VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Mart 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Aynı dertler ve aynı umutlarla açılıyor 180 yıldır perdeler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aynı dertler ve aynı umutlarla açılıyor 180 yıldır perdeler

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin bir çalışması var elimde: “Geçmişten Günümüze İstanbul Tiyatroları.” YKY’nin bastığı bu çalışma değerli tiyatro insanı, akademisyen ve aynı zamanda İKSV Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Direktörü Prof. Dikmen Gürün öncülüğünde kotarılmış... Üç cilt olarak hazırlanan çalışmada İstanbul’un üç ayrı bölgesinin tiyatro binaları, tarihi, tiyatro yaşamı ve doğal olarak bu salonlardaki tiyatro gruplarının yapıları, oyunları, kadroları ayrıntılı olarak incelenmiş. Hal böyle olunca, bir tiyatrocu olarak böyle bir kitabın beni heyecanlandırmaması mümkün değildi.

Levent Tülek

Bugüne kadar başta Metin And olmak üzere birçok tiyatro ve bilim insanının, tiyatro tarihine ilişkin ciddi eserlerini okumuş, onlarla yatıp onlarla kalkmıştım, ancak tiyatro binası bazlı geniş çaplı, neredeyse bir şehrin kültür sanat envanteri olacak bir çalışmayı okuma fırsatım ne yazık ki olmamıştı. Asıl heyecanım bu kitaplar, hem önceki kuşakların, hem bizim, hem de bizden sonraki neslin derdi olacak olan salon problemine de bir ışık tutacak, belki de geçmişe bakarak gelecekte bu sorunla yüzleşmemizi sağlayacak bir rehber olacaktı. Kimbilir belki sağır kulaklar açılacak, kör gözler görecek, lal diller konuşacaktı!
Nitekim bir heyecan okumaya daldığım bu üç ciltlik çalışmayı bir hafta gibi kısa bir sürede soluk almadan hatmettim. Açık söylemek gerekirse bilimsel bir çalışma ciddiyeti içinde içine dalacağımı sanırken kendimi bazen ağlarken, bazen de gülerken buldum. Ne çok tanıdık bina, ne çok tanıdık oyun ve tabi ki ne çok tanıdık yüzle karşılaştım... Ne çileler çekilmiş, ne binalar yanmış, ne mücadeleler verilmiş, ne heyecanlar, ne kıyametler kopmuş, ne aşklar yaşanmış, ne umutlar filizlenip nasıl da sulara düşmüş... Ama sonunda o perde hep açılmış, o alkış müptelası kocaman yürekler koca İstanbul alev topuna da dönse sahnelere çıkıp replikleriyle avutmuşlar şehrin alev alev yanan ahşaplarını, asfalt olan tarihini, ticarethaneye dönen alınterlerini...

DON KİŞOTLAR BİTMEZ
Çok büyük şaşkınlıkla görüyorum ki 180 yıl önce ne yaşanıyorsa bir tiyatro yapmaya dair, aynı dertler, tasalar, kaygılar ve sorunlar bugün de devam ediyor. Ama muhakkak bir Don Kişot çıkıyor ve tam umutlar kırılmışken, enseler kararmışken yeldeğirmenlerine saldırıyor karton kılıcıyla... Kazanıyor da... Nitekim, Yavuz Pekman’ın derlediği ikinci cilt, (Beyoğlu, Şişli ve Beşiktaş Çevresi) Muhsin Ertuğrul’un “Bir Tiyatro İstiyorum Efendim” ismini taşıyan bir konuşmasıyla başlıyor: “Afedersiniz, kime hitap edeceğimi bilemediğim için baş tarafa o makamın adını yazamadım; fakat bu iyiliği yapacak makam kimse, Valilik mi, Belediye mi, Milli Eğitim mi, Başbakanlık mı, o makama hitap ediyorum ve diyorum ki; BEN BİR TİYATRO İSTİYORUM. Bir tiyatro binası lazım; bu İstanbul şehrine her şeyden önce bir tiyatro binası lazım... Bu bina her şeyden daha mühim, hatta mezbahadan, halden, köprüden, hastaneden, hatta okuldan daha önemli... Efendim, beyim, paşam; bir tiyatro, bir bina lazım.”
1931’de Darülbedayi dergisinden bu sözlerle haykıran Muhsin Ertuğrul’a tabii ki o istedi diye altın tepsilerde verilmemiş tiyatro salonları. Büyük hoca o bürokrattan bu bürokrata, o siyasetçiden öbürüne, bir salon sahibinden öbür derneğe hayatı boyunca koşup durmuş. Ve sonuçta Cumhuriyet’in en eski, en kalıcı ve en üretken ödenekli tiyatrolardan birinin temellerini atmış.
Tıpkı Muhsin Ertuğrul gibi birçok tiyatro insanının günümüz hiper global kapitalist bireyine göre oldukça romantik ve hatta gülünç olunacak derecede hayalperest tiyatro yapma girişimi onca baskıya, olanaksızlığa, seyircisizliğe, kültürsüzlüğe, geleneksizliğe rağmen olumlu sonuç vermiş. Vermiş vermesine de, kimi üç ay yaşayabilmiş kelebek misali, kimi dişinden tırnağından artırıp on sene dayanmış kahramanlar gibi. Ancak kitabın asıl meselesi olan tiyatro binaları hiçbir zaman bu koca şehrin geçmişine, kültürüne, tarihine yakışan sayıda olmamış, neredeyse yok denilecek kadar azmış. Hatta olanlardan rahatsızlık bile duyulmuş, her türlü katakulliyle kapatılmış, yakılmış, atölye olmuş, iş hanına dönüştürülmüş, otel ve gece kulübü yapılmış. Çalışmayı okuyunca anlıyoruz ki Güllü Agoplar, Mınakyanlar, Muhsin Ertuğrullar, Haldun Dormen’ler, Ferhan Şensoylar, Erol Günaydınlar, Sururiler, Beklan Alganlar, Kenterler, Ali Poyrazoğulları, Genco Erkallar ve daha bir sürü kahraman olmayaymış bu ülkede sahne sanatları diye bir şey olmazmış. Kahramanlık mertebesi mübalağa gibi dursa bile kitapları okuduğunuzda bu coşkuyla onlara madalya bile takmak isteyebilirsiniz.

GEÇMİŞE GIPTA MI EDECEĞİZ?
1830’larda padişah Abdülmecit’in tiyatro salonu yapmak isteyenlere verdiği katkıyı (Bkz. Naum Tiyatrosu Emre Aracı, YKY Yay.), yine Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’na tiyatro inşa etmelerini, yurt dışından gruplar getirip sadece tiyatro değil opera ve operetleri de tanıtıp sevdirdiklerini, sarayda tiyatro, opera ve musıki danışmanları olarak Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlarımızı istihdam ettiklerini ve hasta adam diye anılan Osmanlı İmparatorluğu’nun neredeyse meteliğe kurşun attığı günlerde yine de sanata, tiyatroya ve operaya bütçe ayrıldığını (her zamanki gibi baskılara, aykırı seslere rağmen) bir kez daha öğreniyor ve gıpta ediyoruz. 180 yıllık bu zorlu yürüyüşte daha bir çok engel, darbeler, ekonomik krizler, Halkevlerinin ve Köy Enstitülerinin kapatılması, Anadolu’ya yatırım yapılmaması, göç, çarpık kentleşme, 80 sonrası apolitizasyon ve devamındaki tüketim kurbanı olmuş orta sınıf vs. vs. gibi etkenlerle boğuşan tiyatronun parlak yıllarını ise özlemle anıyoruz kitapta.

Paylaş