VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Ankara şahanesinin bilinmeyen tarihi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ankara şahanesinin bilinmeyen tarihi

Ankara’nın Mülkiye’yle birlikte iki önemli akademik kurumundan biri DTCF. 1948 tasfiyesinden bu yana, okulda olanlar, memleketi de ilgilendiriyor. “Bir Cumhuriyet Çınarı” isimli bu hacimli ve kapsamlı araştırma, sözlü tanıklıklar ve arşiv çalışmalarıyla DTCF’nin 75 yıllık tarihini gözler önüne seriyor.

MURAT MERİÇ



Kurum tarihleri, bilhassa sözlü tarih çalışmaları her dem ilgimi çekmiştir. Bu tarih, yaşadığım ve bildiğim bir yere aitse daha da… Bir dönem koridorlarında (misafir olarak) dolandığım, orta bahçesinde ve kantininde oturduğum, sahnesine çıktığım Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin (DTCF) tarihi, başından beri ilgi alanımda. Yazık ki acı olaylarla dolu bir tarih bu: Tasfiyeler, işgaller, yaralanmalar… Hayalimdeki okullardan biriydi DTCF. Sadece kadrosu, öğrencileri ve akademik çalışmalarıyla değil, binasıyla da: Gördüğüm en güzel mimarilerden birine sahiptir ve 1937’den beri Ankara’nın simgelerindendir. Çok şey görmüş, geçirmiştir. Bunu bize anlatan, aktaran çok malzeme var. Hakkında çok kitap yazıldı ama en kapsamlılardan biri, geçtiğimiz haftalarda yayımlandı.

Son zamanların “ağır” kitaplarından biri bu. Her anlamda. Kalın, hacimli, kapsamlı. DTCF’nin 75. yılı için, Hayriye Erbaş tarafından hazırlanmış. Üç ayaklı bir çalışmanın (belgesel, arşiv ve kitap) taşıyıcı sütunu. Vurgulanmak istenen, “okul kimliği”. Gördüğü/geçirdiği tarihsel değişimi de kapsayan bir çalışma bu: DTCF’nin ve DTCF’liliğin tarihi. Projenin nasıl oluştuğunu anlatmayayım zira yazar, girişte, bunu bütün ayrıntılarıyla anlatmış. Söyleyebileceğim tek şey, bu kitap, büyük bir emeğin ürünü. İyi ve kötü yanları elbette vardır ama elimize böyle bir kaynak sunduğu için yazara ve katkıda bulunan herkese teşekkür ederek yazıya başlamak, boynumun borcu. İflah olmaz bir Ankaracı olarak Ankara’da en sevdiğim kurumlardan birinin tarihini heyecanla okuduğum muhakkak. 2007’de temelleri atılan, 2010’da rektörlüğe sunulan, 2013’te çekimleri biten bir proje bu. Sonrası deşifre ve yazma süreci -ki o da kitabı ancak bugün elimize almamıza sebep.

Bugüne nasıl geldi?
DTCF, sadece benim ilgi alanımda değil, hep göz önünde. 1948 tasfiyesinden bu yana, okulda olanlar, memleketi ilgilendiriyor. İçinde pek çok “ünlü” olduğu için, onca üniversite arasında odak noktalarından biri olması kaçınılmaz. Ankara’nın Mülkiye’yle birlikte iki önemli akademik kurumundan biri. Her ikisi de Ankara Üniversitesi’ne bağlı. Bir anlamda kardeş kurumlar. Mülkiye’nin belgeseli yapılmıştı ama (dönem ve kişi odaklı birkaç kitabı saymazsak) DTCF’ye dokunulmamıştı. “Belgeseli yapılmamıştı” ya da “tarihi yazılmamıştı” anlamında kullandığım “dokunulmamıştı” sözünden yola çıkarak ve ona bambaşka bir anlam katarak günümüze geleyim: DTCF, her dönemde iktidarın dokunduğu bir yer oldu. Bunca göz önünde olmasının neticesi bu.

Kitap elime ulaştığında henüz 686 sayılı KHK çıkmamış, akademiden tasfiyeler olmamıştı. DTCF’nin salt tarihini heyecanla okuyacakken, şimdi acı acı bakıyorum kitaba. Yayımının, nice öğrenci yetiştiren çok değerli öğretim elemanlarının okuldan uzaklaştırıldığı bir döneme rastlaması şüphesiz talihsiz bir durum. Bu, kitabın görünürlüğünü artıracak ama: “DTCF bugüne nasıl geldi?” sorusunu cevaplayabilecek en önemli kaynak çünkü.

Kitabın girişinde, Ankara Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş’in yazdığı sunuş var. Yazısına, “Cumhuriyetin önde gelen eğitim kurumlarından biri olan ve âdeta cumhuriyetin sembolü olmuş” DTCF’yi överek başlayan İbiş, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ankara, cumhuriyet düşüncesinin oluşumu ve yaşama geçirilişinin mekânı olarak anlam taşırken, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi cumhuriyetin düşünsel gelişiminin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Sayın rektöre göre, DTCF, “evrensel bilim anlayışı” doğrultusunda çalışıyor ve “Türkiye’nin aydınlanması için bilim meşalesi” sıfatıyla “cumhuriyetin bilim ve akademi anlayışını daha da ileriye taşımada” görev üstleniyor. Kâğıt üstünde güzel gözüküyor elbette bu afili cümleler ama uygulamaya gelindiğinde, yazık ki geçerliliğini yitiriyor. Tekrarlamaya gerek var mı bilmem: DTCF’nin “aydınlık” halinin simgesi olan tiyatro bölümü -ki çok değerli insanlar yetiştirmiştir- son KHK ile kapanma noktasına geldi. İçimizi cız ettiren gelişmelerden biri bu. Kitaba acı acı bakma nedenim. Bu, onu okumaya engel değil ama.

Kitabı baştan sona bir çırpıda okumak mümkün değil. 1014 + 34 sayfalık bir kitaptan söz ediyoruz. DTCF’in oluşumunu anlatan “Modernleşme, Toplumsal Bellek, Okul Kimliği: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi” başlıklı bölümle başlayan kitap, okulun öğrencileri, mezunları ve akademik kadrosuyla yapılmış söyleşilerden müteşekkil. Halil İnalcık, Muazzez İlmiye Çığ ve Nimet Özgüç’le başlayan kitap, dönem dönem ilerliyor ve “1971’den günümüze DTCF’liler”le son buluyor. İlk mezunlardan hâlâ öğrenci olanlara uzanan skalada tanıdık isimler var: DTCF denince akla gelen İlhan Başgöz, Sevda Şener, Nurhan Karadağ, Ayşegül Yüksel gibi isimler ve daha nicesi. Aralarında dekanlar, rektörler de var. Herkes kendi DTCF’sini anlatıyor -ki paralellikler ya da karşıtlıklar, kitabı güzelleştiriyor. Anılar, zaman zaman acılar ve bunları tamamlayan hikâyeler, sayfalar arasında merakla dolanmamızı sağlıyor. Röportajları içeren DVD eki de cabası! Merak ettiğim bir tarihi, tanıklıklardan öğrenmek, benim açımdan bulunmaz nimet. Dediğim gibi eksikleri, fazlaları, tartışmalı yönleri elbette var. Yine de meraklısı için büyük hizmet. (Dikkat: Burada kullanacağım kelime, “hezimet” de olabilirdi.)

Cumhuriyetin bilim anlayışı
Yazının sonuna, kitabın sunuşundan aldığım bir cümleyle ulaşayım: Ankara Üniversitesi her zaman sosyal sorumluluk ve üniversitenin toplumla buluşma gerekliliğinden hareket etmiştir. Bilim meşalesi olarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bu yolculuğunda kuruluş yıllarından günümüze cumhuriyetin bilim anlayışı doğrultusunda önemli başarılara imza atmıştır. Dünya çapında önde gelen bilim insanlarının yanı sıra sanat, edebiyat ve tiyatro alanında da önde gelen isimler yetiştirmiştir. Ayrıca Türkiye’nin her yerinde görev yapan öğretmenler yetiştirerek Türkiye’nin ‘aydınlanması’na hizmet eden kadroların oluşumuna katkı sağlamıştır.” Şüphesiz sonuna kadar doğru bir cümle. Yazık ki bugün geçerliliği yok. Keşke bu kadrolar hep okulda kalsaydı ve sadece 1948 tasfiyesinin utancıyla yaşayabilseydik.



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163