VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Aralık 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Arayış insanı terbiye eder
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Arayış insanı terbiye eder

Tarık Tufan, “Şanzelize Düğün Salonu” isimli romanında şeyh babasını kaybeden bir gencin âşık olarak dergahını geride bırakmasını ve bir arayışa düşmesini konu alıyor.

BARIŞ EMRAH



"Şanzelize Düğün Salonu” İstanbul’un eski dergahlarından birinin şeyhinin oğlunun bir aşka düşmesinin ardından dergahı, inandıklarını geride bırakması üzerine kurulu. Bu durumda romanınız bir kendini “kaybediş“ hikayesi mi yoksa kendini “arayış“ hikayesi mi?

Kendini kaybetmek ve kendini aramak arasında mutlak ayrımlar yapmak çok kolay değil. Hayatın içinde ikisi arasında savrulup duruyoruz. Kaybetmediğin bir şeyi aramak veya bulmak mümkün değil. Kaybettiğini fark etmediğin şeyi de aramaktan söz edemeyiz. İnsan kaybettiğini arar. Romanın adı anılmayan kahramanı da bir şeyi kaybediyor ve kaybettiği şey varoluşunun en derin parçalarından biri. Aradıkça uzaklaşmak ve nihayetinde geri dönüş yolunu kaybetmek de var. Ama arayışın kendisi anlamlı. İnsan her an bu çetin uğraşının ortasındadır. “Neyi kaybettim?” diye soran herkes kaçınılmaz olarak yola düşer. Yol, arayış insanı terbiye eder. En zoru da kendinle arana giren mesafeyi fark edememek. “Şanzelize Düğün Salonu”nun kahramanının içine düştüğü de durum tam da bu; varoluşuna dayanak olan duvarların bir bir yıkılması.

MÜRİT- MÜRŞİT İLİŞKİSİ

Tüm kendini sorgulama, kaçma hikayelerinin arka planında ise annesiz bir gencin babasını da yitirmesinin dramı, bunun yarattığı boşluk var. Ne dersiniz insan ebeveynini yitirdiğinde mi büyümeye başlar?

Kafka’nın, Atay’ın ve daha pek çok edebiyat insanının anne-babalarına dönük sözleri çok acıtıcı olabiliyor. Kadın veya erkeğin ebeveyniyle kurduğu ilişki hayatla kurmaya çalıştığımız tüm ilişkileri doğrudan ve derinden etkiliyor. Güven duygusu, merhamet arayışı gibi insanı kuşatan duygular oradaki ilişkilerle bir noktaya geliyor. Anneyi veya babayı kaybetmek her insan için kendine özel bir ruh hali ortaya çıkarıyor. Başkalarının kaybetme biçimine benzemiyor. Herkesin biricik tecrübesi. Yaşadıkları acı, kopuş, yalnızlık veya adına ne diyeceksek bütün o duygular herkeste farklılaşıyor. Roman karakterinin babasının şeyh olması kuşkusuz ilişki biçimine baba-oğul olmaktan başka mürit-mürşit ilişkisi gibi bambaşka haller ekliyor. Ama asıl kopuş duygusu annenin ölümüyle başlıyor. Buna büyümek mi diyelim emin değilim. Başka biri olmak diyebiliriz. O andan itibaren bambaşka biri olmak.

Romanın adı gerçekten ilginç. Hemen dikkat çekiyor ve akılda kalıyor. Nasıl ortaya çıktı?

Türkiye’de Şanzeli adı konmuş epeyce bir mekan var. Sanırım gösterişli, kaliteli, yüksek düzeyli olduğu hissini verebilmek için Şanzelize adını koyuyorlar. Ancak bu mekanların niteliği çok da düşünüldüğü gibi olmamış. Şanzelize bir anlamda Türkçeleşmiş. Yeni bir anlama kavuşmuş. Benim de çok hoşuma gidiyor doğrusu. Bu ülkenin alt kültür kavramlarından biri olarak düşünüyorum. Romanda bir düğün salonu vardı. Adını böyle koyduk.

Hikaye nasıl oluştu? Baştan beri “şöyle bir roman yazmak istiyorum” mu diyordunuz, yoksa yazdıkça mı şekillendi?

Hikaye aslında bir cümleyle başladı. Romanın ilk cümlesi : “Şeyh babamın vefatından hemen sonra, yeni şeyhin kim olacağını görebilmek için rüyayı bekleyen dervişler, rüyalarında aynı gece, aynı kişiyi görüp vaziyetin mahiyetini anlayabilmek için sabahın erken saatlerinde kapımı çaldıklarında, gece boyunca vücudumun her zerresine sirayet etmiş şarabın etkisinden henüz kurtulamamıştım.” Çok uzun zaman bu cümlenin başında kıvranıp durdum. Romanın dünyası, karakterleri çok kolay değildi. Başlangıçta çok ağır ilerledi. Sonra bir an geldi, bunu tanımlamak çok zor, bir an geldi ve karakterler kendi olay örgüsünü kendileri kurmaya başladılar. Ete kemiğe büründüler.


HER ŞEY AŞKTIR, AŞKTANDIR

Aşk, gerçeklerle baş edemediğimizde sığındığımız bir tutsaklık hatta kaçış mıdır?

Bu soruyu şöyle gösterişli kelimelerle uzun uzadıya cevaplayabilmeyi çok isterdim ama becerebileceğimi sanmıyorum. Üzerine bu kadar konuşulduğu halde fikir sahibi olamadığımız şeyler var; ölüm gibi, aşk gibi. Bu haller konuşularak yaşanabilecek haller değil. Tutsaklık mıdır, aşk? Evet. Kaçış mıdır, aşk? Evet. Bir özgürleşme biçimi midir bir yandan? Evet. Bir yakalanma biçimi midir? O da evet. Ama aynı anda hepsine hayır da diyebiliriz. Zamanın ruhuyla bu kavramlarının içini türlü türlü şeylerle dolduruyoruz.

Endüstriye dahil etmenin, ticarileştirmenin, pazarlanabilir hale dönüştürmenin yolu bu. Nihayetinde her şey aşktır, her şey aşktandır. Mesele bizim aşka yetecek bir kalbimizin olup olmadığıdır.

Paylaş