VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Aşk öyle bir tutku ki kaçamıyorsunuz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aşk öyle bir tutku ki kaçamıyorsunuz

Ertuğrul Özkök yeni kitabı “Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi”nde birbirine zıt iki karakterin ‘prensipler, cinayetler ve aşk’ üçgeninde şekillenen hayat hikayesini anlatıyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN


Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi”... Bir kitap ismi olarak enteresan ama bir o kadar da ilgi çekici. Özkök yeni romanı “Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi”nde Ertuğrul Özkök birbirine zıt iki karakterin ‘prensipler, cinayetler ve aşk’ üçgeninde geçen hayat hikâyelerini sert ancak hüzünlü bir dille anlatıyor.

Kitabın iki ana kahramanı var: Katip ve Ahtapot. Katip, 5 yaşında ilk prensibini edinip, 9 yaşında ilk cinayetini işliyor. 18 yaşına kadar toplam 5 cinayet işliyor. Ahtapot ise prensip yoksunu bir adam. Bir kadına deli gibi âşık olan ama sonunda terk edilen taraf olmanın yükünün altında ezilen bir karakter. Özkök, okuru zaman zaman mistik hikâyelerden etkilenen karakterlerinin duygu değişimlerine ve iç hesaplaşmalarına doğru bir yolculuğa da çıkarıyor. Yeri gelmişken kitabın duygusal olduğu kadar sert bölümleri olduğunu da söyleyelim. Yeryüzündeki mutsuzlukların, kavgaların hatta vahşetin en büyük nedenlerinden birinin ‘prensipler’ olduğunu söyleyen Özkök’le yeni romanını konuştuk.

Kitabın ana karakterlerinden Katip prensiplerle derdi olan biri. Sizin prensiplere olan bakışınız nasıl?

Katip’in prensiplerle meselesi yok. Prensip sahibi bir çocuk o. Ölesiye, öldüresiye prensip sahibi. Benimse prensiplerle çok meselem var. Çünkü yeryüzündeki mutsuzlukların, kavgaların, hatta vahşetin en büyük nedenlerinden biri prensipler. Bize hayatımız boyunca hep “Prensip sahibi olmanın” bir erdem, bir karakter olduğu anlatıldı, öğretilmeye, kabul ettirilmeye uğraşıldı. İyi ama bu prensiplerin çoğunu acaba falan demeden kabullenmemiz istendi. Nedir prensip diye sormadık. Herkesin farklı prensibi olduğunun farkına varmadık. Oysa çok ceberrüt bir duygu prensip sahibi olmak. Bazen aklınızı, bazen duygularınızı isyan ettirecek şeylerle karşılaşsanız bile “Prensip prensiptir” diye yolunuza devam ediyorsunuz.

Prensip dediğiniz şey, fareli bir köyün kavalcısıdır. Unutmayın geçen yüzyılın en büyük vahşeti olan Nazi soykırımı da prensipleri olan bir Führerin arkasında saf tutan insanlar tarafından gerçekleştirildi. Hitler kendi koyduğu insafsız prensiplere sahip çıkan katildi. O yüzden prensip kelimesini sevmem, prensip sahibi insanlardan korkarım. Benim prensiplerim yok. Altına inemeyeceğim insanlık çizgileri çizmeye çalışıyorum. Eminim başka prensip sahibi insanlar da kendi kafalarına, inançlarına, itikadına, ideolojisine uygun prensipler yerine, altına inemeyeceğimiz insanlık çizgileri çizselerdi belki bu soykırımları, savaşları, vahşetleri, Belki engizisyon zulümlerini, Sivas, Kahramanmaraş zulümlerini, 1915 felaketini, Nazi katliamlarını, Silivri zulümlerini yaşamamış olurduk.

TRAMPETLE ADAM ÖLDÜRME PRENSİBİ

Kitabın bazı bölümleri bana çok çarpıcı geldi. Aynı zamanda da olayları gördüğünüz gibi anlattığınız için de sarsıcı... Özellikle izcilerin soyunma odasında yaşanan olayı anlatma uslubunuz oldukça açık, sert ve sarsıcı... Yazarken törpülemek zorunda hissettiğiniz yerler oluyor mu? Yoksa yazdıklarınız ilk şekliyle mi kalıyor?


Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım bana, “Yazarken kendini hiç korumaya çalışmıyorsun” demişti. Ben de ona “kendimi korumaya çalışırsam, istediğimi yazamam” demiştim. Allahın bana verdiği en güzel duygulardan birinin, içimden geleni yazma cesaretim olduğunu düşünüyorum ve şükrediyorum. Haklısınız izci bölümünü çok sert ve direkt yazdım. Çünkü çok sert bir olaydı. Ama hepimizin bildiği bir sır var. Erkek okullarında, küçük kapalı cemaatlerde bu tür olaylar bu kadar sert biçimde yaşanabiliyor.Ben izcilik yaptım. Kendi başıma böyle bir olay gelmedi. Benim okulumda da duymadım. Ama Türkiye’de Amerika’da orada burada böyle olayları sık sık işitiyoruz, okuyoruz. Katip yalnız bir çocuk.

O nedenle kendisi gibi yalnız, ama güçsüz çocuklarla kendini dayanışma içinde hissediyor. İzci trampetinden adam öldürecek kadar ciddi bir prensip yaratmanın absürdlüğünü de anlatmaya çalıştım.

“Tuhaf Bir Çocuğun Fevkalade Hikâyesi” aynı zamanda romantik bir kitap. Kitabınızda bir erkeğin kadın meselesi de yer alıyor. Bir erkeğin sevdiği delicesine beğendiği kadını kaybetme duygusunun arka planındaki ruhsal çözümlemeleri de kaleme almışsınız. Sevdiği kadını kaybetme korkusu erkeğe neler yaptırabilir?

Bunun aslında romantik bir kitap olduğunu farketmenize çok sevindim. Çünkü gerçekten romantik bir kitap. Aynı zamanda bir aşk kitabı bu. Büyük ve tutkulu bir aşkın. Ben hayatım boyunca sevdiğim kadını kaybetme korkusu ile yaşadım. Her sevişmede tatminin bittiği noktada kaybetme korkusu başladı. Bu duygulara sahip bir erkeğin bilinaçaltı doğal olarak bu korkudan kurtulma yollarını da arıyor.

Kurtulmak isteyen her canlı, ya kaçar, ya da bertaraf etmeye çalışır. Aşk öyle bir tutku ki, kaçamıyorsunuz. O zaman size tek yol kalıyor. Bertaraf etmek. Öldürmeye çalışıyorsunuz o kadını... Öldürmekten kastım, aşkı öldürmek... İşin kötü tarafı öldüremiyorsunuz. Ata Demirel, İzzet Çapa’ya verdiği mülakatta, “Bazı erkekler aşkın altında kalır” diyor. Ben de onlardan biriyim.


ÖLÜMDEN ÖNCE HAYAT VAR MI?

Geçenlerde Los Angeles Modern Sanat Müzesi’nin direktörünün yazdığı bir kitabı gördüm. Başlığı şuydu “Ölümden önce hayat var mı” Ölümden sonraki hayatı tartışmak bize normal geliyor da ölümden önce hayat var mı sorusu garibimize gidiyor. Çünkü hepimizin cevabı hazır: “Tabi ki var” Bu cevap, bütün varlığını ölümden sonraki hayat üzerine kurup oradan geçinen Semavi dinlerin de işine geliyor. Tabii bu soruya cevap vermek için önce “Hayat nedir” sorusuna cevap vermek gerekecek. Aşk acısından geberdiğiniz bir hayat gerçekten hayat mıdır? Onun veya kendinizin ölmesini istediğiniz anlar hiç mi olmadı hayatınızda... Ben o yüzden artık *Ölüm nerede bitiyor” sorusunun peşine düştüm. Çünkü ölümden önce bana kalan yıllar için “Hayat gerçekten var ve yaşamaya değer” cevabı vereceğim bir kurtuluşu arıyorum. Galiba başaracağım.

Paylaş