VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Anlamların şiiri böyledir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Anlamların şiiri böyledir

Ebubekir Eroğlu’nun kitapları, daha kapaklarını açar açmaz doğanın taze soluğuyla karşılıyor bizi. Sözcükler yerine sular, yollar, ağaçlar, yapraklar, gökler, bulutlar, denizler, dereler, tepeler, ormanlar dökülüyor üstümüze. Eroğlu, varlık kaynağımız olan doğayı aynı zamanda kültürle de buluşturarak düşüncenin şiirini yazıyor.

HAYDAR ERGÜLEN



Ebubekir Eroğlu, Necatigil’in şiirinin başlığıyla söylersek, bir saklı sudur. Saklı su, benim nazarımda, saf haline en yakın, dolayısıyla doğallığını yitirmemiş, doğadan ve doğasından hiç uzaklaşmamış, ona baktığınızda doğanın büyüleyici varlığına yeniden inanacağınız ve kendini her defasında ilkmiş gibi yeniden açan, gösteren bir akış halidir.

Ebubekir Eroğlu’nun şiiri de bir akış şiiridir. Su gibi akıp giden mi? Suyun hallerinden biri mi? Suyun hem kendisi hem de bazen yerine geçtiği doğa olarak belki de. Derinleşerek ve genişleyerek akan bir nehir şiir.

Şiirin doğası yolda olmak elbette, Eroğlu’nun şiiri ise yolun tüm biçimlerini, yoldakileri, kıyıdakileri, diptekileri, yükseklerdeki ve yola süreklilik duygusunu veren, gitme, yürüme isteği uyandıran rüzgârı da kendine katan bir şiir. Güzden gazel toplar gibi, doğayı kendinde toplayan bir şiir. Varlığın katmanları olduğunu ve bu katmanların insanda, doğada ve kültürde bir anlamda buluştuğunu gösteren bir şiir ve bu buluşmanın şairi Ebubekir Eroğlu.

Senfonik şiir

“Buluşturan” dedim. Bu Eroğlu şiirinin hem katmanları açısından hem de şiire verdiği anlam ve yüklediği sorumluluk bakımından kritik bir kavram. Şairin inancı ve siyasal tutumunu dile getirir ve yansıtırkenki tavrını da bu kavramla yorumlamak mümkün. Bunu yazmamın özel bir nedeni yok, ama aynı zamanda şaire özel bir yanı var. Bütünlüğü, tamlığı, uyumu önceleyen bir şairin düşünce ve inanç dünyasıyla da bunun içinde yer almasının önemi. Ki bu varlığıyla katıldığı bir akışın içinde bir yol ahlakı oluşturduğunu göstermesi bakımından da çok değerli. Tıpkı İçkale (YKY, Mayıs 2015) kitabındaki “Denizde” şiirinde yazdığı “anlamların denizi böyledir” dizesi gibi: Anlamların şiiri böyledir.
Ebubekir Eroğlu, ilk kitabı “Kuşluk Saatleri”ni 1974’te yayımladı, 40 yılı aşkın bu yolculuğun, birbirinin devamı gibi duran son iki verimi ise, “İçkale” ve “Bentler” (YKY, Ocak 2017). Bu iki her bakımdan hacimli, yoğun, kapsamlı kitap, ister daha kapaklarını açar açmaz, ister sayfalarını çevirdikçe diyelim, doğanın taze soluğuyla karşılıyor bizi. Sözcükler yerine sular, yollar, ağaçlar, yapraklar, gökler, bulutlar, denizler, dereler, tepeler, ormanlar dökülüyor üstümüze. Bir tragedyadaki gibi dökülüyorlar ama, sırayla. Ve şair yönettiği bu doğa korosunu tek tek şiire çağırıyor. Sonunda bir senfonik şiir okumuş olmanın hazzıyla ayrılıyoruz doğadan. “Senfonik” çünkü, müziğe ayrıca ihtiyaç duyurmayan bir şiir bu. Suların, rüzgarın, yağmurun, dalgaların, kuşların, derelerin sesleri, kanatları, yağışı, akışı, şırıldayışı, esişi, hepsi bu şiirin etkisini çoğaltmak ve duyurmak için, şairin bir anlamda varlık felsefesinin özü, çekirdeği olan uyum içinde çalışıyorlar.

Kalbe yerleşen sözler

Varlığın bunca eğlenceli sunulduğu, varoluşun üzerinde bunca merakla durulduğu bir şiir kitabı okumamıştım ne zamandır. İnsan hemen olanca varlığıyla kitabın içine girmek, bu şiirlerde dile gelen doğaya karışmak arzusunu duyuyor. Hatta bu arzuyla dolup taşıyor bile diyebilirdim ama, bu son cümleden beni önleyen kitabın kendisi oluyor yine. Çünkü kitabın bir dizesine göre, “bir şeyin arzu olması gerçek olup doyurmasından iyidir.”

Bu dizenin akla getirdiği başka bir şey var, tek kitap gibi gördüğüm her iki kitap için de geçerli bu söylediğim, hikmet geleneğini sürdüren belli başlı şairlerden biri Eroğlu. Anlam denizinde yüzen ve kelimeden bile kurtularak kalbe yerleşen sözlerle dolu iki kitap da. İnsani, dünyevi, ruhani ve tabii diye sıralayabileceğimiz tüm hallerin bilgisinden süzülerek, tam da şiirin sebebi olan bir sezgi yolculuğu bu. Ve bu yolculuktan nasibini almayan hiçbir şey yok. Başta da şairin kendisi. Simurg gibi. Şiirini arayan bir şair gibi. Bulursa ülkesini de bulacak sanısıyla.

Eskilerden, eskimeyen bir şiirini hatırlıyorum Eroğlu’nun, 1991’de yayımlanan “Yirmidört Şiir” kitabından “Eskimeyen Su Gazeli” şiiri: “Eskilerin ırmak gibi şairleri vardı/şelale olup köpük köpük dökülen/ nasip oldu bir ömür kıyılarında gezdik/eksilmeyen su nerden geliyor/merak ettik/ gittiği yeri gözledik/bir onlar bir de-her devirde-/ yakınlarından daha yakını/bulunduğu mekanda vaktin evladı/toprağı kımıl kımıl besledi de/bizim otlarımız bitti / azizim boşver/aradaki haşeratı.”

Bu şiiri elbette geleneğe bakmasıyla önemlidir ama bir o kadar da ilginç olanı, geleceğe bakmasıdır. Kuşkusuz bu şiiri yazdığı yıllarda da yoldaydı ama, bugün Eroğlu tam da şiirinde söylediği üzere eskilerin ırmak gibi şairleri arasına katılmış, eksilmeyen saklı bir su olmuştur.

Gelenekten söz etmişken, bunun Eroğlu’nda yalnızca şiirle sınırlı kalmadığını, su ve ağaç geleneği, daha doğrusu şiirle aynı düzeyde ve etkide bir gelenek olarak doğa geleneğine sahip olduğunu ve bunu, tıpkı son iki kitabında olduğu gibi, sesini değil ama sözünü yükselterek sürdürdüğünü de söylememiz icap eder.

Yukarda varlığın katmanlarından söz ederken bunun insanda, doğada ve kültürde bir anlamda buluştuğunu da söylemiştik. Bunu belki bir de şuna dönüştürebiliriz: Eroğlu, asli unsur ya da varlık kaynağımız olan doğayı aynı zamanda kültürle de buluşturarak düşüncenin şiirini yazmaktadır. 1992’de yayımladığı “Sevap Defteri” kitabındaki, “şiirin sonsuzla temas halindeki büyük çevrimi” cümlesi, aslında bu üçlünün çoğul anlamına içkindir. Şiirin insanla, doğayla, yaşamla, akıl ve kalple iç içeliğini, yoldaşlığını ve birlikte bir yürüyüş tutturduklarını bildirir bize.

Pek çok hali buluşturan bir şiirden söz ettiğimizde, onun aynı zamanda felsefi olduğunu da eklemeye ya da söylemeye gerek var mı? Üstelik bunca yüklü bir şiir için. Hem yüklü, yani yükü ağır, hem de dolu, sözü de kalpten geliyor. Bunu da her zaman yoğunlaştırılmış anlamlar taşıyan dizelerle değil, bazen de adlandırmayı beceremediğimiz bir şeyi bize güzelce, yalın bir biçimde ve tazelikle söylediği dizelerle yapıyor: “zarftan çıkıp hayata karışmış iyiliği tatmak zor.”

Şiirini bir yol ahlakı, aşk terbiyesi ve doğa cümlesi olarak kuran, sürdüren, genişleten ve yükselten Ebubekir Eroğlu hem üzerine değerli bir kitap yazdığı, “Sezai Karakoç’un Şiiri” (Bürde Y., 1981) hem de şiirinin kaynakları arasında yer alan, şiirimizin ustalarından Sezai Karakoç’un şiirini, “döneminin bir özelliği olarak zaman zaman dağınık olmak”la eleştirir. Dağınık olmasında bence bir beis olmayan kendi şiiri ise tam tersine, belki de yer yer fazlasıyla derli toplu ve düzenli hissiyatı uyandırır okuyanda. Kim bilir belki de doğa bellediği şiirde ya da şiir bellediği doğada tek başına yürümesinin doğal bir hali ya da seyridir bu. “Bentler’deki şu dizeler de açıklar bunu aslında: “otlar tertipli; uymuş kendi gerçeğine/ kurgudur işte, insanın kafasındaki/ tertibin içinde arıyorum hakikati.”(agy., s.90)

“Otların rengi gürültü etmeden koyulaşmakta,” diyor ya Ebubekir Eroğlu, bu dizenin benzeri, öyle gürleşmiş, büyümüş, yükselmiş şiiri için de kurulabilir.


Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157