VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Mayıs 2010 Pazar | Anasayfa > Haberler > Aşk için öldürür müsünüz?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aşk için öldürür müsünüz?

Elimizde, şimdi, nihayet, son yirmi yılın en güzel romanı var: “Londra’da Bir Park.” Yazarı, Martin Amis.

Hamdi Koç

Martin Amis bizim okurun ezelden beri mukavemet ettiği, mümkün mertebe semtine sokmadığı bir roman geleneğinin, ironik romanın günümüzdeki en karakterli isimlerinden biri... Memleketi İngiltere’de her şeye itiraz eden bir haşarı çocuk, meşhur bir romancı babanın oğlu olarak belki biraz ayrıcalıklı bir yetenek... 80’li, 90’lı yıllarda kara camlı güneş gözlükleri ve uzun, dalgalı saçlarıyla bir rock star kadar popüler, aldığı avanslar dudak uçuklatan, ödüller almış, alamayınca olay olmuş, “Son romanlarıyla çaptan düştü” dedirtmiş ama her zaman kıskanılmış, feministleri sıkça kızdırmış, “reel politika” üzerine de kuvvetli görüşleri olan bir yazar; bir antifaşist, antikomünist ve elimizdeki romana bakarsak, antikapitalist. Türk olsaydı herhalde liboş derdik ama bize cevap verecek diye de ödümüz kopardı. Sağcı olduğunu düşünenler de var, bu arada. Umarım bir gün otobiyografisi (Experience) de çevrilir ve o dünyadaki popüler yazarlığın nasıl bir şey olduğu konusunda fikir ediniriz.

Son yirmi yılda yazılmış en güzel romanın bir aşk hikâyesi ya da bir bireyci ruhsal serüven ya da teknik yeniliklerle örülü bir devasa tarihsel panorama değil de bir cinayet romanı olması benim için hâlâ şaşırtıcı bir durum. Malum, cinayet deyince akla dedektif geliyor. Dedektif deyince de, hiç olmazsa benim huysuz aklıma, yüz yıllık klişelerin etrafına dolanmış postmodern atraksiyonlar geliyor. Kadın öldürülecek, biz de katil kim diye merak edeceğiz. Niye edelim? Şahsen katili hiç merak etmem. Kimse kim. Beni, eğer cinayetle ilgili bir şey ilgilendirecekse, cinayete giden yol ilgilendirir ki o durumda da kahramanım dedektif değil katilin kendisi olur.

Dedektif, bana sorarsanız, kendisinden daha önemli birinin hatalarını arayan, izlerini yorumlayan bir garibandır. Sherlock Holmes’u hiç mutlu gördünüz mü? (Ya Conan Doyle’u?) Bizde korku ya da intikam duygusu uyandırmayan hiçbir cinayetin failini uzun boylu merak etmeyiz, romanda da hayatta da. Filancanın yeni romanı diye, para verdik aldık diye, herkesin elinde diye merak ediyormuş gibi yaparız, ayrı konu. Ama kapağı kapatılınca unutulan roman zamanı için önemli olabilir ama zamanın sınamasına dayanacak roman değildir.

“Londra’da Bir Park”, ‘türe ilişkin’ bu ve benzeri sorunların üzerinde etraflıca düşünmüş, türe ve trüklerine ait enkazın etrafından dolaşmış, üstünden atlamış, kendine o çok gezilmiş yollar dışında özel, kişisel bir yol açmış bir cinayet, gerilim, gizem romanı. Maktülle birlikte katilimizi ararız, ama yakalayalım da zekamız rahat etsin diye değil, bizi öldürsün de kurtulalım diye. İyi, değil mi?

KIZ ÖLECEK, BUNU HEP İSTEMİŞTİ

Nicola Six, tatlı adına da yakıştığı gibi çıldırtıcı bir cinsel cazibeye ve dehşet verici bir zekaya sahip bir maktül adayı; cazibesini ve zekasını kullanarak, bize hangisine inanacağımızı şaşırdığımız hikâyeler anlatarak, Londra’nın berbat bir arka sokak pub’ında kendisini öldürecek adamı aramaya, bulduğunu düşününce onu kendisini öldürmek üzere manipüle etmeye başlıyor. Böylece sahneye süratle katil çıkıyor: Keith. Onu tanımaya, tanıdıkça nasıl bir katil olacağını düşünmeye başlıyoruz. Keith basit bir dolandırıcı, üçkağıtçı, hırsız, tecavüzcü, tamirci, korsan taksici, TV ve boyalı basın hastası, dart delisi, bira manyağı, porno müptelası. Nefret edemeyeceğimiz kadar tanıdık gelen, üç kuruş için ya da hatta yan baktı diye gözünü kırpmadan adam bıçaklayabilecek biri. Tek hayali bir dart yıldızı olmak ve TV’ye çıkmak.

Hikâye böyle açılıyor. İşleneceği kesinleşmiş, işlenmesi hem yazar hem de maktül tarafından çok istenen bir cinayet üzerinden. Evet, bir de yazar var, hikâyeyi bize içinden, günü gününe anlatan bir yazar; Olaylar olurken orada olan, eve gidip yazmak üzere aklına not eden, herkesle tanışan, ahbaplık eden, kaçırdığı bir şey varsa sorup soruşturan, birinden meselenin bir şeklini, bir başkasından başka şeklini, bazen bizzat kaynağını bulup son şeklini öğrenen, bazen Nicola’nın hikâyesini Nicola’yla birlikte kuran ve bize “güvenilmez anlatıcı” olduğunu baştan söyleyen bir yazar.

HER ŞEY NORMAL SEYRİNDE

Maktülü, katili, sonra yedek katili, sonra daha başkalarını tanırken, yavaş yavaş yazarı da hikâyenin sadece güvenilmez anlatıcısı değil, aynı zamanda sorunlu, tekinsiz kahramanlarından biri olarak tanımaya başlıyoruz. Böylece, yazarın kafasındaki ilk basit hayal (kız öldürülecek) roman ilerledikçe aynı anda birçok tedirgin gerçekliğe parçalanıp usul usul aklımıza tebelleş oluyor, hem de roman bittikten çok sonraya kadar.

Romanın ikinci büyük başarısı burada, yine bir teknik başarı: postmodernist romanda “Sana yalan söylüyorum, ey okur,” türü banalliklerle beslenen ve artık iyice suyu çıkmış “güvenilmez anlatıcı” tekniği (numarası!), burada, kendine dikkat çekmeden ve sonucun doğal bir parçası olmayı başararak istisnai bir örnek yaratıyor. Örnek, diyorum, çünkü roman meraklılarının çalışması, incelemesi gereken bir başarı. Bu numara böyle yapılır, böyle yapamayan yapmaya kalkmamalı, dedirtecek türden. Ve tabii, bütün bu formel ustalıklara hemen dikkat etmemizi engelleyen, hikâyenin doğal seyrinde gittiği yanılsaması içinde kalmamızı sağlayan bir de mizah var. Amis’in sesine sinmiş, üslubunun müziği haline gelmiş, absürd, naturalist ve hakiki gündelik ritmler. Nicola ile Keith arasındaki şu derin sohbet, sözgelimi: “Bu aralar dart seyrediyorum” dedi Nicola, “Televizyonda. Söylesene Keith. Bütün oyuncular fıçı bira mı içiyor? Sadece fıçı bira mı?” “Zekice bir soru. İyi bir sohbet konusu. Şöyle. Birinci sınıf dartçılar gezip dururlar, bardan bara giderler. Biralar çeşit çeşittir. Bazıları o yörede yapılır, iki bardak içtin mi tadın kaçar. Oysa fıçı bira...”

“Evet?”

“Adı üstünde, fıçı biradır. Fıçıdadır. Standarttır. Ne içeceğini bilirsin. Dartçının içmesi gerekir. Mecburdur. Atış kolunu gevşetmesi gerekir. İşinin parçasıdır. Ama aşırıya kaçmadan. Kendine bir sınır çizersin filan yani. Mesela beş litre. Bir akşam boyunca azar azar içersin.”

AMAN KİMSE ÖLMESİN!

Bitirmeden önce, romanın bir büyük gücünün anlatım zenginliği olduğunu eklemek isterim. Amis cinayet merakının acele etme, hızlanma çağrısı karşısında soğukkanlılığını, kontrolünü yitirmeden her yaşantıyı ve her içyaşantıyı bize sadece cinayetin bir parçası değil hayatın bir parçası olarak da anlamlı ve doyurucu gelecek şekilde anlatmış. Keith’i (kısa kalın bacaklı kadınları seven Keith’i) ve diğerlerini tanımaya başladıktan bir süre sonra anlatılan hayat o kadar hoşuma gitti ki “Aman kimse ölmesin, şu muhabbet bozulmasın” demeye başladım. Bu bir anlatı stratejisi, yazarca bir tercih ki Amis uzun roman yazmakla tanınan bir yazar değil -romanlarının ortalaması 200 sayfadır. Bu sefer uzun oluyor, tempo düşer, okur kaçar, yayıncı kızar filan demeden, tam anlamıyla döktürmüş. Yok oluşun komik nabzını an be an hissediyoruz ellerimizin içinde.

“Londra’da Bir Park” yazmış olmaktan her büyük yazarın gurur duyacak olduğu bir roman. Amis kimbilir nasıl çalıştı da yazdı, kimbilir kaç bin saat. Okur şanslı. Böyle romanlar sık yazılmıyor (tahminen yirmi yılda bir) ve nadiren bu kadar iyi çevriliyor. Sonuç olarak, kitap dünyasının en cömert anlarından biri bu. Alıp sessizce bir köşeye çekilmek lazım.

Paylaş