluma karşı olacaktı. Tabii ne hakaretler, ne sözüm ona terapiler hiçbir işe yaramayacak Patricia Highsmith kendi bedeninin ve ruhunun sesini dinleyecekti. Aynı zamanda yazarlığının da bir parçası olan cinsel kimliğini hiç çekinmeden açıklayacak, çoğu zaman acıyla sona erse de kadınlarla da, erkeklerle de muhteşem aşklar yaşayacaktı.



"ANORMAL"İN GÜZELLİĞİ
Yazmak bir anlamda kendi hayat tarzını savunmak anlamına da geliyordu. "Normal" sayılmayanın da güzel bir hayat olabileceğini anlatabilmek. Hayatın tek bir biçim altına hapsedilmeye çalışılmasının nasıl büyük bir saçmalık olduğunu açıklayabilmek. Aynı zamanda edebiyatın sağladığı o zarif dokunulmazlık zırhının ayrıcalıklarından yararlanarak yaşamı dilediği biçimde sürdürebilmek.
Gerçek anlamda şanslı yazarlardan biri sayılır Patricia Highsmith. Yazı ona her anlamda iyi davranmıştı. Zorlu geçen gençlik yıllarını saymazsak, kalemi ona rahat bir yaşamın yolunu açmıştı. 1950 yılında, 29 yaşındayken yayınlanan ilk romanı "Trendeki Yabancılar", Alfred Hitchcock tarafından filme uyarlandı. Romanlarının yayınlanması sonrası birkaç yıl içinde biraz sürüncemede kalsa da çok geçmeden yayıncıların kapısı, bu Amerikalı genç yazara ardına kadar açıldı. Romanları, öyküleri değişik dillere çevrildi, dünya ölçüsünde tanınan bir yazar oldu. Romanların, özellikle de Becerikli Bay Ripley karakterinin bulunduğu metinleri sayısız defa filme çekildi.
Patricia Highsmith Poe gibi Amerikan edebiyatının öncü yazarlarından biriydi ama ülkesini çok sevdiği söylenemezdi. Belki de bu yüzden yaşamının önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirdi. Öyle ki lösemi hastalığından yaşama gözlerini yumduğunda İsviçre’deydi.
RUHUN KARANLIĞINDA
Her öncü yazar gibi kolay çözümlenebilecek bir yazar değildi Highsmith. Eleştirmenler uzun yıllar onu hangi kalıba sokacaklarını bilemediler. Şu polisiye romanı küçümseyen cahil takımı, onun romanlarına bakıp, ya bunlar polisiye de değil ama yine de cinayet var yollu burun kıvırırken, kimileri de yok canım bunlar polisiye değil iyi edebiyat diye geveliyordu. Yazarımızın ise bu konuda kafası son derece açıktı. Siz nasıl sınıflandırırsanız sınıflandırın, nasıl kategorize ederseniz edin, ben bir yazarım, hikaye anlatmayı seviyorum. İster polisiye olsun, ister psikolojik suç öyküleri, ben insanın ruhundaki karanlık bölgede dolaşmayı seviyorum diyordu ardı ardına yayınladığı romanlar ve öyküleriyle. Yirmi iki romanının beşinde ortaya çıkan Tom Ripley, Shakespare’in, Dostoyevski’nin yarattığı karakterlerin bir antitezi gibidir. Vicdansız, sorumsuz, sanata eğilimli, gerektiğinde alabildiğine kıskanç ama her zaman soğukkanlı. Suç işlediği için asla suçluluk duymayan bir varlık. Onun toplumdan ayrı kendi değer yargıları vardır ki, bunlar saygın insanların değer yargılarından daha aşağılık değillerdir. Ripley karakteri, Hamlet’ten, Raskolnikov’a kadar edebiyat tarihinin suça bulaşmış karakterlerinin hepsinden beslenen ama yine de farklı olmayı başarabilen bir tiptir. Sadece böylesi bir tipi incelemek bile Highsmith’in o muhteşem yazarlık serüveni hakkında önemli ipuçları sunar bize…


"Güzel Gölge" enfes bir biyografi, yirminci yüzyılın önemli yazarlarından biri hakkında yazılmış olağanüstü kitaplardan biri. Sadece polisiye severlerin değil, bütün edebiyat meraklılarının okuması gereken bir kitap. Herkese öneririm, ama daha iyisi bu kitabı Patricia Highsmith’in romanlarıyla birlikte okumak. Öylesi, eminim çok daha ilginç, çok daha keyifli olacaktır.

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157