VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2016 Pazar | Anasayfa > Haberler > Baba, oğul ve anne!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Baba, oğul ve anne!

“Kırmızı Saçlı Kadın”ı isterseniz psikolojik inceleme yaparak Freud-Lacan, isterseniz İbrahim’le İsmail’in hikâyesi, Oedipus-Laios-İokaste üçgeni, Rüstem’le Sührab ilişkisi üzerinden okuyabilir ya da isterseniz kallavi bir yapısöküm gerçekleştirebilirsiniz.

ÖZEN YULA



Orhan Pamuk roman sanatını hiç şüpheye mahal bırakmayacak biçimde çok iyi bilen bir yazar. Bir romanın hangi noktasında ne yapması gerektiğini, kurguyu nerede nasıl gerçekleştireceğini çok iyi biliyor. Hatta bazen okuruna bunu çok iyi hissettiriyor ki okur tam da o noktada kahramanın onu yapmasını bekliyor.

Yazarın diğer yapıtlarının aksine bu roman için Doğu’yla Batı’nın kesişme noktasında diyemeyiz. Ama Antik’le Kadim’in kesişme noktasında bir yerde duruyor kahramanımız. Aslında bunlardan hiç haberi yok önceleri.

Gencecik bir adam olan Cem’in, babası Akın’a duyduğu bir hayranlık var. Baba Marksist, solcu, entelektüel hayata göz kırpan bir adam. Arada Cem’le annesini bırakıp başka kadınlara gidiyor. Üstelik, hayatında bunun acısını ve babasının eksikliğini hep duyacak bir çocuğu arkasında bırakarak!

Cem büyüyor ve yaz aylarında Deniz Kitabevi’nde çalışıyor. Orada geçirdiği zaman, onu usulca ve usulünce eğitiyor. Sonra hayat, kahramanımız Cem’i uhulet ve suhuletle büyütüyor. Derken babasıyla annesi iyice uzaklaşıyorlar. Kendisi de annesiyle beraber Gebze’ye gidiyor. Eniştesinin tanıdığı kuyucu Mahmut Usta’nın yanına çırak giriyor. Annesi karşı çıkmasına rağmen, ustasıyla bir kuyu kazmak için Öngören kasabasına gidiyor. Yıl 1986. O yaz hayatının akışı değişiyor. 16.5 yaşında hayatının kadınını tanıyor. Kırmızı Saçlı Kadın, tiyatrocu. Gezici bir trupta skeçlerle, kıssalarla, dini hikâyelerin sunumuyla ve neticede yıldızlaştığı Sührab’ın anası karakteriyle masum bir taşrada erlerin, sarhoşların, genç ve deneyimsiz erkek adaylarının yüreğine taht kuruyor.

AZADEDEN ASUDELİĞE

Cem de o yaz hayatını değiştiren kararından sonra Öngören’deki kuyunun başından uzaklaşıp İstanbul’a dönüyor. Annesiyle Gebze’deki hayatına devam ediyor. Sonrası İstanbul, üniversitede Jeoloji mühendisliğini kazanması, derken bir aile dostunun Gördesli kızı Ayşe’yle evlilik ve geçen yıllarla çocuk sahibi olamamalarından ötürü kendilerini sanata ve müzelere adayarak dünyayı gezmeleri, Sührab adındaki inşaat şirketleriyle yeni Türkiye’nin zenginlerinden olmaları… Derken gelen bir mesajla hayatlarının bambaşka bir yola girmesi. Cem’in kendi geçmişiyle yüzleşmek için yeniden -ama artık İstanbul’un yuttuğu- Öngören’e dönmesi ve hikâyenin içteki doruk noktalarından birinin başladığı kuyunun başında kendini bulması… Kurgu ve akış gayet güzel ve heyecanla takip ettiriyor kendini.
Cem kitabın geri kalanında ilk anda azade, sonraki dönemlerinde zengin olup asude gezindiği bir ömür yaşıyor. Daha doğrusu durum bize öyle anlatılıyor Cem’in ağzından yazan kişi tarafından.

Gelelim kitabın genel erdemlerine ve “keşke”lerine.

Cem karşıtlıklarıyla, ruhsal soruları ve davranış dizgesindeki tutarlılık ve tutarsızlıklarla, yaşının özellikleri ve getirdikleriyle ne kadar net ve iyi çizilmişse, oğlu Enver de o kadar muğlak kaldı bana göre. Evet, yeni gelen bir kuşağın habercisi Enver. Kafası fena halde karışık. Milliyetçi-mukaddesatçı durumlarla kucak kucağa, ama bir yandan da şiirin mukaddes varlığına kendini adayabilen, öte yandan annesine aşkla bağlı ve bundan ötürü de hırçınlaşan bir delikanlı. Ağzını bozan, babasına düşman, anasına hayran ve imanıyla-inancıyla ne yapacağını tam bilemeyen bir delikanlı. Aynı zamanda da bir inşaat-müteahhitlik imparatorluğunun büyük mirasçısı. Babası Cem’in duygusal karışıklıkları ve zihinsel tutumları, kararları, kalp karışıklığı gayet tutarlı ve inandırıcı.

Olasılığı yüksek durumlar zaten okuyucuya bazı yerlerde önceden anlama payesi verilerek usta bir yazar tarafından gösteriliyor. Ama babada, daha doğrusu romanın babalarında yoğunlaşan ve net olan bu “karakter” durumu, evlat da bir muğlaklık halinde beliriyor. Daha etraflıca işlense belki evlat da değişimi, gelişimi, karakter olarak kurulmasıyla baba kadar yürekten vururdu bizi. O zaman anlatı hünerleri ve yazarı kadar, eserin kendi iç mantığına da hayranlıkla bakardık.
Elbette şu söylenebilir: Romanın kim tarafından yazıldığına bakarsan Enver’in de kişisel özelliklerini ipuçlarıyla değerlendirebilirsin. Ama o noktada da Enver’den ve bir persona’dan ziyade usta bir romancı Orhan Pamuk kalemi var karşımızda.

KEDERLİ BİR GERİLİM

Bir yandan yazılanları onun kaleminden okuduğumuza göre Enver fevkalade duyarlı, empati kurmayı olağanüstü iyi bilen ve annesine delicesine âşık bir adam. Öte yandan, eylemleriyle tehlikeli ve dengesiz bir genç.
Enver kendi adına konuşup kendini yaşadıklarıyla anlatamayan tek karakter. Enver’in gözünden babası Cem’i, Cem’in gözünden de kendi babası Akın’ı tanıyoruz. Yan olayları ve karakterleri ise Ayşe ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın bakış açısıyla izliyoruz. Ama aslında bu romanın akıl hocasının Kırmızı Saçlı Kadın olduğu gerçeği var en temelde. Nihayetinde de bu roman Kırmızı Saçlı Kadın’a yazılan bir güzelleme ve kederli bir baba-oğul, usta-çırak romanı.

Bu da bir tercih neticede. Ama okur gönlü de ister ki Enver’i de Cem tutarlılığında hayatının akışı içinde motivasyonlarıyla anlayalım, inanalım. Çabucak gelişmesin o durumlar ve başkalarının gözünden ve roman kurmacası izin verdiği ölçüde değil de, net olarak Enver’in gözünden görelim.

Solcuları da sağcıları da müthiş kafa karışıklığıyla yaşamış, yaşayan ve bu gidişle de yaşayacak olan bir ülkede her oğulun babayı, her çırağın da ustayı yok ederek kendi babalık-ustalık mertebesine ereceği bir düzeni kurması, elbette normal karşılanır.

Kelime seçimleriyle ve tanımlamalarla hissettirilen bir diğer durum da ananın yani Kırmızı Saçlı Kadın’ın oğluna duyduğu aşk. Dolayısıyla aralarındaki ilişki biçimi de tutkuyla nefretin bir araya gelip ördükleri o efsanedeki gibi, İokaste’nin bahtsızlığına yol açacak biçimde gelişir. Ama bunun kurulmasını sağlayan yine de Kırmızı Saçlı Kadındır. Ne de olsa vaktiyle bir baba oğulla ayrı zaman ve mekânlarda yatarak ve o arada da iki kardeşle üst üste evlenerek ilginç seçimlerde bulunmuş bir kadındır. Bir ailenin üç kuşağını besleyen bu kadın ise nihayetinde bütün yaşadıklarını kendi doğallığı içinde yaşamıştır. Yaşanan her ne kadar insanoğlunun karanlık yüzüne ve arka bahçelerine ilişkin olaylar da olsa, hayat, kendi kötü sürprizlerini içinde barındırarak şaşırtır insanı.

WASP’IN SAME HALİ

Baba-oğul ilişkilerinde ve çekirdek aile üçgeninde “anne”nin her zaman bir denge unsuru olduğu konulu genel toplumsal düşüncenin aksine, bu ilişkiyi yıpratanın, yozlaştıranın, çetrefilleştirenin yanlış şefkat anlayışıyla, yersiz göz yummalarıyla ve rekabetçi yapı kurma çabalarıyla “ANNE” olduğu düşüncesinin altını çizen bir romanla karşı karşıyayız. Bunu kadını küçük düşürerek yapmıyor. Aksine kadının geri planda tutulduğu toplumda onun karşılaştığı erkek egemen pisliklerin ve üslubun altını çizerek yapıyor. Amerikan WASP’ına (White/Anglo-Saxon/Protestant) karşılık bizde kurulmaya çalışılan SAME (Sünni/Ataerkil/Milliyetçi/Erkek) yapının denetiminde kadın olmanın içsel zorluklarını ve bununla baş etmenin dışsal kurnazlıklarını göstererek durumu net biçimde sunuyor.

Ama imrendirecek biçimde kurulmuş bu romanın satırlarda batan kıymıkları da yok değil. Örneğin: 26. sayfadaki cümlede “bazan da” kelimelerinden sonra “şeyler de” kelimelerinin kullanılması fazla. Aralarında seçim yapılsa iyi olurdu. 102. sayfada “Yazları Ayşe’yle annemi görmeye Gebze’ye gittiğimizde” cümlesinin içkin mantığı açısından düzeltilmeye ihtiyacı var. Kahramanımız, Ayşe’yle anneyi beraber görmeye değil, Ayşe’yi yanına alıp annesini görmeye gidiyor.Muhtelif editoryal dokunuşların ya da yazarla bu konuda sohbetin olması gerekirken anlaşıldığı kadarıyla bu durum gerçekleşmemiş.Elimden geldiğince “spoiler” vermemeye gayret ettim. Bir kere çok güzel anlatılan bir hikâye var ortada. Kadim, Dinî ve Antik’teki ilkörnekleri de açık ederek kendi kaynakçasına gönderme yapan, ilham kaynaklarını da sunan bir anlatı var elimizin altında.

“Kırmızı Saçlı Kadın” toplumdaki değişiklikleri, bozulan toplumsal yapıyı, ekonomik yapının değişken yüzünü sunan, alttan alta memleketin yıpranan düzenini, insan kalitesinin düşmesini okurun yüzüne vuran bir roman.

80’lerden 2010’lu yıllara baba-oğul-anne hikâyeleri kadar, korkunç bir kentsel ve toplumsal dönüşümün, yozlaşmış dinsel ve milliyetçi hayat tarzının ve standartlarının, ağırlığını kaybetmiş ve öz değerini yitirmiş sol kesim söylemlerinin, bunların hepsinin ötesinde insan denen o menhus ve meş’um varlığın hikâyesine tanık oluyoruz.

Nereden bakarsak bakalım okumaya, tartışmaya değen bir roman bu. İsterseniz “Metinlerarasılık” tarzında İbrahim’le İsmail’in hikâyesi, Oedipus-Laios-İokaste üçgeni, Firdevsî’nin Şehnâme’sindeki Rüstem’le Sührab ilişkisi açısından nitelikli değerlendirmeler yapabilirsiniz. İsterseniz psikolojik inceleme yapıp Freud-Lacan üzerinden okuyabilirsiniz. İsterseniz toplumcu açıdan, sosyal ve siyasî yapıdaki değişimler üzerinden saptamalar yapabilirsiniz. İsterseniz de kallavi bir yapısöküm gerçekleştirebilirsiniz. Roman, her açıdan sizi doyuracak malzemeyi sunuyor.
Sözün özü, “Kırmızı Saçlı Kadın” göz ardı ettikleriyle beraber, 2016’nın şimdilik en güzel sürprizi.


Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam