VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Aralık 2014 Pazar | Anasayfa > Haberler > Anti-emperyalist çikolatadan nişan çikolatasına
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Anti-emperyalist çikolatadan nişan çikolatasına

Değerli bir çevirmen de olan tarihçi Saadet Özen’in titiz araştırmaları sonucu kaleme aldığı “Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi” kitabı, II. Abdülhamid döneminde hayatımızdaki yerini sağlamlaştıran bu sihirli yiyecekle olan haz dolu ilişkimizi ele alıyor.

Çikolata bu topraklara ne zaman, nasıl girmiş? Keşfi zaman mı almış?

Çikolatanın en eski izi 17. yüzyıla ait. İtalyan bir seyyah yanında çikolatayla geliyor, İzmir’de bir ağaya ikram ediyor, ağa çok büyük bir tepki gösteriyor, yani hiç beğenmiyor. Çikolatanın dünyadaki tarihi hakkında araştırma yapanların önyargılı bir yaklaşımı var: Yakındoğu’da çikolata hiçbir zaman tam olarak kabul görmemiştir, diyorlar. Bu tabii yeterince araştırma olmamasından kaynaklanan, içinde tarih yazımı açısından önyargılar da barındıran bir anlayış. Onlar bu olayı kendi düşüncelerine kanıt olarak sunuyorlar. Ne var ki Avrupa tarihinde de çikolata bir anda kabullenilmiş bir şey değil. Sınanmış, yeni reçetelerle denenmiş, sağlığa etkileri üzerinde düşünülmüş, başta İspanyollar olmak üzere bazı milletler diğerlerinden daha önce kabul etmiş vb. Hatta bu İzmir meselesinin yaşandığı sıralarda Fransa’da asilzadeler büyük bir bocalama içinde: Çikolatayı bir seviyorlar, bir sevmiyorlar, çünkü kanaat önderlerinden biri kalkıp “kadınlara kötü gelir, çok çikolata içenin şeytan gibi kara çocuğu olur” (çikolata içersen kararırsın gibi) demiş oluyor. Öte yandan aynı kaynakta geçen -ve araştırmacıların bugüne kadar atladığı- bir ayrıntı var. Bu İtalyan seyyah Kudüs’te bir manastırı ziyaret ettiğinde din adamları yolluk olarak ona çikolata hediye ediyorlar.

ÖNCE DİN ADAMLARI
Yani Careri’nin gelişinden önce çikolata var, bir dağıtım ağı da var. Avrupa’da da Katolik manastırlar çikolatanın tüketildiği yerler ve onlarla sürekli bağlantı içindeki Osmanlı topraklarındaki din adamlarının çikolatayı diğer topluluklardan daha önce tüketmiş olduğu anlaşılıyor. Hatta belki iletişim içinde oldukları başka gruplara da vermişlerdir, özellikle şifalı özelliklerinden dolayı. Şimdilik buna dair bir belgemiz yok. Bir çikolata piyasasının gerçek anlamda şekillenmesi on dokuzuncu yüzyıla tekabül ediyor. Refik Halit, Sermet Muhtar o dönemde gelen Gala - Peter, Nestle, Tobler çikolatalarını hatırlıyorlar. Esasen bu dönemde çikolata bambaşka bir görüntüyle, mamul bir mal, bir “Frenk yiyeceği” olarak geliyor ve herhangi bir kültürel itirazla karşılanmadan adım adım yaygınlaşıyor. Büyük ihtimalle 1850’lerden itibaren (Kırım Harbi bu anlamda belirleyicidir) saraya da girmiş olmalı, ama bunu kesin olarak II. Abdülhamid dönemi için söyleyebiliriz.



MODERN HÜKÜMDAR
Çikolatanın burada tutunması II. Abdülhamid dönemine rastlıyor. Yani paronayaları, baskıcı rejimi ve polisiye roman tutkusu ile tanınan Abdülhamid’in. Çikolata onu nasıl etkilemiş?


Sultan II. Abdülhamid bence her haliyle modern bir hükümdar: Merkezi yapıyı kuvvetlendirmeye önem veren, baskıcı, aynı zamanda modern tüketim alışkanlıklarına sahip, teknoloji meraklısı. Modern deyince nedense baskıcı olmaması lazım gibi geliyor ama bu doğru değil. Ya da modern deyince örneğin dindar olamazmış gibi düşünülüyor ama bu da elbette doğru değil. Çikolata meselesinde, Sultan II. Abdülhamid’in Bourdon gibi, Beyoğlu’nda çikolata satan şekercibaşıları var. Derken 1908’de Nestle bu unvan için başvuruda bulunuyor. Bu da bir uluslararası ticaret hikayesi aslında. Nestle 1875’ten beri İstanbul piyasasında, ama 1907’ye kadar süt ürünleri pazarlıyor. 1904’te çikolata işine giriyor (sütlü çikolataların patlama yapmasından sonra, süt alanındaki tecrübesinden istifade ederek). Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren ilk uluslararası şirketlerden biri. O geldiğinde Osmanlı çikolata piyasasında Menier, Felix Potin, Compagnie Coloniale gibi güçlü ve 1850’lerden beri Osmanlı müşterisinin aşina olduğu Fransız markaları var. 1900’lerde bunlara Tobler (evet, bildiğimiz Toblerone Osmanlı döneminde vardı), Suchard gibi İsviçre markaları eklenmiş. Nestle çikolata piyasasına daha geç giriyor ama anlaşılan aldığı “saray-ı hümayun müteahhidi” unvanının da yardımıyla yerini çabuk sağlamlaştırmış. Bunu çocuk dergilerindeki bazı hikayelere bile girmesinden anlıyoruz. Tabii örneğin Servet-i Fünun’a yirmi dört sayfa özel Nestle eki yaptırmayı da içeren (aynısını bazı Ermenice ve Rumca yayınlarda da yapıyor), güçlü reklam stratejilerinin de etkisi var. Sultan II. Abdülhamid bu uluslararası şirkete talep ettiği unvanı veriyor, ama kendisi çikolata yiyor muydu, bilmiyorum, o konuda bir şeye rastlamadım. Daha sonra Veliaht Abdülmecid’in (son halife) masraf defterlerinde kendisinin ve kızının çikolata masrafları var. Esasen çikolatanın sarayda sevilmemiş olması için hiçbir sebep yok, modern bir tüketim nesnesi olarak -daha pek çok nesneyle beraber- sarayda tüketilmiş olmalı.

Bu dönem aynı zamanda Meşrutiyet’in ve İttihat ve Terakki’nin de yılları. Çikolata bu siyasi değişimlerden etkileniyor mu?

İttihat ve Terakki’nin iktidarda olduğu dönemde yükselen milliyetçilik bazı gıda maddelerine de sirayet etmiş. Mesela yabancı sütlerin tüketilmemesi için kampanyalar görüyoruz, çünkü kutu sütün -anne sütüne bir alternatif oluşturduğunu da düşünürsek- birtakım manevi anlamları da var. Esasen çikolatanın Osmanlı döneminde bu tür bir itirazla karşılaştığını hiç görmedim. Bir Frenk yiyeceği, ama zararsız, üstün teknoloji ürünü, Batı’nın iyi tarafı diyelim. Masum anlamlarla yüklü, sağlık veren, çocukları sevindiren bir gıda. Selim Sırrı, Mehmet Fetgari gibi modernist beden terbiyecilerinin makalelerini yayınlayan çocuk dergilerinde sabahları çikolata içen çocuk karikatürleri, içinde Nestle geçen ibretlik hikâyeler var. Öte yandan bazı yemek kitaplarında “Türk tatlıları” başlığı altında örneğin “çikolatalı helva” ya da “çikolatalı akide” tarifi veriliyor. Frenk kimliği taşıyan, ama itirazla karşılaşmadan bir yönüyle yerelleşmiş bir şey. Milliyetçi fikirlerin çikolata piyasasındaki esas etkisi Birinci Dünya Savaşı sırasında ve arkasından Cumhuriyet döneminde ortaya çıkıyor. 1918’de yabancı mallara, yer yer gayr-ı Müslimlerin işletmelerine uygulanan boykotlar sırasında kurulan, bir Müslüman’ın sahibi olduğu “Zafer Çikolatası” var mesela. Ürünün kendisine itiraz yok, ithal malına itiraz yavaş yavaş başlıyor.



Çikolata Latin Amerika kökenli ama ona bugünkü şeklini veren Avrupa. Biz neler katmışız ona? Çikolatanın bir milli yanı var mı?

Cumhuriyet’ten sonra yabancı şirketlerden alınan vergilerin yükseltilmesiyle ithalat 30’larda tamamen bitiyor -Cumhuriyet’in yerli üretimi teşvik eden politikalarından dolayı-, yerini “milli çikolata” söylemini sürekli öne çıkaran yerli üreticiler alıyor. Çelişkili bir durum: bütün hammadde (ambalaj kâğıdı bile) ithal,hammadde burada, yerli üretici tarafından işlendiği için “milli”. Hatta ilginçtir, Nestle 1927’de İstanbul’da fabrika kurarak burada kalan tek yabancı marka ve o da bazı Yerli Malı sergilerinde “Yerli Malı Kullan!” sloganını kullanıyor. 1960’larda, yer yer “çikolatanın hammaddesi yabandan gelir, o yüzden zararlıdır, onun yerinde incir, üzüm tüket!” minvalinde anti-emperyalist görüntüde, milliyetçiliğin üzerinde yükselen söylemlere de rastlıyoruz, pek etkili olmuşlar gibi görünmüyor. Çünkü o esnada çikolata, Avrupai yaşam tarzının nişanelerinden biri olarak -ama “milli çikolata” sıfatıyla - düğün, nişan, bayram gelenekleri arasına girmiş durumda. Çikolatanın yerelleşmesi derken, mesela çikolata akideyi ya da helvayı bir yerelleştirme çabası sayabiliriz. Bir de tabii fıstık var. Fıstık Cumhuriyet’ten sonra teşvik edilen yerel ürünlerden biri. Nestle 1930’larda Avrupa’da Damak, Kaimak, Pacha gibi fıstık, duble süt vb. kullanılan, bir bakıma buradan öğrendiklerini pazarladığı ürünlerini piyasaya sürüyor. O dönem bizde de fıstıklı, üzümlü, bademli çikolatalar yapılıyor, bunlar da yine çikolatanın yerelleşmesinin örnekleri. Bence en net örnek, bugün Amerikan piyasasında da pazarlanan Damak benzeri çikolatalar. Kaldı ki anılardan, Antep tarafında vaktiyle çikolata hamurunu suyla kaynatarak, içine fıstık ezmesi katarak bir içecek yapıldığını anlıyoruz, ama bunu bugün hatırlayan kimseye rastlamadım.


Bu topraklar her daim yasaklarla sınanmış. Çikolata gibi büyük bir haz yiyeceği hiç yasaklarla karşılaşmış mı?

Çikolata değil ama reklamları böyle yasaklarla karşılaşmış. Bunu Osmanlı devrinde de Cumhuriyet sonrasında da görüyoruz. Çikolataların içine konulan küçük reklam kartları var. Bunlar çok büyük rağbet görüyor, denetlenmesi de çok zor, çünkü kaç çikolata varsa o kadar da kart var. Mesela Sultan Abdülhamid döneminde, 1905-1906’da Moriondo & Gariglio diye bir İtalyan markasının kartlarını yasaklamaya çalışıyorlar, çünkü üzerlerinde “timsah” ve “peygamber” (prophete) kelimeleri var. Bunu “peygambere timsah diyorlar,” diye algılamışlar. Gerçi sonunda Maarif’tekiler sözlüğü bakara prophete’in aynı zamanda kâhin demek olduğunu çözüyorlar, ama gümrük idaresi tatmin olmuyor. Çikolataları toplatmaya kalkışıyorlar. Bu sefer sefaretler itiraza başlıyor, serbest ticaret anlaşmalarından dolayı meta dolaşımına engel olmak zor. Bunun üzerine müthiş bir çözüm buluyorlar. Memurlar şekercileri, pastacıları, mağazaları dolaşacak, bu çikolataları bulup kâğıdını açacak, içindeki kartın üzerindeki timsahı bir güzel boyayacaklar! Böylece çikolatalar toplatılmış olmayacak. Arşivdeki belgeler bu kadarını söylüyor, kim bilir daha neler olmuştur. Cumhuriyet’ten sonra da örnekler var tabii. Mesela bir muhbir vatandaş bir çikolata firmasının “ülkeler serisi” adıyla yayınladığı kartlardan birinde orak-çekiç gördüğünü ihbar ediyor. Matbaa basılmış, kartlar toplatılmış, firma sahibi tevkif edilmiş. Fakat asıl mesele bu kartlar bir tür sosyal medya. Kolluk kuvveti ya da kanun müdahale edene kadar zaten binlercesi dağılmış oluyor genellikle, tabii üzerindeki sakıncalı görülen resim ya da mesajla birlikte. Geleneksel basından farklı olarak belli merkezlerle sınırlı değil, kontrol edilmesi son derece zor.


Çikolata hem haz hem de bir statü yiyeceği... Evrimi nasıl olmuş? Neler yaşamış?

Çikolata baştan beri hem lezzeti, hem şifasıyla bilinen bir şey. Ancak bazı özellikleri zaman zaman daha fazla ön plana çıkarılıyor. Mesela 19. yüzyılda Osmanlı piyasasında lezzetinden çok “çocuklarınıza, bünyesi zayıf kadınlara sağlık verir” sloganı ön planda. Bir işlev yükleniyor yani, belki az bilinen bir ürüne müşteri kazandırmak için iyi bir yöntem. Cumhuriyet’ten sonra Avrupai yaşam tarzıyla bütünleştirildiğini net olarak görüyoruz: Bu çikolata akşamları kitap okuyan, Boğaz’da tenezzühlere çıkan, tango yapan kadınlar ve ağzının tadını bilen erkekler içindir, söylemi reklamlarda birebir var. Sağlık teması hiçbir zaman ortadan kalkmasa da giderek lezzetin, zevkin başlı başına pazarlanabilir bir tüketim nesnesine dönüştüğünü görüyoruz.

Bu haliyle düğün, nişan, bayram gibi özel günlerin bir nişanesine de dönüyor, hatta işte o zaman lokum, akide gibi geleneksel şekerlemelere bir alternatif oluşturmaya da başlıyor. Bu arada Cumhuriyet’ten sonra çikolatanın -hammadde ithalatındaki zorluklardan ve genel ekonomik ortamdan dolayı- özellikle büyük şehirler dışında az bulunan bir nesne olmasının manevi kıymetini artırdığını düşünüyorum. Özel güne, fedakârlık yaparak edinilen, sahibinin bu olanağa sahip olduğunu, aynı zamanda belli bir yaşam tarzının takipçisi olduğunu hatırlatan özel bir yiyecek. Bu anlamda bir fantezi nesnesi.

KADINLAR ÇİKOLATAYI DAHA ÇOK SEVER

Osmanlı saray kadınları arasında bir tek Veliaht Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Sultan’ın masraf kayıtlarında çikolataya rastlıyoruz, ama bu tabii başkalarının yemediğini göstermez.
Aynı şekilde sarayda bulamadığımız kayıtlarda çeşitli nedenlerle tüketilmişse bundan da haberimiz yok. Net olarak Sultan II. Abdülhamid devrinden itibaren saray kadınları düzenli olarak tedarik edebilmiş olmalı, diyebiliriz. Cumhuriyet’ten sonra kadınlar çikolata reklamlarında çok kullanılan figürler, öncelikle -Osmanlı devrinde rastlamadığımız şekilde- çikolatayı belli bir yaşam tarzıyla, Avrupai hayatla ilişkilendirmek için kullanılıyorlar. Tuhaf gelebilir ama, bizde “kadınlar çikolatayı daha çok sever” gibi bir vurgu çok yeni, 1990’lara tekabül ediyor. Ondan önce çikolata ev hanımının misafire tuttuğu değerli bir şey, çocuklara alınan bir şey. Belki edinilmesi zor olduğu için. 1950’lerde kadına çikolata hediye eden erkek figürlü reklamlar yavaş yavaş başlıyor. Nihayet 1990’larda çikolataya ruhunu teslim etmeye hazır kadınlar reklamlarda zuhur ediyor. Erotik çağrışımlarla yüklü bu kadın, 1920’lerde Avrupa’da bazı reklamlarda vardır, ama dönemin koşullarını düşünürsek bizde niye kullanılmadığını anlamak zor değil. Bu temanın bir alıcısının olması lazım: haz duymaktan utanmayan, haz duyduğunu saklama ihtiyacı duymayan, bağımsız kadınlar. Çikolata üreticileri demek ki bizde bu kadınların 1990’larda çıktığını düşünmüşler. Ondan beri giderek yayılan bir “kadınlar çikolatayı daha çok sever” söylemi mevcut. Söylene söylene inanmayan da inanır oldu haliyle.

Ama erkeklerin da çikolatayı gayet sevdiğine tarihten bir örnek vereyim: 17. yüzyılda Meksika’da bir papaz, ayin sırasında çikolata içilmesini yasaklıyor. Ayine katılan erkekler bir olup adamı öldürüyorlar. Demek ki çikolatayla baştan çıkmak kadınların yazgısı, tabiatında olan bir şey değil.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163