VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Mayıs 2010 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Asker gözetiminde siyaset
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Asker gözetiminde siyaset

Türk siyasi hayatında “asker” unsuru ya da sorunu cumhuriyet kadar eski...

İttihat ve Terakki’nin üslubu cumhuriyete üniformayı bırakmadan siyaset yapmak olarak aktarıldı. Mustafa Kemal birinci Meclis’in üniformalı vekillerine üniformalarını kolay çıkarttıramadı. Bazıları çıkartmamakta direndi. Mustafa Kemal de kararından dönmedi; sonuna kadar “ya askerlik ya siyaset” dedi. Ama o Mustafa Kemal’di, mareşaldi, hepsinin üzerindeydi.

Sonra 1950 yılı geldi çattı. Mustafa Kemal’in sağ kolu, “milli şef” İsmet İnönü dünyanın gittiği yönü görmüştü ve çok partili demokrasiye geçmekte kararlıydı. 1950 seçimlerini Demokrat Parti kazanınca siyasete “asker unsuru” tekrar girdi. İlk girişi İsmet Paşa’ya yöneltilen “bunlara iktidarı teslim etme” talebiyle oldu. Ama İsmet Paşa o talebi yerine getirmedi.

Hasan Cemal “Türkiye’nin Asker Sorunu” kitabında bu uzun ve sancılı hikâyenin kendi yaşadığı, yakından izlediği bir bölümünü anlatıyor.

Daha önce “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” kitabında 1960’lardaki “askerci” döneminden bugünkü fikir yapısına nasıl geldiğini en açık şekilde anlatmıştı.

Hasan Cemal’in alt başlık olarak “Ey Asker Siyasete Karışma” çağrısını kullandığı bu son kitabı kronolojik bir çalışma değil.

Farklı üsluplar yan yana kullanıldığı, ilginç bilgiler kişisel izlenim ve duygularla beslendiği için anlatılan hikâyelerin izlenmesi ve bilgiyle tamamlanması daha kolay oluyor.

Girişte, “asker sorunu”nun ikizi “sivil sorunu” üzerinde duruyor Hasan Cemal. Cevabı aranmaya devam edilecek soru yerinde duruyor: Sivil siyasiler bu kadar beceriksizlik yapmasa asker sorunu olabilir miydi?

Bu sorunun cevabı aranırken 28 Şubat dönemi özellikle “sivil sorunu”nun zirveye çıktığı dönem olarak anılabilir.

Demirel, Çiller, Yılmaz ve tabii Erbakan’ın meydanı askere alabildiğine açmalarının hikâyeleri “sivil sorunu”nun sürekli “asker”le uzlaşma eğilimi, tavizler ve yanlış algılamalarla beslenmesinin inanılmaz gibi gelen boyutlarını gösteriyor.

Daha siyasete ilk girdiği 1961 yılından itibaren asker sorununu sürekli yaşamış olan Demirel’in kendisini hızla sorunun diğer tarafına atmasının hikâyesi de siyaset bilimi derslerinde mutlaka okutulmalı.

28 Şubat döneminin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, “postmodern darbe” adı verilen bu sürecin gerçekte bir “sürekli korkutma” taktiği üzerine dayandığını açıkça söylüyor. Ama “korkutma”yı bile anlamayan siyasilerin varlığı, hatta başbakan bile olabilmeleri de o dönemin en traji-komik unsurlarından biri olarak kayıtlara geçiyor.

Devamlı ve asla sarsılmaz haliyle “siviller yine işleri berbat edecek, düzeltmek yine bize düşecek” diye özetlenebilecek bir ruh ve görev hali, özellikle iki konuda, Kürt meselesi ve Kıbrıs’ta en “kararlı” noktaya ulaşıyor.

Hasan Cemal’in anlattığı olayların ucundaki “milat” Ergenekon soruşturması ve davaları olarak öne çıkıyor. 2002-2003 yıllarında doğrudan müdahale kararı vermiş olan üst düzey subaylar arasındaki görüş ayrılıkları da aslında “kırılma noktası” olarak görülebilir.

Ama o “kırılma noktası”nı bir başka “kırılma noktası” olan Hrant Dink cinayeti izleyince Türkiye ilk kez farklı bir sürece girmiş oldu.

Hasan Cemal “Türkiye’nin Asker Sorunu”nda olması gerekeni de anlatıyor. Doğrudur, olması gereken, gelişmiş demokrasilerde nasıl oluyorsa bizde de öyle olmasıdır.

Buna karşı hep öne çıkarılan gerekçeyse “ama bizim şartlarımız farklı” cümlesiyle ifade edilir. Ne var ki dünyayı öğrendikçe bu gerekçenin hiçbir geçerli tarafı olmadığını da öğrendik.

Hasan Cemal, gazeteci olarak yaşadığı, izlediği, üzerine düşündüğü her şeyi çok açık ve anlaşılır biçimde anlatıyor. Bu yüzden “kızanı” yine çok olacak.

Bir dramın iki yanından

Aynı dramın iki yanındalar; biri neredeyse o travma ile doğmuş, büyümüş. Diğeri dramı çok sonra öğrenmiş. İkisi de üzerinde düşünmüş, ama travmanın nasıl aşılacağı konusunda anlaşmaları henüz mümkün değil. Çünkü travmanın iki ucunda da çok fazla birikim var ve iki taraf da bu birikimi üzerinden atmakta zorlanıyor.

Ahmet İnsel ile Michel Marian “Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog” kitabında iki taraf adına tartışıyorlar.

Tabii ki bu diyaloğun amacı insanların iyiliği; bunun için de travmaları aşmaları, barışın değerini gerçekten hissetmeleri.

Son zamanlarda çok kullanılan bir kavram olan “empati”yi gerçekleştirebilmek için önce “karşıdakini”, “farklı olanı” dinlemek gerekiyor. İnsan ancak dinlerse kendisini karşısındakinin yerine koyabilir. Tabii “dinlemek” de karşılıklı olmalıdır. Dinlememeye, öğrenmemeye, anlamaya çalışmamaya kararlı olanlar için “empati” kavramının bir önemi, daha doğrusu kendisi yoktur.

Ermeni konusunda “empati” için iki tarafın da diğerinin yaşadığı travmayı en azından “fark etmesi” gerekiyor.

Yaşanan travmalarda “soykırım” kelimesi zaman içinde “kritik” bir hal aldı. “Soykırım” kelimesi korkunç bir durumu anlattığı için kabul edilmesinin güçlüğünü de anlamak gerekiyor.

1915 olayları üzerine son dönemde çok önemli araştırmalar ve belgeler yayınlandı. Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi en önemli kaynak olarak tartışmanın bazı taraflarına noktayı koydu.

Ahmet İnsel ile Michel Marian da “insanî” olarak ileriye bakmanın yollarını konuşarak araştırdıkları için, bize elimizdeki bilgi ve belgelere de nasıl yaklaşılabileceğini gösteriyorlar.

“Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog” kitabını konuyla ilgilenen herkesin okuması gerekiyor. Çünkü bu diyalog geleceği nelerin üzerine kurmak gerektiğini de çok iyi anlatıyor. Tabii ki 95 yıl sonra, başkalarına; başka travmaları yaşamış olanlara ya da aynı travmayı başka tarafından yaşamış olanlara anlayışla yaklaşmak zorunda olduğumuzu da anlatıyor.

Hâlâ geçen yüzyıl başında dökülmüş kan üzerinden rant elde etmeye çalışanlar hayatı güçleştiriyor. Ama diyalog başlamıştır.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163