VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Anı kitaplarında anlatılan ilkeli gazetecilere hiç rastlamadım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Anı kitaplarında anlatılan ilkeli gazetecilere hiç rastlamadım

“Cilalı İmaj Devri”, “Bu Maçı Alıcaz: Türkiye’de Futbol” veya “Acemi Eğitimi”... Gazeteci-yazar Can Kozanoğlu ne yazarsa yazsın hep sevildi, çok okundu. Ancak sonra ne dergilerde yazar oldu, ne de kitap çıkardı. Bu yüzden yeni kitabı “Yalan Yıllar” merakla bekleniyordu. Kendisiyle on yıllık sessizliğini ve yeni kitabını konuştuk

BUKET AŞÇI

Kitap yayımlamayalı on yıl oldu. Neden bu kadar süre kendinizi askıya aldınız?

En önemli faktör tembellik. O kadar çok yazdım ki artık yazmak beni yordu. Uzun yıllar gazetecilik yaptım, pek çok haber yaptım. Sonunda yazmak beni bunalttı. Bir yandan da Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ortama baktığımızda ortamın çok sert olduğunu görüyordum. Böylesi bir ortamda ne bir şeyler yazmak mümkün oldu, ne de yayınlatma isteği. Yani evimde huzurlu bir şekilde otururken “neden başıma iş açayım ki” düşüncesi... O yüzden hem tembellikten hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu ortamın gerginliğinden yazmaya ara verdim diyebilirim. Ama yüzde 51’i tembellikten.

Gazeteciliğin ya da yazma eyleminden para kazanmanın edebiyat yazarlığını desteklediği sanılır. Oysa tam tersi söz konusu gibi. Çünkü insanın içindeki yazma açlığını gideriyor. Ne dersiniz?

Çok fazla zorunlu yazı yazarsanız bir noktadan sonra yazmak insanı bayıyor. Gazeteciliğe ilk başladığımda yazmayı çok seviyordum ama bir noktadan sonra sıkılmaya başladım. Bir müddet yayıncılık da yaptım. Kitap tanıtımları, arka kapak yazıları yazdım. Bu arada çeşitli dergilerden, antolojilerden teklif geliyor, kıramıyor, yazıyordum. Eve gidince yetiştirmem gereken bir yazı olduğu hissiyle yaza yaza sonunda yazmanın tadı kaçtı. Hatta bir işkence oldu.

“Yalan Yıllar”ı nasıl yorumlamalı? Bu neyin kitabı?

Gazetecilik hayatımın ve Türk medyasının, entelijansiyasının ve sol entelektüel çevrelerin ve ona paralel olarak son otuz yılın... ( 1981-2015) Gazeteci, solcu ve entelektüel olmaya çalışan biri olarak yaşadıklarım ve gördüklerimin kurguyla karışık anlatılması diyebilirim.
Tam da “Bu bir roman değil mi?” diye soracaktım...

Kurgu. Kitapta bire bir gerçek olanlar çok az ama gerçeğe çok yakın olanlar da bir hayli fazla. Gerçekle bağlantısı olmayanlar ise çok az. Böyle bir denge var kitabımda. Gerçekte yaşadıklarıma çok benzeyen olaylar var ama bunların bire bir gerçek olduğunu söyleyemem.

O zaman şöyle sorayım; kitabın türü nedir?

Kitap çıkarken “Tür olarak ne yazalım?” diye yayıncımla konuştuk ve “Türünün ne olduğuna okur karar versin” istedik ve bir şey yazmadık. Belki “Acemi Eğitimi” kitabım için de söylenen “oto-fiction” terimini kullanabiliriz.
Kahramanınız sık sık özeleştiride bulunan bir anti-kahraman. Kendisini eleştiren, kendisiyle alay eden anti-kahramanlar bir süre sonra tam da bu özelliklerinden ötürü bir kahramana dönüşür. Ama sizin kahramanınız için aynı şeyi söyleyemem... Beni çok rahatsız etti.

34 yıllık meslek hayatımda yani gazetecilikte, çok sayıda insan tanıdım ve çok sayıda anı kitabı okudum. Ancak o kitaplarda anlatılan insanlardan yazık ki hiç görmedim, tanımadım. Çünkü bu kitaplarda, anılarını yazan kişi genellikle çok ilkeli, ahlaklı, her şeyi doğru yapan, örnek, kahraman bir gazetecidir ve bir de onun etrafında bu ilkelere önem vermeyen kişiler ve olaylar vardır. O gazeteci işte hep bu olaylarla mücadele eder. Ama dediğim gibi ben böyle kahraman gazeteciler görmedim. Kitabımı kurguyla karıştırmamın asıl nedeni bu. Çünkü her şeyi olduğu gibi anlatmak mümkün değil, insan ister istemez sevdiği insanları kollamak ister hatta kollar. “Şunu yazarsam en yakın arkadaşımla aram bozulur mu?” diye düşünür ve yazamazsınız. Ya da tam tersi...
Hoşlanmadığınız bir insana haksızlık da edebilirsiniz. Bu yüzden anlattığınız şey asla medyanın hakiki tablosu olmaz. Ama ele aldığım kurgu üzerinden son 34 yılın medya ve entelijansiyasının profilini kaba taslak çizdiğimi söyleyebilirim.

Sanırım kahramanınızı rahatsız edici bulmamın sebebi hiç kavga etmiyor oluşu... Yani bir şeyleri değiştirmek için mücadele vermemesi, tartışmaması, hemen kabullenmesi.

Medyada çalıştığım 34 yıl boyunca ben de kimseyle kavga etmedim. Liseyi bitirdim ve tesadüf eseri gazeteciliğe atıldım. Abim, gazeteci bir arkadaşıyla yolda karşılaşınca mesleğe başlamıştım. O gün abim arkadaşıyla karşılaşmasa belki de bambaşka bir hayatım olacaktı. Gazetecilikte ya çok kavgacı olacaksınız ya da hiç kavga etmeyeceksiniz. Ben hiç kavgacı olmayanlardan oldum, yapım da buna müsaitti. Hep şuna inandım: “İşi iyi yapmak için uğraşmak ama iş için kavga edecek kadar da hayatı iş üzerine kurmamak lazım”. Şu an elli yaşımı geçtim ve meslek hayatımda tanık olduğum yüzlerce kavgadan neredeyse hiçbirinin nedenini hatırlamıyorum. Bir gazetenin, derginin yapısını bozacak büyüklükte tartışmalar da buna dahil. İnsanlar iki tarafa bölünmüş, istifalar, kovulmaların yaşandığı...

Ama şimdi düşündüğümde o iki insan neden kavga etmişti, inanın nedenini hatırlamıyorum. Bir tek Cumhuriyet’teki olayı hatırlıyorum, o kadar. Dahası, bundan 25 yıl önce “Ne aşağılık kadın ya da adam” diye düşündüğüm insanlar için elli yaşını geçtikten sonra “O da ne zavallı biriymiş” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Kitabın çoğu bölümünde insanlar için “Daha sert yazarım” diye düşünüyordum ama daha da yumuşak yazdım. Çünkü günden güne değişmiş düşündüklerim… “Yaptıkları yanlıştı ama gazetecilik mesleğini yapmaya çalışan, bu meslekte kendini bir şekilde var etmeye çalışan kendi halinde biriymiş o da ” demeye başlıyorsunuz.

Kitaptaki 12 Eylül hikayesi gerçek mi? Oğlu öldürülmüş bir kadının Kenan Evren’i zehirlemeye çalışması... Ona hediye diye getirdiği reçelleri, güven uyandırmak için yiyip ölmesi.

Hayır. Ama o dönemde benzer çok şeyler yaşadık. Orada yazdığım bir şey var: Bazı haberleri yazmaya yasak gelirdi ama bazılarına yasak gelmesi bile düşünülemez, yazılması akla bile gelmezdi. Şu anda da durum farklı değil. Hep şunu söylüyoruz, müdahale olduğu dönemler daha iyiydi, şimdi iktidar müdahaleye de gerek duymuyor çünkü basın iktidarı kızdıracak yayın yapmıyor bile. Bu hikayeyi de bu konulara örnek teşkil etsin diye yazdım. 34 yıldır, “Bu da birkaç yıl sürüp geçecek” dediğim ve dediğimiz o kadar çok olay var ki! Ama hala geçmek bilmedi. Bizim kuşağın kariyeri geçti, bitti ama hala bir şeyler düzelecek diye bekliyorum.

Hala bekliyor musunuz?

Evet, bekliyorum. Çok da umutsuz değilim. Birkaç sene önce daha umutsuzdum. Ama şimdi insanların alternatif yöntemler üreterek bir şeylerin üstesinden gelmeye çalıştığını görüyorum. Bu da beni umutlu kılıyor. “Gençlere çok güveniyorum” diye bir şey söyleyemem ama en azından birkaç yıl öncesindeki kadar umutsuz değilim.

Kırılma noktanız neydi?

Gezi, sosyal medya… Alternatif olarak kurulmaya çalışılan ama batan gazete ve televizyonlar... Onların içinde ayakta kalmayı başarmış olanlar... Bana umudu veren bunlar. Bir de “Bir ülkede her şey de bu kadar kötü gitmez herhalde” diye özetleyebileceğim kozmik inanç.

Oto-fiction’ınızın bir diğer meselesi de “popüler kültür üzerinden memleket tahlili yapan yazılar.” Kitabın bir bölümünde şöyle diyorsunuz; “Elit okurlar popüler kültürün damarlarıyla dalga geçsinler, diye.” Bu bir özeleştiri mi?

Evet, benim en çok ekmeğini yediğim şeylerden biriydi bu tür yazılar. Evet, bu cümlem içinde biraz da özeleştiri barındırıyor. Kitaplarımda bunu çok fazla yapmadım ama ama gazetecilikte yapardım.

Bilerek mi yapardınız?

Tam olarak hatırlayamıyorum ama az da olsa farkındaydım. Neyin ilgi çektiğini, insanların neye güldüklerini kestirebildiğim için elit okurlar “gülüp eğlensin” diye yazdığım şeyler oluyordu. Ama karşı taraftan olaya baktığınızda benim okuduğum, ilgimi çeken şeylerin de hedef kitlesinde elit okur statüsünden ben de yer alıyordum. Aslında bana ne ilgi çekici geliyorsa o konuları haber yapardım esas olarak.

Cinsel özgürlüğün sessiz ağırlığı

Solcular, entelektüeller çok büyük bir siyasi söylemler peşinde 1970’li yıllara kadar ulaşmıştı. 80’li yıllarda ise dışarıda kalanların bir kısmı dışarıdaki hayatı ve bireysel özgürlükleri keşfetmeye çalışıyordu. Bu çok yıpratıcı bir geçiş süreçti. Çünkü arka plana baktığımızda çok da dolu bir deneyim yoktu. Bir yandan herkes o eski toplumsal siyasi kimliğini sürdürmeye çalışıyor ama hiç olmadığı kadar da özgürdü. Bir bireysel kimlik yaratmaya çalışıyorlardı ve o arada cinsel trafik karışmıştı. Kitaptaki örneğin bire birine değil ama benzerine tanık olduğum çok olay var. Özellikle belli bir çevrede çapraz ilişkiler çok artmıştı. Aynı arkadaş çevresinden insanların birisinin eski karısı en yakın arkadaşıyla, diğerinin kocası en yakın arkadaşıyla gibi... Yani 83- 90 arası hatların çok karışık olduğu bir dönemdi. İnsanlar her anlamda çok özgür olduğunu sesli sesli konuşabilirken içten içe bir şeyleri de gizliyordu. O dönem çok yıpratıcıydı.

Paylaş