VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Aralık 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Batı’da tek başına, az gelişmiş ülkelerde ailece dileniyorlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Batı’da tek başına, az gelişmiş ülkelerde ailece dileniyorlar

Akademisyen Aslıcan Kalfa-Topateş‘in kaleme aldığı “Dilenciler: Türkiye’de Yoksulluk ve Dilenme Kültürü” adlı araştırma kitabı her gün sokakta karşılaştığımız ve çoğu zaman yok saydığımız dilencileri ve dilencilik kültürünü mercek altına alıyor.

MİNE AKVERDİ DENKTAŞ


Kimi diyo ki, sen benden daha zenginsin diyo. Kimi, git diyo, kör müsün, çalış diyo, elin ayağın tutuyo, diyo. Kimi diyo, ayıp değil mi dileniyosun, diyo, terbiyesiz, diyo. Bu çocuğu sokağa çıkartıyosun, diyo. Ben de diyom ki keyfimden çıkarmıyorum ki çocuğumu sokağa, diyom. Yoksulluktan çıkartıyom, diyom...”

Akademisyen Aslıcan Kalfa-Topateş, İletişim Yayınları‘ndan çıkan “Dilenciler: Türkiye’de Yoksulluk ve Dilenme Kültürü” adlı araştırma kitabında dilenciliğin geçmişten bugüne, feodaliteden kapitalizme ve küreselleşmeye nasıl evrildiğini, coğrafyaya ve gelişmişlik seviyesine göre nasıl farklılıklar gösterdiğini bir bir ortaya koyuyor. Dilenciliğin yoksullar için bir hayatta kalma stratejisi olduğuna ve zamanla kendi kültürünü oluşturduğuna dikkat çeken Kalfa-Topateş, bizzat dilencilerle görüşmelere de yer verdiği araştırmasında dilenciliğin ortaya çıkma sebeplerini ve nasıl önlenebileceğini de irdeliyor. Türkiye için de ciddi bir “sosyal yara” olan meseleye parmak basan kitabını Aslıcan Kalfa-Topateş ile konuştuk.



Araştırmalarınızda neden dilenciler konusuna eğilme ihtiyacı duydunuz?

Çalışma alanım olan Çalışma Sosyolojisi kapsamında, gerek Türkiye’de gerekse de dünyadaki egemen eğilimin aksine marjinal, görünmeyen, görülmek istenmeyen ve ötekileştirilen toplum kesimlerin de araştırılmaya muhtaç olduğunu düşündüm. Bu muhtaçlık, araştırmamı oluşturan temel fikirdi aslında. Bunun yanı sıra özellikle 1970’li yıllardan günümüze uzanan süreçte daha mikro ölçekli çalışmalara evrilen yönelimlerin oluşması, araştırmamın tohumlarını atan ikinci fikirdi. Bu iki fikir benim pusulam oldu ve böylelikle hem mikro ölçekli, hem de sosyo-ekonomik sistem tarafından sınıfsal ilişkilere dâhil olma imkânını elde etmekten dahi yoksun bırakılmış bir grup olan dilencilerle ilgili bilimsel bir araştırma yapmaya karar verdim.

Kitapta “dilenme kültürü“nden bahsediyorsunuz, dilenme kültürü nedir, nasıl oluşur?

Dilenme kültürü yoksullukla birçok farklı risk bileşeninin bir araya gelmesi ve harmanlanması sonucu oluşan dilenme davranışının zamanla bir kültüre dönüşerek yapısal hale gelmesi ve dilenmenin artık bir yaşam tarzına dönüşmesi anlamına geliyor. Bu yaşam tarzında dilenme kendi kodlarını, işaretlerini, anlamlarını, değer sistemlerini, sürekliliklerini bünyesinde barındırırken dilencilerin yaşamlarını biçimlendiriyor; Bourdieu’cu anlamda onların “habituslarını” oluşturuyor ve kendi kendini yeniden üreterek yeni boyutlar kazanıyor. Bu anlamda dilencilik olgusu kesinlikle kültürel bir bağlamda yeniden konumlanıyor, biçim alıyor. Dolayısıyla evet, dilenmenin de bir kültürü oluşuyor. Dolayısıyla kişilerin gündelik yaşam pratiklerine, dillerine ve anlatılarına odaklanan etnografik yönelimli araştırmaların yapılması son derece önemli.

Dilenciliğin oluşma sebepleri nelerdir? Kitapta Asturias’tan alıntıladığınız gibi sadece yoksulluk mu onları birbirine bağlayan? Diğer faktörler nedir?

Evet, aslında Asturias’ın güçlü kaleminde ifade bulduğu üzere dilencileri birbirine yoksulluk bağlıyor. Yani dilenmenin tabir caizse mayası gerçekten yoksulluk. Ancak şüphesiz her yoksul dilenmiyor. Neden her yoksulun dilenmediği sorusunun cevabını layıkıyla verebilmek, araştırmamın temel kaygılarındandı. Ortaya çıkan ana bulguya göre yoksullukla çeşitli dezavantajların etkileşimi dilenme sürecini başlatıyor. Bu dezavantajlarda ilk sırada göç var: Geçim olanakları daralan kesimlerin kırdan ve küçük ya da orta büyüklükte kentlerden büyük kentlere göç etmesiyle yaşadıkları zorlukları kapsıyor. İkincisi hane yapılarındaki dönüşüm: Yani boşanma ya da eşlerden birinin ölümü/işini kaybetmesi gibi olumsuz gelişmeler sonucu hane gelirinin sarsılması. Üçüncüsü kentsel geçim olanaklarının daralması: Yoksulların zaten son derece zayıf olan geçim kaynaklarının iş kazası, hastalık, yaşlılık gibi nedenlerle kuruması anlamına geliyor. Dördüncüsü ise yapabilirlikten yoksunluk: Amartya Sen tarafından geliştirilmiş bu kavram ekonomikten ziyade insanların toplumsal yaşama daha aktif biçimde katılmalarını engelleyen, böylelikle onları birçok şeyi “yapabilme” hakkından mahrum bırakarak dışlayan eğitimsizlik, sağlıksızlık, ataerkil kültürel kodlar gibi etmenleri tarif ediyor. Son faktör ise enformel (aile, akraba, arkadaş, komşu vs ile kurdukları) ve formel (muhtarlık gibi kurumlarla kurdukları) dayanışma ilişkilerinin aşınması. Araştırma sürecinde bunların hepsinin dilencilerin yaşamlarının hemen hemen her boyutunda ortaya çıktığı gerçeğiyle sık sık karşılaştım. Üstelik bu kesimler, kapitalizmin günümüzde aldığı biçimlerle giderek daha dezavantajlı hale geliyor.

Farklı dilenme ve dilenci türlerine dair önemli saptamalarınız var. Türkiye’de hangileri öne çıkıyor?

İlk sınıflandırma satış yaparak dilenenler (kapitalizmle uyumlaşmış dilenciler) ve satış yapmadan dilenenler (geleneksel dilenciler) arasında yapıldı. Yani dilenci mendil ya da yara bandı gibi düşük değerli bir ürünü değerinden daha yüksek bir fiyata satarak ya da satış yapmadan dileniyor. Bu iki dilenme biçimi birbiriyle kombine de edilebiliyor.
Aktif ve pasif dilenme ise yabancı literatürde yapılan bir ayrım. Aktif dilenmede kişi sadaka talep ettiğini yoldan geçen insanlara çeşitli araçlar kullanarak (satış yapmak, sözel olarak yalvarmak gibi) aktif olarak sergiler, bu anlamda bir performans gösterir adeta. Pasif dilenme ise herhangi bir araç kullanmadan, sessizce oturarak yoldan geçenlerden sadaka gelmesini beklemek biçiminde tanımlanabilir.

Literatürde bu sınıflandırmaya bir üçüncü kategori olan “saldırgan dilenme” de eklenmiş ancak ben kendi araştırmamda böyle bir kategoriye rastlamadım. Tekil ve çoğul dilenme de benim yaptığım bir sınıflandırma ve dilenme etkinliğinin yalnız mı yoksa başkalarıyla mı (aile üyeleri, akrabalar ya da komşularla) yürütüldüğünü betimliyor. Türkiye’de aktif biçimde, çeşitli araçlar kullanarak, satış yaparak yani kapitalizme uyum sağlayarak dilenenler daha fazla. Gelişmekte olan ülkelerdeki dilenme örüntüsünün Türkiye için birebir geçerli olduğunu söylemek de abartılı olmaz. Nitekim daha ziyade kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşan dilenci profilleri yaygın. Özellikle kadınların çocuklarıyla dilenmelerinin sıklığı göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’de çoğul dilenmenin de önemli bir yere sahip olduğu vurgulanmalı.

Peki dilencilik hangi koşullarda ortadan kalkabilir?

Sosyal politika önlemlerinin genişletilerek “yoksulun yoksulu” denilebilecek kesimlere, bu kapsamda marjinal bir ekonomik etkinlik biçimiyle geçinen dilencilere yöneltilmesi son derece önemli. Sosyal hizmet kurumlarının da önemli bir bileşen olduğunu düşünüyorum, çünkü bu kurumlar özellikle çocuk dilenciler üzerinden dilenme kültürünü kırabilecek bir potansiyel taşıyorlar. Kurumlar güçlendirilirse, bu potansiyel artar ve çocukların annelerini de dönüştürecek bir değişim yaşanabilir.

KENDİLERİNİ ANLATMAK İSTİYORLAR

Ankara’da 26 dilenciyle yüzyüze görüşmeler yaptınız. Bu süreçte nasıl bir kişisel deneyim yaşadınız?


Alan araştırması, çalışmamda beni çok fazla düşündüren, üzerinde kafa yorduğum aşamaydı. En fazla kaygılandığım, dilencilerin beni her gün sokakta karşılaştıkları risk odaklarından olarak değerlendirip benimle görüşmek istemeyecekleriydi. Sokakların görüşme yapılacak sağlıklı bir ortam sağlamaktan uzak olması ayrı bir zorluktu. Ancak alan araştırması benim için son derece özel, önemli ve olgunlaştırıcı bir deneyim oldu. Düşündüğümün aksine dilenciler çok büyük ölçüde benimle görüşmeye istekli davrandılar ve samimi ilişkiler kurdular. Açıkçası bu kadar samimi olacaklarını tahmin etmemiştim.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163