VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2012 Salı | Anasayfa > Haberler > Aşk acısı bu kadar güzel anlatılmamalı...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aşk acısı bu kadar güzel anlatılmamalı...

Geçtiğimiz ay açılan “Masumiyet Müzesi”nin hem hikayesini anlatan hem de kataloğu olan “Şeylerin Masumiyeti” kitabından bazı bölümleri sizin için seçtik:

Aşk Acısının Anatomik Yerleşimi

1. Acının en yoğun olduğu başlangıç.
2. Acı güçlendiği vakit göğüs ve mide arasındaki boşluğa hemen yayılır. O zaman gövdenin sol kısmında kalmaz, sağa da geçer.
3. Sanki içinize bir tornavida ya da kızgın demir sokulmuş, içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırsınız.
4. Sanki mideden başlayarak bütün karında keskin asitli sıvılar birikir.
5. Sanki yakıcı ve yapışkan denizyıldızları iç organlarımıza yapışır.
6. Kıskançlık acısı zihinde başlar ve kısa zamanda midedeki acıyı tetikleyerek âşığı yıkıma sürükler.
7. Bazen göbekte, tam göbek çukurunun etrafında sanki bir yıldız şeklinde birikir ve asitle sert bir sıvı gibi boğaza, ağza dolup aşığı boğup öldürecekmiş gibi korkutur.
8. Şiddetlendikçe hacmi genişleyerek artan acı alına, enseye, sırta, hayallere, her yere vurur, aşığı boğar gibi sıkıştırır.
9. En zayıfladığı zamanlarda bile bir türlü tam kapanamayan bir musluktan damlayan damlalar gibi aşk acısının kana karıştığı hissedilir.
10. Daha içe dönük ve kısa olan pişmanlık acısı bacakların arka kısmına ve ciğerlere vurur, tuhaf bir şekilde aşığın gücünü tüketir.
11. Göbekten, boğazdan, ağızdan, bütün gövdeyi zonklatır, aşığı inletir.

Fuaye Lokantası

Fuaye, kısa zamanda Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı gibi semtlerde yaşayan sınırlı sayıda zenginin (gazetelerin alaycı dedikodu sütunlarının alaycı diliyle söylersek “sosyetenin”) en çok sevdiği Avrupa tarzı lokantalarından biri oldu. Müşterilerine bir Avrupa şehrinde oldukları izlenimini altını çok çizmeden vermek isteyen bu lokantalara Ambassador, Majestik, gibi Batılı ve iddialı adlar yerine, Batı’nın kenarında, İstanbul’da olduğumuzu hatırlatan Kulis, Merdiven ve Fuaye gibi adlar verilirdi. Daha sonraki kuşak yeni zenginlerin gösterişli mekanlarda anneannelerimizin pişirdiği yemekleri tercih etmeleriyle, gelenek ve gösterişi birleştiren Hanedan, Hünkar, Paşa ve Vezir gibi pek çok yer açıldı ve Fuaye unutulup gitti.

Uzak akrabalar

Televizyon seyreden babam bizi dinlemediği için annem Atatürk’le aynı yıl doğan ve yıllar sonra buradaki fotoğrafların ilkinde görüldüğü gibi Cumhuriyet’in kurucusuyla aynı ilkokula, Şemsi Efendi Mektebi’ne giden babasının (yani dedem Ethem Kemal’in) anneannemle evlenmeden yıllar önce, daha yirmi üç yaşına bile varmadan, alelacele evlendiği bir ilk karısı olduğunu ballandırarak anlattı. Boşnak kökenli bu zavallı kızcağızın (yani Füsun’un anneannesinin annesinin) Balkan Harbi sırasında, Edirne boşaltılırken öldüğünü söyledi. Bu zavallı kadın, dedem Ethem Kemal’den çocuk doğurmamıştı; ama ondan önce, annemin deyişiyle ‘çocuk yaşta’ evlendiği fakir bir şeyhten Mİhriver adlı bir kızı olmuştu.

Eve gelen terziler

ve gelen ve dikiş makinesinin başında oturan terzi, (...) kendine güvenen iyimser bir uzun mesafe koşucusu izlenimi uyandırırdı bende. Bütün sökükler dikilmeli, bütün dikişlerin üzerinden geçilmeli, akşama kadar bütün işler ve yeni elbiseler bitirilmeliydi. Çocukluğumun İstanbul’unda, özellikle 1964’ten önce ev ev gezen terzilerin çoğu Rum ya da Ermeni olurdu, ama kadınların başka evlere daha rahat girip çıkabildiği muhafazakar kenar mahallelerde, Füsun’un annesi gibi Müslüman kadınlar da ev ev gezip terzilik yapardı. Terzi geldiği gün etrafı Burda gibi dergilerden çıkarılmış elbise patronları , pelür kağıtlar, moda dergileri, iri terzi makasları ve renk renk kumaşlar ve makaralar kaplar; başka katlardan, evlerden teyzeler, halalar da hem seyredilip eğlenmeye hem de kendi küçük dikişlerini yaptırmaya gelirlerdi. Hem benim annemin hem de Kemal’in annesinin terzisi olan Madam Marika’nın dudaklarının kenarlarında her zaman beş-altı toplu iğne olur, bu biz çocukları korkuturdu. Madam Marika prova yaparken iğneleri dudağının kenarından çekip kumaşı işaretler, ağzı iğneyle doluyken hünerle konuşmayı sürdürür, yanında getirdiği Fransız moda dergisinden bir resim gösterip, “Yakayı böyle yapayım mı? “diye sorar, benzeri bir yakayı başka kime yaptığını anlatırken kimin kimle evleneceğini, en son dedikoduları da ekleyiverirdi. Kendi ailesinden, Atina’daki kızlarından, emekli kocasından söz etmeye başladığı zaman, İstanbul’un bütün ailelerinin, evlerinin birbirine benzediğini hissederdim ben.

Paylaş