VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2015 Pazar | Anasayfa > Haberler > Balkonda bir filozof!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Balkonda bir filozof!

Meksikalı yazar Carlos Fuentes’in ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı “Friedrich Balkonunda” adlı romanı Türkçede. Fuentes romanında hayali bir devrimden yola çıkarak görmezden gelmeye alıştığımız toplumsal gerçekleri sorguluyor.

TEKİN BUDAKOĞLU



Carlos Fuentes üç yıl önce aramızdan ayrıldığında “Artemio Cruz’un Ölümü“, “Laura Diaz’lı Yıllar”, “Deri Değiştirmek” gibi önemli yapıtlarını okuma ve Latin edebiyatının büyülü atmosferini bir de onun kaleminden yaşama fırsatını yakalamıştık. Önceki metinlerini dilimize çeviren Can Yayınları, bu çeviriyi yapmasa, eminim ki Latin edebiyatının bu son ‘büyük romancı-düşünür’lerinden Fuentes’i bir yanıyla hep buğulu, eksik hatırlayacaktık.
“Friedrich Balkonunda”; Fuentes’in iliklerine kadar sorgulamayı sevdiği siyasi iktidar, rejim, din, aile ve zaman gibi kavramlar etrafında biçim kazanıyor.

Çift yönlü bir roman: bir yönünü karşılıklı diyaloglar, diğer yönünü bu diyalogların hikâyeleştirilmesi oluşturuyor. Kavramsal vurguların yapıldığı diyaloglar bölümünü sürükleyen başkahramanımız ise tanıdık bir isim, ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche. Romanın ilerleyen bölümlerinde kahramanlarımızdan Dante olduğunu anlayacağımız diğer komşu evinin balkonuna çıktığında, yan komşusunun da kendisi gibi balkonda olduğunu görüyor ve aralarında bir sohbet başlıyor. Yan komşu Neitzsche ve anlatıcımız Dante sohbete başladığında, ikisi de hayatlarındaki kimi karakterleri, olayları birbirlerine anlatarak hayatı çeşitli yönleriyle sorguluyor, tartışıyorlar. Üzerine konuşulan kavram değiştikçe de hikâyeler değişiyor, başkalaşıyor, şekil alıyor.

Balkonda önce (gerçek hayatında da yaptığı gibi) Tanrı‘yı sorgulayan Nietzsche, Aaron Azar’ın hikâyesini anlatıyor. Aaron Azar, ahlâki yönü oldukça güçlü, yalnız yaşayan bir avukat. Onun, Rayon Merci’yi savunduğu mahkemeye tanık oluyoruz. Merci, gizlice girdiği evlerde genç kızların kıyafetlerini fetiş malzemesi olarak kullanan bir sapkın. Son eyleminde, bir anda eve gelen ve kendisini gören kızları hunharca öldürmekle yargılanıyor. Olağan şartlarda Merci’nin kesinlikle suçlu sayılabileceği dava, avukat Azar’ın ‘Suç nedir? Kişi hangi durumlarda suçlu sayılabilir?’ soruları çevresinde şekillenen savunması sayesinde bambaşka bir sonuca evriliyor. Merci ve Azar’ın yaşadıklarını anlatan Nietszche’nin elbette ki asıl vurgusu suç ve masumiyet üzerine. “Yargılanamayan şey işte budur.” diyor komşusu Dante’ye “İnsanın kendine karşı olan sorumlulukları. Mesela intihar malum gerekçelerden ötürü cezalandırılamaz. Ama bir intihara yardım eden cezalandırılabilir mi? Yasa hayır diyor. O halde bu ölümün, bu kendi canına kıymanın suçlusu kim? Hiç kimse mi? Neden başka birini öldüreni cezalandırıyoruz da, kendini öldüreni cezalandırmıyoruz? Suçun ahlaki sınırı nedir?”

Aaron Azar’ın hikâyesine karşılık, komşusu da Nietzsche’ye Dorian’ı anlatıyor. Güzel bir kadın Dorian. Yine de kimliğini, güzelliğini sorguluyor. Her ne kadar onun kim olduğunu, anlatıcımız Dante’nin hayatında ne gibi bir öneme sahip olduğunu bilemesek de, Dorian’a karşı bir zaafının olduğunu hissediyoruz. Kim olduğunu sorgulayan Dorian, balkonda sohbet eden ikilimizi felsefe ve güzellik üzerine konuşmaya itiyor.

Daha sonra, Dante’nin yaşamına tanık oluyoruz. Seçkin bir kültürden, soylu bir aileden geliyor Dante. Ağabeyi Leonardo ve felçli babasıyla birlikte yaşıyor. Leonardo, babasını çatı katına göndermek isteyince, Dante buna karşı çıkıyor. Eskiden beri kendilerine gün göstermeyen babalarını Leonardo ‘eskimiş geçmiş‘ olarak görüyor. Ondan kurtulmak bir zorunluluk hali. Peki benzer şeyleri yaşayan Dante neden onu çatı katına gönderme fikrine sıcak bakmıyor? Bu noktada geçmiş, aile gibi kavramları irdeliyor Fuentes. Aile bize zorla dayatılan bir yazgı mı yoksa günü gelince bir köşeye rahatlıkla bırakabileceğimiz bir yük mü?
Balkondaki Nietzsche ve Dante; zaman, delilik, isimler ve isimlere gizlenen kişilikler hakkında konuşuyorlar.

“Benim ismim “Friedrich” yerine “Óscar” olsaydı, ben başka biri mi olurdum?” diye soruyor Nietzsche ve sorusunun devamında, Elisa ismindeki kızı anlatıyor. Sekiz yaşında, küçük bir çocukken başlıyor Elisa’nın zorlu hayatı. Bağımlı annesinin ses çıkartamadığı üvey babasının akıl almaz işkencelerine, cinsel istismarına maruz kalıyor Elisa. Yıllar boyu hem de. O yüzden bütün bir çocukluğu ve kimliği paramparça edilmiş. Şans eseri kurtarıldığındaysa, devlet tarafından, saygın bir aile olan Borman’lara evlatlık olarak veriliyor. Elisa, varlık ve saygı içinde, doğru düzgün bir hayata kavuşmuş görünüyor. Oysa hiç akla gelmeyecek bir şey yaşanıyor: Elisa, yıllar boyu üvey babasının tecavüz ve şiddetine, annesinin sessizliğine maruz kalmasına rağmen aklında herhangi bir kötülük fikri belirmeyen o küçük kız, henüz on iki yaşındayken Borman çiftini zehirleyerek öldürüyor.

Gerçek yaşamında şiddeti gerekli, cinayeti de mübah olarak addeden Nietzsche, Elisa’nın sözlerini şöyle aktarıyor: “Ben acıma uyandırdığım için, Hıristiyan merhametinden ötürü Borman’ların iyi, saygın, merhametli insanlar olduklarının kanıtı olarak o yerde bulunuyordum ve ben onların, ayakkabılarının delik deşik tabanından, onların cenneti hak ettiklerini düşünmeleri için sefil bir bahaneden başka bir şey değildim.” Elisa, Aaron’un yine suç kavramına farklı bir bakışı sayesinde, akıl hastalığı kararıyla tedavi edilmek üzere hastaneye yollanacağı sırada Aaron onu gizlice yanına alıyor.

O halde iyilik nedir? Başkalarına iyilik yaptığımızı düşünürken aslında kendimizi, benliğimizi, çıkarlarımızı mı gözetiriz? İnsan şiddete hangi durumlarda başvurur? Fuentes, çetin bir yüzleşmeye sokuyor bizi.
Kahramanların ve anlatıcıların sık sık değiştiği romanda, temel izlek aslında iktidar olgusu. Elisa’nın ailenin varlığından kurtulması, bir bakıma iktidarın yok edilmesidir. Peki iktidarın diğer varyantları? Bu noktada, Leonardo’nun sevgilisi Gala’yı tanıyoruz. Ünlü aktris Lilli Bianchi’nin kızı Gala. Annesi Lilli ise bütün erkekleri kendisine hayran bırakan güzeller güzeli bir kadın. Ne var ki annesi kadar güzel değil ve ikisi de bunun farkında. İyi bir ailede, ebeveynlerin buna ne tepki verileceği düşünülür? Annenin kızını teskin edeceği ve bu konuyu belki de hiç kurcalamayacağı. Oysa Lilli Bianchi, kızı Gala’ya sürekli kendisi kadar güzel olmadığını söylüyor. Anne ve çocuk arasında, güzellikle yoğrulan bir iktidar mücadelesi.

Fuentes, elbette siyasi iktidarı es geçmiyor. Öyle ki sarsıcı bir sahneyle anlatmaya başlıyor siyasi iktidarın sefilliğini: Başbakanın danışmanı ve Dante’nin ağabeyi Leonardo’nun davetindeyiz. Konuklar, devletin bütün önde gelenleri. Hepsi de mevki sahibi, varlıklı insanlar. Leonardo, davet boyunca misafirlere, bir sürprizi olduğunu söylüyor. Nihayetinde sürprizin ne olduğunu anlıyoruz; Loenardo’nun paramparça ettiği pinyatadan paralar saçılıyor etrafa: “Banknotları toplamak üzere yere ilk diz çöken Başkan Solibor oldu. “Aaaah!” diyerek diğerleri de, teker teker, hep birlikte onu takip ettiler ve diz çöküp banknotları toplamaya, birbirlerine dirsek atmaya, öfkeyle itişmeye, çocuklar gibi, hayatlarında daha önce tek bir banknot görmemiş vahşi adamlar gibi birbirlerini yumruklamaya başladılar.”

DEVRİMDEN SONRA

Bu yozlaşmış zenginliğin, baskı ve sömürünün yön verdiği; bütün bir halk kitlesinin unutulduğu bir siyasi iktidar, tarihin her döneminde olduğu gibi, yaşama şansı bulamıyor. Başkan Solbior’un kafasının bir kazığa dikilerek sokaklarda gezdirildiği kanlı bir devrim gerçekleşiyor. Devrimi yönlendirenlerse tanıdık: Dürüst avukat Azar, Dante ve Saul. Böylece romandaki aşk ve aile çevresinde şekillenen iktidar olgusu, iyiden iyiye siyasi hesaplaşmaların düzlemine geçiyor. Bir devrim, eylem gerçekleştiğinde tamamlanmış olur mu? Yeni kurulacak yönetim sistemi, eskisine benzememek için nasıl yapılanmalı? İktidarın devrildiği yerde, yeni bir iktidar mı başlar?
Devrimcileri artık iktidarı alaşağı etmekten daha zorlu bir sınav bekliyor: İktidarın adaleti ve özgürlüğü sınırlandıran, yok eden bir kavram olduğuna inansalar da yeni yapılanmanın tarzı ve şeklinin ne olacağı konusu ellerini kollarını bağlıyor. Harekâtın büyük komutanı Saul, devrimden sonra bir kararsızlığa, adeta boşluğa düşüyor: “Devrimci olmak muhalif olmaktır.” diyor Saul “Daima. Devrimcinin zaferi zihinsel bir eylemdir. Karşıt. Eleştirel. Resmî konum sahibi olmadan. Tüm resmî konumlara karşıt.” O halde yeni kurulacak sistem, resmî ve eleştirel olmaktan nasıl uzak kalacaktır? Bir varlığı yok ettiğiniz zaman yerine yeni bir şey koymanız gerekir. İşte bu ‘şey’, ister istemez, bir öncekine benzeyecektir.

Saul’un, mecburen demokrasi kavramıyla yüzleşmesi gerekir. Devrimin nihayete erebilmesi, demokrasinin kazanabilmesi için ancak bir diktatör gibi davranmak zorunda kalmaları gerekecektir. Karısı Maria-Aguila, devrimi gerçekleştirdiği arkadaşlarının dost mu düşman mı olduklarını sorduğunda, Saul şu cevabı veriyor: “Eğer bir halk ordusu oluşturmamıza, yasaları bir süreliğine askıya almamıza, geçici bir diktatörlük, olağanüstü hal rejimi kurmamıza yardım ederlerse dostlarımız olacaklar...”
Bir devrim, suç işlemeden, ihanete uğramadan başarıya ulaşabilir mi? Saul -devrimi gerçekleştiren büyük komutan- belki de kendi elleriyle var ettiği biricik devrimin kendi çıkarlarına, diktatörlüğüne, kısacası ihanetine uğramaması için karısı Maria-Aguila tarafından hançerlenerek öldürülüyor.

Devrimi, ruhu paramparça olan sevgili kocası Saul Mendes’ten korumak uğruna. Devrim, halkın çılgınca ayaklanmaları neticesinde bir kurtuluştan çok, kaosa dönüyor ve iyi-kötü birbiri içine geçmeye başlıyor. Devrimin fikir babalarından Dante de bu kaosta, çarçabuk yargılanıyor. Karar: idam! İdam kararını onaylayanlardan birinin kimliği çok sarsıcı: “O günler geride kalmıştı. Yasa yapıcı artık terörist olmuştu. Dante’nin kaderi oylandı. Devrime ihanetten ölüm cezasına çarptırılsın diyenler: Herkes. Özgürlüğü verilsin diyenler: Hiç kimse. Ölümünden yana oy kullananların arasında o da vardı: Aaron Azar.” Diktatörlük ve demokrasi arasında taraf seçmeye çalışıyor Fuentes. Net karar verebildiğini söylemek oldukça güç.

Kaos gitgide derinleşiyor. Öyle ki babalar, kendilerini boyunduruk altına aldıklarını söyledikleri çocuklarını öldürüyor; yağmalar artıyor, cinayetler işleniyor. Savunma hep aynı: Devrim, gerçekleri görmemizi sağladı!
Devrimin karşı rüzgârı bu kez de Azar’ı esir alıyor. Tek başına tiranlaşacak mı? Gücü kendisinde mi toplayacak? Devrim, aslında faaliyetleriyle tamamen devrim öncesine döndüğünü fark etmeden, bu kez de kendisini var edenlerin sonuncusu Aaron Azar’ı kurban seçiyor.

Devrim’in akıbeti mi? Devrimin askeri ayağını yürüten komutan Andrea del Sargo’nun, eski yönetimde başkan Solibor’un danışmanı, aynı zamanda Dante’nin ağabeyi Leonardo’ya söylediği şu sözler devrimin akıbetinin en değerli vurgusu: “Hayır, Leo, yönetime el koymak en iyisi; çünkü devrimciler çuvalladılar. Devrimi kurtarmak için devrim adına yönetime el koymak.”Bütün kavramları ters yüz ediyor Fuentes. Denebilir ki insanoğlunun tarih boyunca benzer reaksiyonlar gösterdiği iyi niyetli fikirleri, ütopyaları bir bir yıkıyor, alaşağı ediyor.

Bunun için de hemen her türlü otoritenin karşısında görünen Nietzsche gibi güçlü bir karakteri kullanıyor; üstelik derinlemesine tahlil ederek, iyiden iyiye fikirlerini içselleştirerek. Peki bütün bunlar gerçekten yaşandı mı? İktidarın baş döndürücü coşkusu, Nietzsche’yle konuşmalar, demokrasinin kaotik yapısı, güç, adalet hakkında bütün bu yaşananların gerçekliği şüphesine karşı, iyi bir romancı edasıyla şunu söylüyor Fuentes: “Gerçeğe inanıyorum çünkü onu düşümde gördüm.”

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam