VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Anna neden kendini trenin altına attı?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Anna neden kendini trenin altına attı?

“Anna Karenina”yı sıradan bir aşk romanı olmaktan çıkaran, Tolstoy gibi büyük bir yazarın başyapıtlarından kılan bu soruda saklı.

Ayın Kitabı

Aslında bildik bir hiyayedir Anna Karenina’nınki... Aşık olmadığı bir adamla evlendirilmiş, çocuk yapmış, sonra âşık olmuş, evliliği ve kocası arasında kalmış, aşkı seçmiş ama mutlu olamamıştır. Toplum tarafından dışlanmış; her davranışında, her duygusunda yerleşik değerler önünde bir duvar gibi yükselmiştir.
Peki ama Neden? Anna neden umutsuzdur?
“Anna Karenina”yı sıradan bir aşk romanı olmaktan çıkaran, Tolstoy gibi büyük bir yazarın başyapıtlarından kılan bu soruda saklı. Çünkü Anna’yı derin bir depresyona sokan aslında evlilik kurumu başta olmak üzere burjuvazinin iki yüzlü ve zalim değerlerinden başka bir şey değildir. Onun için aşk gibi saf bir duygunun ise bu değerler karşısında hiçbir şansı yoktur.
Buraya kadar “Anna Karenina” ile ilgili olarak çok bilinen bir yorumda bulunduğumun farkındayım. Anna’yı bir kez daha anmamın, sizin de anmanızı istememin nedeni ise bir başka kitap: “Kan, Altın, Demir.” Kömürlü trenlerden buharlı trene geçişle tüm dünyayı bir ağ gibi kaplayan demiryollarının hikâyesini, dünyada yarattığı değişimi siyasetten ekonomiye, sosyal hayattan edebiyata kadar inceleyen kapsamlı bir araştırma-inceleme kitabı bu... Yani ilk bakışta Tolstoy’un o muazzam eseri ile hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen bir ktap. Ama bazen bir romanı, başka bir kitabı okurken daha iyi anlarız. İşte “Kan, Altın, Demir” sayesinde Anna’yı intihara kadar sürükleyen depresyonunu, bu depresyonu derinleştiren o solgun ışığı, korkularını daha iyi görebiliyorum.
Anna intihar etmişti çünkü umut göremiyordu. Tedirgindi. Sevginin, aşkın her an elinden kayabileceğini sanıyor, sürekli bir kontrol çabasına giriyor ve bu çabası sevgilisini ondan gittikçe uzaklaştırıyordu. Ama şimdi onun asıl hissettiği, ikiyüzlü burjuva değerlerinin zayıflamak yerine her geçen gün daha da güçlendiği dahası hızla tüm dünyayı bir ağ gibi sardığıydı. Sanki bir virüs vardı ve bu virüs tüm dünyaya yayılacak bir damar sistemi bulmuştu. Sonunda buna dayanamayarak kendini bir trenin altına attı. Ve bir ilk oldu. Çünkü Anna’ya kadar kadınlar, yatağında zehirle veda ederdi hayata. Güzelliklerini koruyarak... Ama Anna tren garında âşık olduysa hayatına tren garında son veriyordu. İşte Tolstoy gibi dahi bir yazarın treni bir başlanğıç ve son olarak görmesi
ve seçmesi tesadüf olamazdı.
“Kan, Altın, Demir” kitabını okuyunca artık bunun bir tesadüf olmadığından kesinlikle eminim.
19. yüzyıl ve sanayi devrimi. Simgesi buharlı tren. Coğrafi keşifler, Darwin, evrim teorisi, Mendel, peş peşe gerçekleşen icatlar, Edison, Pasteur... Baş döndürücü bir yüzyıl. Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev”indeki Selahattin Darvinoğlu’nun sık sık tekrarladığı gibi; “Artık her şeyin bir açıklaması ve imkânı var”dı. Artık herkes yolculuk yapabilecek, demiryolları reklamlarındaki gibi San Fransisco ve New York birleşecek, Anna ve sevgilisi Rusya’dan İtalya’ya kaçarak aşklarını yaşatabilecek arka bahçeler bulabilecek, periferide kalmış ülkeler yeraltı ve yerüstü zenginliklerini satabilecek, kalkınabilecek, iki kuruş ücrete çalışan işçiler ücretlerin daha yüksek olduğu ülkelere göç edebilecek hatta patron ve iş seçebilecek, ekonomiler daha büyüyecek Josef Conrad’ın “Zafer” romanının kahramanı Heyst’in umut ettiği gibi dünya bir güzel orman olabilecekti.
Ama Anna böyle düşünmüyordu. Ona göre insanlık iyiye yönelik değişmiyordu. Aksine bir şeyler hızla derinleşiyor, kök salıyor dahası yayılıyordu. Nereye giderse gitsin aslında çekip gidemeyeceğini, kaçtığı şeylerin her yerde karşısına çıkacağını biliyordu. Dünya küçüktü ya da küçülüyordu. Hiçbir yer masum kalamazdı. İtalya’da olup biten Rusya’da konuşuluyordu. Demiryolları ile
dünya küreselleşiyordu ve ne yazık ki küreselleşen insanın iyi, eşitlikçi, özgürlükçü değerleri değil ayrımcı, güç seven, bencil
duygularıydı. “Artık herkes yolculuk yabilecek” denirken sınıf ayrımının hiç olmadığı kadar altı çizilmeye başlamıştı.
Lüks kompartımanlar ve ekonomik sınıflarla yolcular adeta damgalanıyordu. Hele hele bazı petrol zenginleri için altın varaklı, kadife koltuklu özel vagonlar yapılıyor ve bu kişilerden para bile alınmıyordu. Sırf bilmem kim bizim şirketimizle yolculuk yapıyor diyebilmek için. Dahası üçüncü dünya ülkeleri hamaddelerini satarak zenginleşecek yerde sömürgeciliğe kapılarını açıyor; kapitalizm en bakir, masum topraklara bile giriyor, tüm yerel değerleri alt üst ederek burjuvazinin değerlerini taşıyor, taşımak için misyonerleri bile kullanıyordu. Yine tahmin edilenin dışında işsizlik azalmak yerine artıyordu. Evet ilk başta demiryolları müthiş bir istihdam olanağı yaratmıştı ama bu demiryollarının yapımı için gerekli işgücünden başka bir şey değildi. İnşaatlar bitince işsizlik geri dönmüştü. Dahası küreselleşen dünya “halkların kardeşliğini” getirmek yerine bazı ekonomileri daha da güçlendirdiği ve sömürgeciliği getirdiği için ırkçılığa müthiş bir zemin hazırlıyordu. Savaşlardan yorgun yaşlı kıta Avrupa’ya için yeni toprakların keşfi ile huzurlu bir dünyanın kapılarını açmak yerine çok daha büyük bir yıkım getirmekteydi: I. Dünya Savaşı. Bugün hiç şüphe yok ki buharlı tren ve demiryolları olmasaydı I. Dünya Savaşı bu kadar şiddetli, etkin ve yaygın olamazdı. Hatta demiryolları olmasaydı yani küreselleşme olmasaydı dünyayı saran bir savaş bile olamazdı.
Bence Anna bu yüzden kendini trenin altına attı. Elbette onun sebepleri kendi dünyası ve ilişkileri üzerindendi. Ama gördüğü hiçbir şeyin değişmeyeceği dahası güçlenerek yayılacağıydı. O bir şans görmüyordu. Şimdi bir kez daha düşünüyorum da Tolstoy ömrünün son yıllarını neden ailesini bile terk ederek çıktığı bir tren yolculuğunda noktalamıştı? Acaba Anna’nın bir şansı var mıydı, sorusuna yanıt aramak için mi? Ya da insanlığın...
Sanırım bu sorunun yanıtını bizler bugün internet üzerinden arayacağız. Çünkü günümüzün demiryolları internetten başka bir şey değil. Dünya ikinci büyük küresellemeyi, ama bu kez mobilite yerine bilgi paylaşımı üzerinden internetle yaşıyor. Umarım bu kez küreselleşen Anna’yı intihara sürükleyen ikiyüzlü, zalim değerler olmaz.

AYIN SÜRPRİZİ

1 milyon sattı, sıra Türkiye’de


Sürükleyeci ve aynı zamanda zihninizi meşgul eden bir gerilim arıyorsanız “Uyuyana Kadar” size göre. 42 ülkede yayımlanan ve 1 milyonun üzerinde satan kitap, bizlere sadece polisiyenin olmazsa olmazı olan bir bilmece sunmuyor. Hafıza ve kişisel tarih üzerine de sorular sorduruyor. Yani uluslararası bir best-seller özelliklerini içeriyor. Zira, bir romanın çok satabilmesi için, sadece o ünlü kontes fıkrasındaki kriterler yetmez. Aynı zamanda okura sanat tarihine, felsefeye dair bazı bilgiler sunup sorular sordurabilmeli. İşte “Uyuyana Kadar” bunu gayet iyi yapıyor. Bunun nedeni de hiç şüphesiz ki, kitabın konusu. Kahramanımızın adı; Christine Lucas. Bir sabah uyandığında kendini, hiç tanımadığı bir adamın yanında, bilmediği bir odada bulur. Dahası aynaya baktığında gördüğü de 20’li yaşlarında bir kadın yerine 50’lerinde biridir. Bir süre sonra anlar ki, burası onun evi, yanında yatan adam da kocasıdır. Bir araba kazası geçirmiş, beyninde oluşan bir hasardan ötürü hafızası sadece 24 saatlik bir hale gelmiştir. Ama eşi evden çıktıktan sonra doktorundan gelen telefonla işin rengi değişmeye başlar. Çünkü Christine, gizlice bir günlük tutmakta, bu sayede hafızasını 24 saatin üzerine çıkarmaya çalışmaktadır. Sonrası gerilim.

AYIN UYARLAMASI

Ejderha Dövmeli Kız beyazperdede


Stieg Larsson’un tüm dünyada çok satan, politik polisiyesi bir kez daha beyaz perdede. Daha önce Niels Arden Oplev tarafından sinemaya uyarlanan roman, sadece bestseller okurlarının değil, rafine edebiyat okurunun da ilgisini çekmişti. Sanırım romanın çok satması ve ikinci kez sinemaya uyarlanmasının birr nedeni de bu.
Daha önce başrollerini Michael Nyqvist ve Noomi Rapace’in oynadığı filmin başrolünde bu kez, son James Bond Daniel Grag yer alıyor. Ona eşlik edense Rooney Mara... Romanın yeni uyarlamasındaki bir diğer önemli isim ise şüpesiz yönetmen David Fincher. Konuya gelince... Zaten biliyoruz. Ama bir kez de film için tekrarlayalım. Asılsız bir iddia ile suçlanan Mikael Blomkvist (Daniel Craig), adını temize çıkartmaya çalışmaktadır. İsveç’in zengin endüstri patronları arasında yer alan Henrik Vanger ise, uzundur kayıp yeğeni Harriet’ın kaybolmasının ardındaki gerçeği aydınlatması için onu görevlendirir. Bu arada, Milton Güvenlik adına çalışan sıra dışı “hacker” Lisbeth Salander (Rooney Mara) da Blomkvist’i araştırmaktadır. Bu iki kahramanın yollarının kesişmesiyle de geçmişten bugüne uzanan cinayetler zinciri ve derin ilişkiler birer birer ortaya çıkmaya başlar.
Çok sert sahnelerin yer aldığı film için eleştirmenlerin ve Stieg Larsson okurlarının tepkisi ise olumlu.

AYIN KAPAKLARI


Everest Yayınları’nın kapaklarını tasarlayan Utku Lomlu ödüllü bir tasarımcı. Tasarımları yaratıcı bir zihnin modern ürünleri. Beni sık sık hayrete düşüren. Son çalışmalarından Dostoyevski’nin “Budalası” için yaptığı tasarımı ise alkışlamamak mümkün değil. Adeta Dostoyevski’nin eserleriyle arasındaki ilişkiyi bir çırpıda özetlemiş. Bir diğer tebrik de Yasin Öksüz’e. Martı Yayınları’ndan çıkan “Küçük Mucizeler Dükkanı”nın kapağı o kadar güzel ki, her baktığımda gülümsüyor ve umut doluyorum. “Boş ver” diyorum; “Dünyanın çivisi çıkmış olsa da kendimize küçük, sevgi dolu bir hayat kurabiliriz.” Yani insanı öyle mutlandıran bir kapak bu.
Ama “Küçük Mucizeler Dükkanı” birkaç ay önce çıkmasına rağmen bir türlü Yasin’i tebrik edememiştim. İki arkadaşa da teşekkürler.

AYIN TWEET’İ

Sanatçı yüceliğinin sadece fanilerce onaylanmasına katlanamaz, bu yüzden tanrı onayı şarttır. Yine de onun hakkında sitemkar şeyler yazar.
@MehmetEroğlu_

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163