VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > “Aşk bitince kış uykusu başlar”
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Aşk bitince kış uykusu başlar”

İtalya’da “Aşkın Kalemi” olarak adlandırılan Federico Moccia’nın yazdığı ve İtalyan gençliğinin kült kitabı haline gelen “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre” Türkçede yayınlandı.

Fügen Ünal Şen

Bu yazı gençlik zamanları uzakta kalanlar için biraz can sıkıcı olabilir, uyarıyorum. Ama genç okur, “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre”den söz eden satırlardan sonra, “Aaa tam da bizim hayatımızı anlatan kitapmış” diye neşelenecektir. Ben ilk cümledeki okurlar arasındayım ve o nedenle daha en başta Federico Moccia’ya sitemim olacak. Ama önce size bir sorum var sevgili okur: “Son Sardunyalar ” şarkısını bilir misiniz? Sezen’den. Hani uzakta kalan gençlik günlerini anıp, “Ah, ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık” der. İşte tam da o şarkıdaki duyguların kitabı “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre.” Genç, yalın, çılgın. Aşk ve şiddet içiçe. Ve fakat bu kadar değil elbette.
Kitabın yazarı Federico Moccia İtalya’da yaşamasaydı, birazdan okuyacağınız röportajı ben internet üzerinden değil de yüz yüze yapsaydım hiç evirip çevirmeden, “Bana bunu nasıl yaptınız Federico?”diye sorardım ve eklerdim: “Canımı
yaktınız.”

İhtimâl şaşırırdı ama olsun ben devam ederdim: “Satırlarınızdan sonra genç zamanlarımı özledim. Hüzünlendim.”

Öyle ya o yüreğimiz pır pır ederek okul kırdığımız günlerin üzerinden bir hayat geçti. Naz yaptığımız, surat astığımız, heyecanlarımızın da, sevdalarımızın da, öfkelerimizin de saniyeler içinde değiştiği, coşkulu, her şeyin içindeyken bir o kadar da dışında ve elbette tıpkı Moccia’nın tarif ettiği yerde; “Gökyüzünün Üç Metre Üzerinde” yaşadığımız yıllar tek kelimeyle muhteşemdi. (Buradaki ‘di’li geçmiş zamandır belli ki Moccia’ya sitemimin nedeni ve elbette onunla hiç alâkası yoktur.)

GENÇLERİN KÜLT KİTABI
İtalya’da “Aşkın kalemi” olarak anılan Moccia’yla sohbetimize başlamadan önce yayınlandığı andan itibaren bir kült eser olarak ilgi gören, filmi çekilip, müzikâl olarak sahnelenen “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre”nin sayfalarına dalalım. Kitap, 90’larda, lise çağlarındaki İtalyan gençlerini anlatıyor. Asi, coşkulu, duygulu, acemi, her şeyi bilen, korkak ve cesur gençleri...

Esas oğlan Step. Annesine duyduğu öfke nedeniyle saldırgan, kavgacı, asi bir genç. Çok iyi motosiklet kullanıyor, çok yakışıklı ve çok iyi dövüşüyor. Vurdumduymaz elbette. Çevresindeki bütün kızlar ona aşık ama o hiç de ona uymayan bir şey yapıp, sıkışıp “iyi aile kızı” kalan Babi’ye tutuluyor.. İki gönül bir olunca samanlık seyran oluyor ama bu herkesten gizli yaşanan coşkulu aşk, bir süre sonra Step’in serseriliklerinden usanan Babi’nin “Dayanamıyorum” demesiyle bitiyor.
Biz iki lise öğrencisinin aşklarının peşine takılmışken satırlarda sokak kavgaları, çeteleşmeler, soygunlar, ailelerin baskıları da eksik olmuyor tabii. Ama onlar öyle güzel ve saf bir aşk yaşıyorlar ki mutluluktan “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre” yüksekte hissediyorlar kendilerini.

KİTABINI YAYINLATAMADI
Moccia’nın hayatından izleri taşıyan kitabın yayınlanma öyküsü hayli ilginç: Yıl 1992’dir ve genç yazar Moccia o yılların gençliğinin motor yarışları ve partilerle, ümit, aşk, arkadaşlık, şiddet, isyan ve hayalkırıklıkları ile dolu günlerini anlatan kitabının kopyasını birçok yayınevine gönderir. Çoğundan ‘yayın tarzlarına uymadığı’ için ret cevabı alır. Ama o vazgeçmez ve kendi parasıyla 3 bin adet kopya bastırır. Moccia için yıldızın parladığı an da burasıdır zaten. Kopyalar çok kısa bir sürede tükenir. Kitabın kahramanı Babi ve Step, birçok gencin benzedikleri veya farklı oldukları için kendilerini yakın hissettikleri birer karakter olup çıkmıştır. Öyle ki basılı kopyalar bitince “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre” senelerce Romalı gençler arasında fotokopiyle çoğaltılarak, gerçek bir kült haline gelir. Kitap 2004"te bu kez Feltrinelli Yayınevi tarafından yayınlanıp yolculuğuna profesyonel olarak devam eder.

April Yayıncılık tarafından Türk okura sunulan “Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre” Moccia’nın beş kitabının ilki. Önümüzdeki günlerde serinin devamı olan “İstediğim Sensin” de yayınlanacak.

Aşağıdaki satırlarda kitabı Türkçe yayınlandığı için büyük bir mutluluk duyduğunu söyleyen ve “Türkiye çok sevdiğim bir ülke. Kapadokya ve İstanbul’a bir seyahat yaptım geçenlerde. Hem yazar, hem de bir gezgin olarak güzel anılarla döndüm. Romanlarımda Akdeniz kültürüne dair bir söz söyleyecek olduğumda bir anda aklıma Türkiye’nin kokusu ve renkleri geliyor, İstanbul beni bir yazar olarak çok besledi diyebilirim” diyen Moccia’nın VATAN KİTAP okurları için verdiği yanıtları bulacaksınız.

Federico Moccia, sizinle aynı yaştayız... Genç zamanlarımı zaman zaman hatırlayamıyorum bile. Hatırladıklarımı da hep hasretle anıyorum. Bu kitap kendi gençliğinize duyulan bir özlemi de yansıtıyor mu?
"Gökyüzünün Üzerinde Üç Metre" kitabına ben de ara ara dönüyor ve tekrar okuyorum, her okuyuşumda da geçmişte yaşadığım duygular, aşklar, öfkeler ve ihanetleri yeniden hatırlıyorum. Sonra bir anda o dünyadan çıkıyor ve artık yaşadığım her şeyin geçmişte kaldığını hissediyorum, Federico o Federico değil artık, Step de öyle. Ancak o günlerimin, o Federico’nun bu kitapla ölümsüzleşmiş olması, o kitabın satırlarında yaşıyor olması, dahası her okurla bir kez daha hayat bulması beni mutlu ediyor. Sanırım kitabımın bu kadar büyük başarı kazanmasının arkasında da yatan bu. Kitap bir ayna gibi, artık bitmiş bir dönemi en baştan her okurla yeniden yaşama şansı veriyor.

Lise çağlarındaki delikanlı Moccia da kitap kahramanları gibi bir hayat sürdü mü? Örneğin kitabın esas oğlanı Step’le benzer yanlarınız var mı? Step asi, kavgacı ve motosiklet tutkunu...
Step’le kendimi karşılaştırdığımda aslında iki ayrı dünyanın insanları gibiyiz. 18 yaşımda haşarı, yumruklarıyla konuşan Step’ten çok, dayak yiyen Federico’ydum. Ancak Step’le önemli bir ortak noktamız var, motor yarışları ve motorsiklet aşkı.

AYRINTLAR PRENSİ
Demek siz de tutkunsunuz motora... Ne hissediyorsunuz motorsiklet kullanırken?

Motorsiklet kültürünü çok seviyorum, hatta her şeyden çok sevdiğimi bile rahatlıkla söyleyebilirim. Basit bir scooter bile size özgürlük ve istediğini istediğin an yapabilme lüksünü veriyor. Arabayla yolculuk fikrinden hoşlanmıyorum, sanki paketlenmiş ve trafiğe atılmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Oysa bir motorsikletle şehirden kaçabilir, deniz kıyısına gidebilir, tepelere tırmanabilirsiniz. Hiçbir şey motorumla bir tepeyi tırmanmak ve şehri tepeden izlemek kadar mutlu etmiyor beni. Yaşadığım dünyanın bir parçası olmayı seviyorum, ona saygı da duyuyorum ama istediğim an onu geride bırakabilmek özgürlüğünü hiçbir şeye değişmem.

Tamam motorsiklet Step ile sizin ortak tutkunuz. Ya duygusal olarak benzer yanınız yok mu?
Bir türlü aşamadığımız yalnızlık duygusu ve kimi zaman kendi duygularından çok başkalarının duygularını yaşıyor olma hissi diyebilirim.

Federico, kitabın daha ilk satırlarında okur “ayrıntı” bombardımanına tutuluyor. Her cümlede arka arkaya gelen detaylar... Ayrıntı kitaplarınızda bu kadar ön plandaysa günlük hayatınızda da öyledir diye düşünüyorum. Ne dersiniz?
Çok doğru. Detaylara çok önem veriyorum, detaylar daha iyi anlamamı ve böylece daha iyi yazmamı sağlıyor. Her şeye belirli bir mesafeden bakmayı seviyorum, ilk notlarımı böyle alıyorum, ardından da baktığım şeye gitgide yaklaşıp öykümü şekillendiriyorum. Sanırım detaycı tutumum hayatın her alanında etkili oluyor. Öykülerimdeki detayları kitabın sosuna, ya da baharatına benzetiyorum. Okurun farklı tatlar almasını ve hikâyeyi daha iyi yaşamalarını sağlıyor.

Bir de daha ilk sayfalarda birçok isimle karşılaşıyoruz. Bir isim curcunası... Step, Babi, Pallina, Marco, Daniela, Polo... Sonraki sayfalarda her biriyle “arkadaş” oluyoruz ve curcuna bir anda cıvıltıya dönüşüyor. Bu cıvıltıda gençliği mi saklamıştır yazar?
Kitabı böylesine dikkatli okumuş olmanız beni çok sevindirdi doğrusu. Kitaplarımda çok karakter kullanmayı seviyorum. Yazarla okuyucu arasında gidip gelen, birbirlerinden haber taşıyan haberciler olarak görüyorum kitaplarımdaki kahramanları. Bana göre, her okur kendisine bir arkadaş seçiyor kitaplardan ve ne kadar çok karakter olursa seçim şansımız da o kadar çok oluyor. Kitabın unutulmazlığı da ona göre şekilleniyor bence.

AŞK, RİSKE DAVET EDER
İnsan âşık olunca, gökyüzünün üç metre üzerine çıkıyorsa, aşkına karşılık bulamadığında nerede avunuyor? Böyle bir yer var mı sığınacak?
Bana göre bu biraz Araf’a benziyor aslında. Hayat sislidir, derinliklerine doğru ilerlersin, yaşıyorsundur ama düşük voltajda çalışır gibi. Elektriğe bağlısındır ama yeteri kadar güç yoktur ve sadece hayatta kalmaya devam edersin. Ama âşık olduğunda (karşılıksız olsa dahi) birden akım gelir ve bir anda aydınlanırsın. Aşk bizi rüyalara ve riskler almaya davet eder. Bazen farklı anlar olur. Bir aşkın bitmesi kış uykusuna yatmak gibidir, bazı hayvanların kışın yaşadıkları o anlar gibi. Fakat bu bazen çok uzun sürer. Tepki verilmesi gerekir, çabalamak ve zor anlarla başa çıkmak.

Kitabınızı basacak yayınevi bulamayıp siz bastırmışsınız? “Yok, beğenilmedi” diyerek bir köşeye atmak yerine inat etmişsiniz. Genel karakteriniz inatçı mıdır?
Her konuda, aşkta da, işte de, yazarlık serüvenimde de en iyiyi yapmaya özen göstermişimdir. İnatçı olmasam da kendimi önemsediğim şeye adamayı seviyorum, konu sevgilim de olabilir kitabım da, tavrım hep aynı.

Kitabınız yayınlandıktan sonra büyük başarı elde etti. Film, müzikâl... Kitabı basmayan yayınevlerinin kapısını çalıp “Ben size söylemiştim” demek geçti mi içinizden? Yaptınız mı bunu?
Her zaman ileriye bakmaya önem vermişimdir. Geçmiş geçmişte kalmalı. Kitabımı geri çeviren yayınevleri sanırım bunca başarıdan sonra yeterince pişmanlık duydu, bir de benim hatırlatma yapmama gerek yok.

Kitabı okurken “Dirty Dancing”, “Greace” gibi filmleri hatırladım. Hatta James Dean, kitabınızın kahramanı Step olup çıktı karşıma diyebilirim.. Bu benzetmeler bir yazarı rahatsız eder mi? Bu yönde bir eleştiri aldınız mı?
Sanırım hepimizin bir dönemde bir maço kahramanı oldu, benimki de “Cumartesi Gecesi Ateşi”ndeki John Travolta’ydı, Amerikan tarzı şakaları, hayat biçimi, kıyafetleri... Şimdi kendi ülkemdeki gençlerin Step’i kahramanları olarak görüyor olmaları beni mutlu ediyor, 21. yüzyılda artık Travolta’ya değil, kendi kültürlerinden gelen ve onlara çok daha yakın olan Step’e özeniyorlar.

HAYATTAN DAHA GERÇEK
Türk okurlar sizi tanımıyor henüz. Ya siz bir okur olarak Türk yazarları tanıyor musunuz?
Elif Şafak’ın kitaplarını yakından takip ediyorum, en son İtalya’da da büyük başarı kazanan “İstanbul Piçi” adlı kitabını okudum. Farklı kültürleri bir araya getiren kitapları seviyorum, Şafak özelinde de bir aile gizemini anlatış şekli beni çok etkiledi.

İlk kez bir kitabınız Türkçe yayınlanıyor. Sizi kimler okuyacak, Türk okurunun profili nedir bilginiz var mı?
Ne yazık ki Türk okuyucusunu tanımıyorum, ancak yakın zamanda Türkiye’ye gelmek ve okuyucularla birebir temasta bulunmak istiyorum.

Son olarak yazı tekniğinizi öğrenmek istiyorum. Kitaplarınızı yazarken dünyadan, hayattan, çevrenizden koparak mı yazarsınız? Yoksa daha çok hayatın içinde misiniz?
Yazar olarak dünyayla ve çevremle tüm bağlantılarımı kesip kitabımı öyle yazmak gibi bir eğilimim yok. Sanırım her kitap yazgısını da beraberinde getiriyor. Konu öylesine büyüyor ve hayaller öylesine gerçek oluyor ki, kitap hayattan daha gerçek görünmeye başlıyor. Böylece siz de farkında olmadan kitaptaki dünyada yaşamaya başlıyorsunuz. Zaman geçiyor ve bir gün elinize hayallerden örülmüş bir kitap geliyor, üzerinde sizin isminiz olan.

Paylaş