VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2013 Salı | Anasayfa > Haberler > Babamla son tatilimizi ben 10 yaşındayken yapmıştık anısı hâlâ capcanlı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Babamla son tatilimizi ben 10 yaşındayken yapmıştık anısı hâlâ capcanlı

Sivas Katliamı’nda yitirdiğimiz 37 kişiden biri de şair Metin Altıok’tu... Altıok'un kızına yazdığı bu mektuplar şimdi “Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar” adı altında kitaplaştı

BUKET AŞÇI

Sivas Katliamı’nda yitirdiğimiz 37 kişiden biri de şair Metin Altıok’tu... Büyük şair, naif bir kişilik, şefkatli bir öğretmen, hümanist ve solcuydu. Memurdu da. Bu yüzden de kızına hasret bir baba. Zorunlu memuriyeti Bingöl’e çıkmıştı. 10 yaşındaki kızı Zeynep’i ardında bırakarak tabiatına ve diline yabancı olduğu bu topraklara göreve gitmişti. Nasılsa ikinci yıldan sonra adet olduğu üzere başka bir yere tayin olacağı için çok sıkıntılı değildi. Bu süre içinde de kızıyla güzel bir yaz tatili yapabilmek için gerekli parayı biriktirirdi. Böyle düşünüyor, mektuplarında böyle yazıyordu. Ama zamanla o memuriyet adeta bir sürgüne dönüştü ve o tatil bir hayal olarak kaldı. İşte bu süre içinde şarin kızına yazdığı bu mektuplar şimdi “Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar” adı altında kitaplaştı.

Mektuplar, özel belgelerdir; insanın sadece kendisine ait kalmasını isteyeceği... Bir metin basıldığı anda ise artık yazarından bile bağımsızlaşır ve okurun olur. O yüzden; babanızın size yazdığı bu mektupları yayımlama kararı zor olmuş olmalı. Bu kararı nasıl verdiniz?
Mektup yayınlamak, üzerinde çok düşündüğüm, çok çekindiğim bir şeydi. Uzun yıllar önce Varlık Dergisi’nde bir mektup dizisi için birkaç mektup istediklerinde çok uzun düşünmüş zor karar vermiştim. Mektuplar özel hayata giriyor. Çocuk yaşta okuduğum ve çok etkilendiğim Antonio Gramschi’nin “Çocuklarıma Mektuplar” kitabı ile çok özel bir insanı çocuk gözüyle tanıma fırsatı bulmuştum. Önümde bir hayat duruyordu. Önemsedim. Karar verdim. Babam için hazırladığım “Gölgesi Yıldız Dolu” adlı armağan kitaba birkaç mektup aldım. O günden beri bu mektupları yayınmak istiyordum. Metin Altıok’un bir başka yüzünü, o nazenin bakışını, hayatını gözler önüne seriyor. Ve babamın şiirlerinde de kendini belli eden insanlığını nasıl güzel biri olduğunu baska türlü bilemez okurları. Onu yaşatabilmek, tanıtabilmek istiyorum. Çünkü kendisinin bu şansı hiç kendisi gibi olmayan çirkin ruhlu birileri tarafından elinden alındı. Biz onlardan değiliz.

Mektuplarda sadece bir babanın kızına olan özlemini, dileklerini değil aynı zamanda kızının Türkçeyi iyi kullanmasını, anlatım gücünün zenginleşmesini isteyen bir şair de görüyoruz. Şair kızı olmak nasıldı?
Edebiyatçı kızı olmak bazı bakımlardan zordur. Sevgili annem Füsun Akatlı da koca insan olduğumda bile mektuplarımı, notlarımı kırmızı kalemle düzeltir geri yollardı. Konuşurken düzeltirdi. Babam da öyle... Ancak şair kızı olmanın bir başka yönü de şair duyarlılığı ile büyümek. Başka bir derinlik ve duygusallık aşılanıyor sizin de içinize tabii eğer verileni alırsanız. Ben de kırılgan bir insanım. Yürütmek zorunda kaldığımız mücadele ve hukuk savaşı içinde öyle tanınmıyorum ama. Sert, güçlü görünüyor, algılanıyorum ancak en kalabalıkta bile hep bir derin yapayalnızlık hali! Sanırım bu babamdan miras.

Mektupların önemli bölümü Bingöl’den yazılmış. Metin Altıok neden Bingöl’deydi?
Babam memurdu. Felsefe öğretmeniydi. Annemle ayrıldıklarında tayini Bingöl’e çıktı. Memuriyette mahrumiyet bölgesi denilen bir derecelendirme vardı o zaman. Bingöl 4. derece tanımlıydı. İki yıl mecburi hizmet sonrası 2 ya da 1. dereceye tayin hakkı doğuyordu. Babamı bundan faydalandırmadılar. Hatta önce Bingöl’ün gerici bilinen Genç kazasına sonra da Karaman İmam Hatip Lisesi’ne tayin ettiler. Bir nevi sürgün. Bingöl Ankara ya da İstanbul arası hele o yıllarda bir tam gün yolculuk demekti. Ben de yalnız gidemeyecek kadar küçüktüm, ne yazık ki!

Satır aralarında ağır buhran geçirdiğini görüyoruz Metin Altıok’un, belli ki bunu size, kızına çok hissettirmek istememiş. Bu durum size, İstanbul’daki hayatına nasıl yansırdı? Fark edilir miydi?
Az önce de bahsettim gibi babamın çok kırılgan bir ruhu vardı. Ayrıca idealist ve sosyalistti. Olumsuz koşullardan herkesten fazla etkilenirdi. Doğuda rastladığı ayakkabısız bir kız için bile günlerce canı acırdı. İnsanların eşitliğine, adil bir düzene inanan gönül veren biri için devletin mahrumiyet bölgesi diye tanımladığı bir yer olan doğuda yaşaması daha da zordu. Ama tüm bunlardan onun daimi karamsar, içine kapanık, süfli biri olduğu anlaşılmasın. Aksine matrak, hayattan zevk alan biriydi. Öyle sanıyorum ki ona en zor gelen kızından ve dostlarından, edebiyat çevrelerinden uzak kalmasıydı.

Yine satır aralarında ülkenin gerçeklerini de görüyoruz. Mesela anadil eğitimi sorunu gibi. Metin Altıok öğrencilerinin Türkçe bilmediğini anlatıyor; “Bu gidişle ben Kürtçe öğrenmek zorunda kalacağım” diyor. Ama mektuplarda ilerleyen zamanda bu sorunu nasıl aştığını göremiyoruz. Nasıl aşmış ve kendisi Kürtçe öğrenmiş miydi?
Öğrenmemişti ama çokça anlıyordu. Bu sorunu insanlığı ve kimliği ile aşmıştı. Beni hala şaşırtan derecede iyi ilişkileri vardı öğrencileriyle. Özellikle o yıllarda pek çok öğretmen çeşitli nedenlerle tutunamıyor, kaçmak zorunda kalıyordu bölgeden. Sırf doğası bile bölgenin başka zorluydu. Babam hümanist dünya görüşü ve büyük kalbi ile herkesin, her sorununa ilgiliydi, duyarlıydı. Özel dostluklar kurdu. Çok sevildi oralarda. Bugün bile sosyal mecradan öğrencileri benimle temas kuruyor ve öyle etkileyici şeyler söylüyorlar ki... Hayatlara değmiş, hayatları değiştirmiş bir öğretmen olmuş. Kimi zaman ağabey, kimi zaman baba...

Babanız daha Bingöl’e gider gitmez, maaşını bile almadan, kışın ortasında para biriktirmeyi ve bu parayla sizinle birlimke başbaşa yaz tatili planları yapmaya başlamış. Bu tatili yapabildiniz mi?
Ne yazık ki bu hep bir hayal olarak kaldı. Babamla son tatilimi o Bingöl’e gitmeden bir yıl önce İzmir’de yaşarken yaptım. Yani 10 yaşımdayken. Anısı hala capcanlı...

Sanki hiç rahat yüzü görmemiş Metin Altıok. En sonunda da sıfat bulmakta zorlandığım Sivas Katliamı’nda yitirdik. Tüm bunların sizdeki yeri nedir? Zeynep Altıok Akatlı hayattan ne bekliyor?
Bu ülke derin acılardan geçti, geçiyor. İşte daha yeni Uludere katliamını yaşadık. Üstelik “Batı cephesinde değişen birşey yok!” “Şimdi benim gözümün bunca yıl gördükleri/ Benimle birlikte yok olup gidecekler Öyle mi?” dizesinin sahibi babam kendi zamanının acılarını en derininde yaşamış ama bu topraklara, insanımıza küsmemişti. Her zaman sözüyle, şiiriyle, duruşuyla direnmişti. Kanayarak değişim özlemi içinde çabalamıştı. Örneğin “Herşeyin Üstünde” diye bir şiiri var. Kızına (bana) yazdığı şiir diye bilinir.

Şöyledir:

“Her şeyin üstüne sulusepken bir kar;
Bir aşkı delik deşik ediyor/lar.
Bense inatla susuyordum
Ve kızımı seviyordum ekmek kadar.
O zamanlar oniki mart falan/lar;
Kendimi hergün pencereden atıyordum.
Çevremde ipsiz sapsız konuşmalar,
Bir tek kızımla avunuyordum.
Büyüdü artık genç kız oldu kızım/lar;
Birer gelin adayıdır şimdi onlar.
Ben kendime bir oğul oluyorum
Yüreğimde deli dolu coşkular”
Bu şiir onun yüreğinde dönemin adaletsizliklerine duyduğu tepkiye çok güzel bir örnek. Ona ihanet etmek onun doğru bildiğinden çıkmak olurdu diye düşünmeye çalışıyorum. Ben onun yürüdüğü yoldan yürümeye çalışıyorum. Bu mektuplara o nedenle çok uygun düştü Tuncay Özkan’ın içinde bulunduğu akıl almaz tutsaklık. Tuncay Özkan ve kızının yaşadığı acıdan bakarsak bunu sağlayabilirsek gerçek adaleti yakalarız. Tuncay Özkan bu bağlamda sadece bir semboldür. Onlarca gazetecimizden sadece biri. Niyetim kimseye insanlık öğretmek değil ama en çok aydınların aymazlığı ve hoyratlığı sarsıyor beni. “O gazeteciyi beğenmiyorum yaşadığı haksızlığa göz yumarım”larla batıyoruz. Gencecik bir kızı sosyal mecrada hırpalamak, kişselleşmiş öfkelere fraksiyonlara düşmek canımı yakıyor. Büyük resmi görmeyen değişim sağlayamaz. Babamın yolundan yürürken ben Uludere için yürürsem asıl en çok babam için yürümüş olurum. Mücadele, acılarımızdan öğrenerek yürümekle mümkün. Haklısınız hayat ve koşullar bu ülkede bunu çok zorlu sınavlardan geçiriyorlar. Ben de zaman zaman dibi görüyorum ama daha vurmadım, dibe vurmamaya da gayretliyim diyelim. Söz veremesem de!

Sivas Katliamı hukuksuzluğun emsali olacak.
Sizce Sivas Katliamı aydınlanacak ve bu konuda bir adalet görecek miyiz?

Sivas Katliamı davasına hukuk açısından baktığımda umutlu değilim. Zira zaten adalet karşısına çıkarılabilenler sadece eylemciler oldular. Şimdi de onları aklama planları ile boğuşuyoruz. Gerçek suçlular, planlayan ve örgütleyenler değil yakalanmak soruşturulmadılar bile! Bu noktada somut bir umudum yok. Bu davadan beklentim hukuksuzlukta emsal oluşuyla ülkemiz için bir sembol olması ve “insanlık suçları” tanımının evrensel ölçekte anayasaya kabulünü sağlamak için bir adıma vesile olması.
Bu tabi “gerçek” adaleti istemeye devam etmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Kişisel görüşüme göre ise Sivas ancak orada can verenlerin idealleri yaşatılırsa aydınlanır. O zaman Sivas ateşinin ışığı hepimizi aydınlatır. Sivas ancak bu ülkenin tüm çocukları birbirinin acısına kulak verebildiği ve birbirinin mücadelesinde yanyana durabildiğinde aydınlanacak.

Nazlıcan’ın babası ile olan ilişkisini benim ve babamın durumuna çok benzettim

Bu kitabı Tuncay Özkan’ın kızına ithaf etmişsiniz. Neden?
Mektupları yayınlarken sıradan ve kuru bir “işte bunlar da mektuplarımız” durumu olmasın istiyordum. Bir sunuş, anlamlı bir giriş için çok düşündüm. Aydınları öldürülmüş, fikirlerin susturulduğu bir ülkenin bu acıyı en doğrudan deneyimlemiş insanlarından biriyim. Gazetecilerin, yazarların fikirleri yüzünden esir alındığı, bu kez de böyle susturulduğu günlerden geçerken bir akşam bir TV kanalında Nazlıcan Özkan’ı tanıdım. Toplumun genelinde bir tepkisizlik hali hakimken ses çıkaran birkaç aydının da isim seçtiği; hukuku, hakkı savunmak yerine sırf kendi beğenmiyor diye birilerini sahiplenmediği günlerdi. Zaten çok canım yanıyordu. 19 yaşında pırıl pırıl bir genç kız babasını anlatmak zorundaydı. Nazlıcan’ın yaşına rağmen sağlamlığından, duruşundan, aklından çok etkilendim. O akşam Nazlıcan Özkan’a bir mektup yazdım. Hemen ertesi gün bir eylemde onu aradım, buldum, tanıştım. Daha da çok etkilendim. O babanın, Tuncay Özkan’ın nasıl biri olduğunun en güzel anlatımı karşımdaydı. Babamla kendi ilişkime çok benzettim. Baba kız hasretliğini çok iyi bilirim. Yani planlamadım bu ithafı. Nazlıcan’la tanışmamdan aylar sonra hep aradığım sunuş yazısı bir akşam yüreğimden çıkıverdi. Taşlar yerine oturdu.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163