VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
08 Şubat 2014 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Asıl babamız Angelacoma
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Asıl babamız Angelacoma

Angelacoma, İnegöl'ün eski, Bizans'taki adı. Cemil Kavukçu çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği İnegöl'ü eski adıyla anarak, kasabaların insan ruhunu boğan, hayata geçit tanımayan duvarlarının akıl almaz yaşına ve sınır tanımazlığına işaret ediyor.

M.CAN AŞLAR


Ferit Edgü, sonradan yazıya döktüğü düşlerinden birinde bütün bedeninin sözcüklerle kaplı olduğunu görür ve bu imgenin Jean Genet'yi çıldırtacağını düşünür.
İşte, sanki tam da bu imgeyle insanı zevkten delirtmek için bir kitap yayınlandı geçen ay: Cemil Kavukçu'nun "Angelacoma'nın Duvarları" adlı otobiyografik anlatısı.
Kitabı bitirdiğinizde, sözcük sözcük dağılıp cümle cümle bütünlendiğinizi; kederi heceleye heceleye sökerken tepeden tırnağa, hatta hücrelerinize kadar dile kestiğinizi; bir kerede söylemek gerekirse, ay ya da güneş gibi, gerçek bir edebiyat tutulmasından geçtiğinizi fark ediyorsunuz.

İBLİSİN SINIR SÜSÜ
Angelacoma, İnegöl'ün eski, Bizans'taki adı. Cemil Kavukçu'nun, çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği İnegöl'ü bu adla anışının başka nedenleri de vardır tabii ama anlatının İnegöl'ü tekilden çoğula aşıp, bütün kasabalara açılması belirleyici nedenlerden biri sayılmalı.
Ama bu, yine de eksik bir saptama. Çünkü Kavukçu, kasaba denen iblisin kişilere biçtiği korkunç kederi betimledikçe, o kederin kasabaların duvarlarının ardında kalmadığını, hiç kasaba yüzü görmemiş olanları da sarıp kuşattığını duyuyorsunuz iliklerinizde. Kasaba duvarlarının, kasaba dışındakiler için sadece bir aldatmaca olduğunu seziyorsunuz. Duvarlar kentlere geçit vermez setler çekerken, kasabalarla kentleri birbirinden ayırma işleviyle yetinmiyorlar belki de! Sadece kasabalıların karşısına örülmüyor o duvarlar; aynı zamanda kentlilerin de karşısına kuruluyor; çünkü özünde, kent'e karşı örülüyor. Kendisine sınır duvarları süsü vererek, aslında her iki tarafta da imparatorluğunu kuruyor iblis. Belki de İnegöl, iblisin akıl almaz yaşı ve sınır tanımazlığı kadar, onun bu türden hilelerini duyurmak için de Angelacoma oluyor. Kavukçu ise, bu iblisçe imparatorluğun duvarlarını, taşlarından kemerine, her iki taraftakiler de için de satır satır yıkmaya girişiyor. İblisin kök hücrelerimize, genetik haritalarımıza yerleşmiş o uzun elini yakalıyor ve kıvırıp bükerek, çıtır çıtır kırıyor.

BABAM YÜZÜNDEN
Bu anlatıyı bir yazarın yapıtlarının ve yapıtlarındaki kişilerin izini sürmek için okumayı önermek, kitabı hiç hak etmediği bir yere konumlandırmaya çalışmak olur. Duvar yıkıcı bir kitabı okuyacak gözlere, duvarın oyununa gelerek, perde indirmek olur. Neyse ki bu mümkün değil; bire bir ilişkiye girdiğiniz andan itibaren, anlatının kendisi bu tür okuma önerilerinin ve açılarının hepsini tek tek kusuyor.
Örneğin şu pasajda:
"Cemil'in babasının sanayide masa, sandalye ürettiği küçük çaplı bir işliği vardı. Yaz tatilinde onun yanında çalışmaktan nefret ediyordu. Üstelik saçından giyimine kadar her şeyine karışıyordu babası. Gençlerin saçını kızlar gibi uzattığı, geniş paçalı dar pantolonlar giydiği, rock müzik dinlediği, kuşak çatışmasının sertleştiği isyankâr bir dönemdi. Bunun rüzgârı kasabamıza kadar ulaşmıştı. Özeniyorduk, onlar gibi olmak istiyorduk. (…) Babası onu anlamıyordu. Aralarında kırıcı tartışmalar geçmese bile, bakışları ve suskunluğu karşısında ezildiğini söylüyordu. İşyerinde ise çok sinirliymiş babası, tam bir barut fıçısı."
"Okuldan kaçtığımız bir gün bana bir sır vereceğini söylemişti. Hava soğuktu. Günler önce yağan kar yerden kalkmamıştı. Meyhaneye gidelim, demişti. Birden ürkmüştüm. Meyhane? Okul saatinde… Bir gören olursa… Babamın kulağına giderse… Ama o 'Meyhaneye gidelim,' demişti. Çok önemli bir şey anlatacaktı. (…)"
"Büyük sırrı ölümle ilgiliydi. Gözlerimin içine bakarak 'Ben ölmeyi denedim, ama korktum…' demişti. Bir kutu hap içmiş, sonra da korkup arkadaşı Necdet'e söylemiş. Hemen hastaneye kaldırıp midesini yıkamışlar."
"Çok şaşırmıştım. Bir ay kadar önce olmuş bu olay.
"Neden? demiştim.
"Babam yüzünden, demişti."
Bu kadar. Bu kadar yalın bir pasaj.
Peki Cemil'in kim olduğunu biliyor muyuz? Ya da babasının? İhtiyacımız var mı buna? Hayır. Ve buna rağmen çok tanıdıklar, değil mi? Üstelik, kendi babamızla ilişkimiz Cemil'inkinden çok farklı bile olsa, tanıdıklar. O halde, Cemil kim, babası kim, kendi babamız Cemil'in babası gibi miydi; bunların önemi yok artık. İşte, tam da böyle bakmayı denersek, iblisin girdiği kılıkları ayırt etmeye başlayıp, asıl babamızı görürüz: Angelacoma'yı.

SURATINA SURATINA
Babamızı bir kere gördükten sonra, gerisi çorap söküğü gibi gelir artık. Tek tek seçeriz oyunlarını. Örneğin, kasabaya kurduğu yetişkinlere özel panayırlarda cinselliğimizi hangi yollardan budamaya kalkıştığını seyrederiz: "Yarısı balık yarısı insan çıplak kızlar su dolu cam havuzlarda yüzüyor, uzatılan yiyecekleri alıyor ve gülümsüyorlarmış kendilerini hayretle izleyenlere. Tek bir sözcük bile çıkmıyormuş ağızlarından, çünkü konuşmayı bilmiyorlarmış. Kuş sesiyle inleme arası tuhaf sesler çıkıyormuş boyalı dudaklarının arasından. Hint Okyanusu'nda bir balıkçının ağlarına tesadüfen takıldıklarını söylemişti Ali Abi. Ama oradan buraya nasıl geldiklerini bilen yoktu. Deniz kızını gördükten sonra helaya gidip otuz bir çeken çocukların da olduğunu söylemişti Ali Abi. Çok günahmış, çünkü onlar birer hilkat garabetleriymiş."
Peki ya dinmez yalnızlığımız, yorgunluğumuz, mutsuzluğumuz? Hıçkırıklarımız ve kahkahalarımız? Ya da kötülüğümüz ve iyiliğimiz? Erkekliğimiz ve kadınlığımız? Kaybedişlerimiz, düşüşlerimiz, yükselişlerimiz? Tutulup kalışlarımız, paralanışlarımız ya da vazgeçişlerimiz? Aşklarımız ve ayrılıklarımız? Yaşamın başka yerde olduğunu bile bile kıstırılıp kalışlarımız? Bunlar da o duvarın eseri değil mi? Elbette. Hepsi. Hatta çizgi romanlardan soba çıtırtılarına ve üfleyerek söndürülen mumların fitilinden salınarak yükselen duman kokusuna, hepsi o duvarda ve bu kitapta.
Cemil Kavukçu, evet artık aşmışlıkla, merhametle ve hatta kırık bir aşkla çıkıyor o iblisin (duvarın) karşısına. Ama suratına en çok ve nihayet, edebiyatla tükürüyor.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam