VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Barışa giden yol psikolojik destek istiyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Barışa giden yol psikolojik destek istiyor

Türkiye ve Yunanistan, ortak tarihi geçmişe, acılara, tatlara sahip olmasına rağmen neden iki düşman ülkedir? I. Dünya Savaşı’nın altından çok sular akmış, nice düşman ülke kardeş olmuşken? Ve üstelik biz herkesten daha kardeşken? Bu soru ve benzeri sorular çok uzun süre sorulmak yerine “milliyetçilik ne banal şey” diye yargılandı. Ama sebep neydi? Neden barışamıyorduk?

Buket Aşçı

İşte dünyaca ünlü psikiyatr Vamık Volkan 1991’de tanımladığı iki kavramla; “seçilmiş travma” ve “seçilmiş zafer”le buna yanıt aradı. Toplumlar da tıpkı insanlar gibi kimliklerini, travma ve zaferleri üzerine kuruyordu. Yani bir ülkenin travması diğer ülke ile arasındaki düşmanlıksa barış, inşa ettiği kimliğinin reddi anlamına gelecekti. İşte bu yaklaşımla çatışmaların, terörizmin yoğun yaşandığı toplumların psikanalizini yaptı ve analizleri tüm dünyada büyük ilgi gördü.
Nobel Barış Ödülü’ne de aday gösterilen Volkan, bu yorumlarını bu hafta çıkacak olan kitabı “Divandaki Düşman”da detaylandırıyor ve dünyadaki görünmeyen duvarlarla bunların aşılabilmesine yardımcı olacak reçeteleri analiz ediyor.
Kitabın Türkiye için bir diğer önemi ise; gündemin en önemli maddelerinden “Kürt Açılımı”nı, sakin kafayla yorumlamaya yardımcı olacak, bir süreci, çabayı samimi bir dille anlatıyor olması; Türkiye’nin Büyük Çatısı Projesi’ni. Volkan ile danışmanlığını yaptığı Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi’nin (Ekopolitik) öncülüğünde, akademisyen ve gazetecilerin gönüllü katılımı ile gerçekleştirilen bu projeyi, kitabını ve Türkiye’nin geçirdiği değişimi konuştuk.

Not: Volkan, kitapta bu oluşumun AKP’den tamamen bağımsız olduğunun altını çizmiş ama gelişmeleri düzenli olarak Cumhurbaşkanı Gül ve dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile paylaşmış...



Uluslararası ilişkiler, karşılıklı çıkar çatışmaları üzerine kurulu bir disiplin olarak tarif edilir. Siz, “işin bir de psikolojik boyutu var” diyorsunuz. Psikolojik faktörler çıkarların bile önüne geçebiliyor mu?
Psikolojinin iki türlü kullanıldığını düşününüz. Politikacılar uluslararası ilişkilerde (bilerek veya bilmeyerek) psikolojiyi ötekinden (düşmandan) daha fazla birşey kazanmak icin kullanırlar. Benim üzerinde durduğum bu psikoloji değildir. Ben büyük grupların yani toplumun psikolojisi ile uğraştım ve bu alanı geliştirmeye çalıştım. İnsan toplum psikolojisi gerçek dünya işlerine (ekonomik, kanuni, politik) karışmaktadır ve savaşların, terörizmin ve bunlar gibi durumların ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynamaktadır. Aynı zamanda toplum psikolojisi barış yollarını kapatmak için büyük dirençler ortaya çıkartmaktadır. Uluslararası ilişkilere bir politikacı olarak girmedim, daima bir akademisyen ve psikoanalist olarak kaldım. Mesela, kavga içinde olan karşıt toplum delegelerine çözüm için öneriler vermedik. Çözümü kendileri bulmalari için onlara yardım ettik. Bütün bunları yaparken toplum psikolojisini araştırıp durdum.

Araştırmalarınızı ağırlıklı olarak yeni “travmalar” yaşamış toplumlara yönelik yapmanızın nedeni ne?
Çok basit. Bu araştırmalara kazara başladığımı kitabın ilk bölümlerinde anlattım. Bu çalışmaları yapmak için sivil organizasyonlardan (PEW Charitable Trust gibi) ve Amerika’nın Peace (Barış) Enstitüsü’nden grantlar (para) gerekiyordu. Kurumlar sadece yeni travma olan yerlerde çalışmak için para veriyorlardı.

Seçilmiş travma ve seçilmiş zafer... Kimlik bilinci yaratırken her toplum bu iki kavrama mutlaka ihtiyaç duyar mı?
Her toplum böyle şeyleri veya buna benzeyen şeyleri kullanır çünkü baskı altında her toplum kendi toplum kimliğini korumak ihtiyacındadır. Toplumda gerileme olunca gerçek ve hayal edilen eski tarihi olayların imajları canlanır. Toplum talihli ise politik lider bu durumu kötüye döndürmez. Talihli değilse (Sırbistan’da olduğu gibi) politik lider yeniden canlandırılan eski tarihi olayların paylaşılan imajını trajik olayların oluşmasında kullanır.

Türkiye’nin travması ve zaferi nedir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş zaferi İstiklal Harbi’ydi. Bu zafer o kadar çok kullanılıyordu ki bir imparatorluk kaybettiğimizin travması anılmıyordu. Bugünkü Türkiye’de ise durum değişti. Osmanlı geçmişimizi anmak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun heyecanını geride bıraktı. Bir de sanki Cumhuriyetin kuruluşu bazı kitleleri dramatize etmiş gibi bir ortam yaratıldı. Böylece psikolojik, karmaşık bir durum gelişti.


Kitabınız bugün Türkiye başta olmak üzere tüm dünyayı yakından ilgilendiren etnik kimlikler üzerinde duruyor. Sizin de belirttiğiniz üzere 1970’lerde aksanlar bu kadar dikkat çekmez, kimlikler ayrıştırıcı, ötekileştirici olmazdı. Herkes “ne oldu da bu değişim yaşandı” diye soruyor. Siz Kürt sorununu ele alırken bunu “sorun artık ortaya çıktı” olarak yorumlamışsınız...
Afrika’dan kolonistlerin çekilmesi, Sovyetler Birliği’nin çökmesi “Şimdi biz kimiz?” sorununu dünyanın birçok yerinde ortaya çıkarttı. Etnik çağa girdik. Aynı şey Türkiye’yi de vurdu. Çok kısa bir zaman içinde bildiğimiz medeniyet elektronik iletişim ve diğer teknoloji buluşları ve modern küreselleşme ile çok değişti. Bir de terörizm bilhassa aşırı İslam terörizmi ortaya çıkınca ve etnik kimlikler dini kimliklerle birleşince “Şimdi biz kimiz?” soruları karman çorman oldu. Eski klasik diplomasi çok yerde geçerli olmaktan çıktı. Büyük işadamları dünya işlerini politikacılardan daha fazla etkilemeye başladı. Emri veren,tetikçi ve kurban, barış için aynı masadaydı 2010 yılı Şubat’ında Tarık Çelenk ile Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaret edip Büyük Çatı projesi hakkında bilgi verdikten sonra, grupla tekrar bir araya geldim. Bu toplantıda, üç üye arasında etkileyici bir etkileşim yaşandı. Biri bir Kürt olan Seydi Fırat’tı. 1980’de Türkiye’yi terk etmiş, Suriye’deki Bekaa Vadisi ve Kandil Dağları’ndaki PKK eğitim kamplarında kalmıştı. 1999’da PKK, Seydi’nin Türk yetkililerine teslim olmasına karar vermişti. Bu karara uymuş ve beş yıl cezaevinde kalmıştı. Hüküm giymesinin ardından Türkiye’deki Kürt sorununun aktif sözcülerinden olmuştu. İkinci kişi Mete Yarar’dı. Askeri okuldan mezun olmuştu. Türkiye’nin güneydoğusunda 10 yıldan fazla süre PKK ile mücadele etmişti.
Üçüncü kişi Cevat Öneş idi. MIT Yönetici Yardımcılığı görevinden 2005 yılından emekliye ayrılmıştı. Birden grup üyeleri, Cevat Öneş’in uzun yıllar önce Seydi Fırat’ı öldürmeyi planlamış olduğunu ve Mete Yarar’ın da belli ki hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bu planı uygulayacak kişilerin arasında yer aldığını fark etti. Şimdi, bu üç adam dostane ve birbirine saygılı bir şekilde yan yana oturuyorlar, ölümlerin durdurulması gerektiği görüşünü savunuyor ve tek başına askeri bir çözüm sağlanmasının bir hayal olduğunu söylüyorlardı.

Öcalan müzakereci olarak sunulmamalı
Seydi Fırat, özel konuşmak istedi. Öcalan ile iletişim içinde olduğunu hissetmiştim, ‘yansızlığımı’ sürdürme niyetimden emin olmak istiyorlardı. Bir programda, Türk hükümetinin Kürt sorununa çözüm bulmak üzere Öcalan ile doğrudan iletişime geçmesinin uygun ya da faydalı olup olmayacağı sorulmuştu. Cevabım ‘hayır’ olmuştu. Seydi, neden böyle bir cevap vermiş olduğumu bilmek istiyordu. Cevabımın hâlâ aynı olduğunu söyledim. Eğer kamuoyuna, ‘Türk’ halkına, Öcalan bir müzakereci olarak sunulursa bu güçlü bir şekilde geri tepecek ve bu durumun kendisi bile ‘Kürt sorunu’nu daha da kötüleştirecekti. Seydi’nin görüşümü İmralı’ya iletmenin yolunu bulup bulmadığını bilmiyorum. Çünkü bütün bu karışıklıkların altında toplum kimlikleri ve çatışmaları var. O halde toplum kimliğinin ne olduğu ve neleri ortaya çıkardığı incelenmelidir. Bizim diğer psikoanalistlerin çoğundan farkımız toplum psikolojisini ofislerimizde değil travma olan yerlerde düşmanların buluştuğu odalarda incelememiz.

Bir toplantıda Cevat Öneş’in, Seydi Fırat’ın ve Mete Yanar’ın yan yana oturabilmesini anlatıyorsunuz. Kürt meselesi düşündüğümüzden de kolay aşılabilir mi?
Bir kişi psikoanalitik divanımıza yattığında onun analizinin kolay veya zor olacağını düşünmem. Odaklanacak şey bir sürecin başlaması ve devam etmesidir. Aynı şeyi Kürt ve Türk meselesi için de düşünürüm. Türkiye’de acil kişilerin (içlerinde toplum psikolojini bilenler veya toplum psikolojisini bilenlerden faydalanacaklar olmak üzere) böyle bir süreci başlatması ve ne olursa olsun devam ettirmesi çok faydalı olur.

“Türk yetkililer Öcalan’la birebir temasa girmemeli yoksa süreç geri teper” diyorsunuz TBÇ toplantılarından önce. Şu an hükümetin tavrını, BDP’li vekillerin aracılığını nasıl yorumluyorsunuz?
Zaman değişti. Birkaç yıl önce böyle şeyler düşünülse de toplumun bazı kesimleri belki de çok olumsuz tepki verirdi. Söylediğiniz tavır ve aracılıklar hakkında gazetelerde okuduklarım dışında bir bilgim yok. Olumlu bir süreç başlatıldı mı? Bunu bilmiyorum. Bu nedenle sualinize derin bir cevap veremem.

Kürt meselesinde barışın istenmesinin en büyük nedenlerinden birinin “bıkkınlık” olduğunu vurguluyorsunuz. Aynı şey barışa karşı da duyuluyor olabilir mi?
Türkiye’de PKK terörizmi ve buna karşı verilen askeri karşılık nedeniyle belki de 40 bin kişi öldü. Her ölen kişinin anne, baba, kardeş, akraba ve dostları vardı. Milyonlarca kişi komplikasyonlu yas işinde. Bu durumlarda ölenler için “normal” yas tutmak da çok zor. Halk buna o kadar alışmış ki bu gerçeğin farkında bile değiliz. Yıllardır devam eden bir şey bu. Komplikasyonlu yas tutma çaresizlik, aşağılanma, öç alma, öfke ve bunlar gibi duyguları canlı tutar ve bunlar milyonlarca kişi tarafından paylaşılıyor. Bu toplum psikolojisini bilenlerden faydalanarak bazı süreçlerle durumu değiştirmek gerek.

Başbakan ile temasınız oldu mu?
Başbakan ile temasım olmadı.

Projeniz talihsiz olaylar yüzünden bitti. Sonrasında size ABD ajanı da dendi. Ne hissettiniz?
Kafalarına geleni söyleyip yazan “akademisyen”lerin veya diğer “paranoid” kişilerin seviyesine inmek istemem. Yalnız beni çok güldüren bir durumu anlatmak isterim: İnternete dört yıldızlı Amerikan generali üniformasıyla bir resmimi koymuşlar. Resimde uzun sakalım var.

Kürtler: Türk bayrağı taşırız
2009’da Öcalan’ın onayıyla 34 PKK üyesi, Türkiye’ye giriş yaptı. Bu gruba ‘Barış Grubu’ adı verilmişti ve onlara, on yıl önce Türk yetkililerine teslim olan Seydi Fırat eşlik ediyordu. Dava açılmaksızın serbest kaldılar. Beşir Atalay kamuoyuna bu eylemin hükümetin ‘Kürt Açılımı’nın bir parçası olduğunu duyurdu. Bu dönüşün beklenildiği şekilde olumlu bir etki yaratmadığı ortadadır, dahası Türk halkı PKK üyelerinin gerilla ‘üniformaları’ içinde Türkiye’ye girmelerine genel olarak olumsuz tepki göstermişti. Seydi bize, PKK Kürtlerinin sivil kıyafetler giymeye nasıl vakit bulamadıklarını açıkladı. Şubat 2010’daki toplantıda neden halkın 34 PKK üyesinin dönüşüne hazırlamak üzere psikolojik destek alınmadığı tartışıldı. Dağdan Türkiye’ye gelen PKK üyeleri Türk bayrağı taşısalardı halkın, özellikle de milliyetçi kesimin tepkisinin farklı olacağı öne sürüldü. Seydi’ye, gelecekte yaşanacak durumlarda Kürtlerin Türkiye’ye giriş yaparken Türk bayrağı taşımalarının, Kürtler için kabul edilebilir bir durum olup olmadığını sordu. Cevap ‘evet’ti.


Gül’ün gözlerinin dolduğu an
Ayla Yazıcı Hakkari’de yaklaşık 10 Kürt ailesi ile görüşmüş ve PKK’ya katılmak için kaçan oğullarının yasını tutan annelerden etkileyici bir şekilde bahsetmişti. Bu ailelerden bazılarının oğulları ‘gerilla savaşçıları’ olarak dağlardayken, bazılarının oğulları ise TSK’da askerdi. Hakkari’de Kürt çocukları ve gençleri haberlerde ‘polis araçlarına taş fırlatan’ kötü çocuklar olarak tasvir ediliyorlardı. Ayla bu çocuklardan bazıları ile de görüşebilmişti. Sade bir Türkçe ile bu çocukların saldırganla nasıl özdeşim kurduğunu ve polis araçlarına taş atmanın onlar için bu sefil yerde oynayabildikleri tek ‘oyun’ olduğunu anlatmıştı. 26 Ağustos 2010’da 16 çekirdek üye ve Hakkari ve Mersin’den temsilcilerle birlikte, Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’daki Boğaz manzaralı yazlık konutuna gittik. Cumhurbaşkanı’nın hemen yanına oturdum ve katılımcılardan serbestçe konuşmalarını istedim. Bize sadece bir buçuk saat verilmişti fakat toplantımız üç saat sürdü. Ayla Yazıcı Hakkari’de elde ettiği bilgilerden bazı ayrıntılar verdi. Genç bir Kürt adamın Hakkari’deki durumu tarif ettiği bir an, Cumhurbaşkanı’nın gözlerinin yaşardığını fark ettim. Bu beni son derece etkiledi.

Türkiye’nin Büyük Çatısı projesinde kimler vardı?
Ekopolitik’ten Genel Koordinatör Tarık Çelenk ve yönetici Murat Sofuoğlu, Cezmi Bayram, Murat Belge, Bayram Bozyel, Cengiz Çandar, Musa Serdar Çelebi, Seydi Fırat, Ümit Fırat, İbrahim Kalın, Gültan Kışanak, Altan Tan, Mete Yarar. Gözlemciler arasında yer alan kişiler: Deniz Ülke Arıboğan, Ayşe Betül Çelik,
Esra Çuhadar Gürkaynak, Cevat Öneş, Avni Özgürel...


Paylaş