VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Mayıs 2011 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Batılıların düşündüklerinin aksine Doğulu kadınlar bir erkeğe her istediğini yaptırabilir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Batılıların düşündüklerinin aksine Doğulu kadınlar bir erkeğe her istediğini yaptırabilir

Kenize Mourad, bu hafta yayınlanacak üçüncü romanı “Begüm”le, uzun bir aradan sonra edebiyata döndü. Kuzey Hindistan’daki Awadh Krallığı’nın Begüm Hazret Mahal’in çok az bilinen hikayesini konu ettiği romanında, İngiliz işgaline karşı 1857 yılında gerçekleşen ve Begüm’ün bizzat başını çektiği Sipahi Ayaklanması’nı anlatıyor. Mourad kitabında, bugünün dünyasına da göz ardı edilemeyecek göndermeler yapıyor. Kendisiyle Paris’te yeni kitabı üzerine bir söyleşi yaptık ve hem kitaptan, hem de günümüz toplumlarından yola çıkarak, Kenize Mourad’ın yazar kimliği üzerine konuştuk.

Emre Ülker

Bize biraz kitabınızın kahramanından, Begüm Hazret Mahal’den bahseder misiniz?
Hazret Mahal çok mütevazı bir aileden geliyor. Hayata sıfırdan başlamış ama zekası ve şiire olan yeteneği sayesinde kralın dikkatini çekebilmiş ve sonunda onun dördüncü eşi olmuş. Adeta bir peri masalı gibi. Begüm’ün hiç resmi yok, bu arada. Kendisine atfedilen resimler var ama gerçekten ona ait olup olmadığı tam olarak bilinmiyor. Çok güzel bir kadın olduğu anlatılıyor. Yoksa zaten kralın dikkatini çekemezdi herhalde. Ama esas çok keskin bir zekaya sahip olması ve şiire olan yatkınlığı, kendisi de şair olan kralın bu yeteneğe duyarsız kalmamasına neden olmuş. Çok şaşırtıcı olan bir başka şey de, sipahiler kendisine gelip ayaklanmanın başına geçmesini istediklerinde, tamam demesi ve haremden çıkıp ordunun başına geçmesi. Sadece cesur bir kadın değil, aynı zamanda inanılmaz bir strateji yeteneği var. İngilizler de bunu kabul ediyorlar zaten ve stratejik açıdan da cesaret açısından da Begüm’ün tüm generallerinin toplamından daha üstün olduğunu söylüyorlar. Bu da benim çok ilgimi çekti. Günümüzde, Müslüman kadınlar hakkında öyle ipe sapa gelmez şeyler anlatılıyor ki. Başları bağlı, tamamen erkeklerin egemenliğine boyun eğmiş kadınlar oldukları gibi. Açıkçası, kitabımın kahramanını, bu görüşün tam tersini yansıtan bir örnek oluşturduğu için seçtim. İşin ilginç yanı, bu olağanüstü kadının hayatı hiç kaleme alınmamış. Hazret Mahal üzerine ilk yazan benim.
Peki, bu konuda nasıl araştırma yaptınız? Ayaklanmanın ve Hazret Mahal’in hayatının detaylarını nasıl öğrendiniz?
Hazret Mahal Lucknow’da yaşamış. Lucknow, Müslüman-Hindu kültürünün merkezi. Benim de babamın memleketi. Ben de bir dönem orada yaşadım. O dönemde, Begüm Hazret Mahal’in torununun çocuğuyla tanıştım ve Begüm’ün hikayesini de ilk ondan öğrendim. Bu zat çok seçkin fakat çok yoksul kalmış biriydi. Ara sıra babamı görmeye gelirdi ve bana Begüm’den bahsederdi. Onun dışında, İngilizlerin Sipahi Ayaklanması’nın yüzüncü yılında yayınladıkları belgeler var. Oldukça titiz bir çalışma yaparak, on cilt evrak arasında, zaman zaman Begüm’ün adının geçtiği yerleri buldum. Orduların başında, bazen bir fil üstünde nasıl çarpıştığı ya da nasıl sürekli yer değiştirerek gerilla taktikleri kullanarak savaştığı anlatılıyordu. Ayrıca, konuyla ilgili eski yazmalar buldum, bunları çevirttirdim. Bir de tabii, Begüm yazılı olmayan bir tarihin parçasıydı. Lucknow’da neredeyse herkesin ailesi, onun yanında savaşmıştı. O insanların ailelerinin tarihini bizzat kendilerinden dinledim. Bu anlamda, Hazret Mahal’in hikayesini benden başka pek kimse yazamazdı diyebilirim. Kitaptaki tarihi bilgilerin hepsi doğru. Benim eklediğim yalnızca bir öğe var. O da Begüm’ün, ordusunun generallerinden biri olan bir Hint Racasıyla, Jai Lal Singh’le olan aşk ilişkisi. O dönemde özellikle Müslüman kadınların özel hayatı üzerine kayıt bulunmadığı için, bu konuda biraz hayal gücümü kullandım. Ama aslına bakarsanız bu aşkın da gerçekten yaşanmış olabileceğini düşünüyorum. Sonuçta kocası başka bir şehirde yeni bir harem kurmuş bir kadından bahsediyoruz ve bu kadının her gün görüştüğü genç ve yakışıklı bir Raca var.
Lucknow’dan söz açılmışken, sanıyorum bu kentten de biraz bahsetmemiz gerekiyor. Kitabınızın Fransızca orijinal ismi olan “Altın ve Gümüş Şehrinde” bu şehre gönderme yapıyor, değil mi?
Evet. Lucknow, o dönemde Kuzey Hindistan’ın en zengin krallığı olan Awadh’ın başkenti. Altın ve gümüş şehri olarak anılmasıysa yalnızca bu zenginlikten kaynaklanmıyor. Şehirden altın ve gümüş olarak tanımlanan iki nehir geçiyor. Altın, yani Hindular için kutsal olan Ganj Nehri ve gümüş, yani genellikle Müslüman nüfusun yaşadığı bir bölgeden doğan Yamuna Nehri. Lucknow, Ganj-Yamuna Uygarlığı’nın, yani altın ve gümüş kültürünün merkezi olduğu için de, Kuzey Hindistan’ın genelinde inanılmaz bir uyum içinde yaşayan Hindular ve Müslümanların oluşturduğu ahengin ve sanat konusunda çok ince bir zevkin geliştiği yer. Mimarlık, resim, müzik, şiir gibi her sanat dalında Hindu-Müslüman kültürlerinin katkısının en üst seviyeye ulaştığı şehir.
GÜNÜMÜZDE HALKIN AFYONU
MANİPÜLE EDİLEN BİLGİLER
Yalnız, bu bahsettiğiniz ahenk konusunda Batı’da herkes hemfikir değil yanılmıyorsam. Özellikle kimi ülkelerin çıkarları doğrultusunda kamuoyunu yanlarına çekmek için basını tam ters yönde yayınlar yaparak manipüle etmeleri, yani dezenformasyon yüzünden belki de...
Bakın, şunu söyleyebilirim ki, bugün tırnak içinde “demokrat” olarak adlandırdığımız ülkelerde, demokrasinin mümkün olmasının tek nedeni, dezenformasyon ve medya manipülasyonudur. İnsanlar gerçekten dünyada neler olduğunu bilseler, ayaklanmaktan başka bir şey yapamazlar. Bugün, yaşadığımız toplumlarda, halkın afyonu artık din değil, tamamıyla kontrol altında tutulan ve manipüle edilen bilgidir. İnsanlar bazen bu durumdan şüphe ediyorlar ama o kadar güçsüzler ki ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bu anlamda, gerçekten çok kötü durumdaki toplumlarda yaşıyoruz.
Kitabınız bu açıdan, günümüz dünyasıyla oldukça çarpıcı paralellikler içeriyor...
Ben zaten, yalnızca yüz elli yıl önce yaşamış bir kraliçenin hikayesini anlatmak için değil, daha ziyade günümüzü anlatmak için yazıyorum. Bunu yaparken ama, bir filozof ya da deneme yazarından farklı olarak bir hikayeden yararlanıyorum. Zaten, küçük bir azınlık dışında insanların felsefi metinleri ya da denemeleri okumadıklarını düşünüyorum. Bunun böyle olduğunu da gazetecilik yaptığım yıllarda anladım. O yüzden de tarihi romanlarla, insanların hem kalplerine hem de idraklerine hitap etmeye çalışıyorum. Romanımdaki tarihi bilgiler tamamen doğru olmakla birlikte, daha ziyade bugün bizi ilgilendiren konuları ön plana çıkarıyorum. Bakın, bu kitabı neden yazdığımı daha kitabın en başındaki alıntıda görmek mümkün. William Dalrymple’nin sözlerinin bir kısmını burada tekrarlayacak olursak:
“1857 ayaklanmasından çıkacak dersler çok açık. Kimse başka bir halkın gelip ülkesini istila etmesinden, toprağına el koymasından, silah tehdidiyle daha iyi fikirler benimsetmeye çalışmasından hoşlanmaz.” Bugün Afganistan’da, Irak’ta yaşananlar işte tamamıyla bundan ibarettir. Kısacası, bu kitapta anlatmak istediklerimi şu şekilde özetleyebilirim: Hindular ve Müslümanlar arasında eskiden fevkalade bir uyum söz konusuydu. Ben, bunun bugün de mümkün ve hatta geçerli olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında, İslam’ın aydınlık yüzünü ortaya koymak istedim. Dinlerin aynı kökenden geldiğine inanıyorum.
Şahsen, Türklerin eski dini şamanizme ya da sufiliğe daha yakın hissetsem de, bu ortak kökenden dolayı, farklı dinlerin mensuplarının uyum içinde yaşayabileceklerine kaniyim. Tabii kitabımın kahramanının bir kadın olmasından da anlaşılabileceği gibi, kadının Doğu toplumlarındaki yerinden de söz etmek istedim. Doğulu kadınlar her anlamda Batılı kadınlardan çok farklı. Benim tespitime göre, Doğulu kadının çok daha geri planda kaldığı kanısı Batı’da yaygın olsa da, aslında durum bunun tam tersi. Doğu’da erkek belki ön planda gözükür ama evin çekip çevrilmesinden, paranın nereye harcanacağına ya da çocukların nasıl bir eğitim alacağına kadar her şeye kadın karar verir. Ve erkeğe de her istediğini yaptırır. Buna karşılık, Batılı kadın yeri geldiğinde sesini yükseltebilir ama genelde istediğini elde edemez. Kitabımın kahramanı olan Begüm’ün gerektiğinde başörtüsünü çıkartarak ordunun başına geçmiş olması bence Doğulu kadının bağımsız karakterine en güzel örnektir. Kitabımda başörtüsünün bir mecburiyet olmadığını da belirtiyorum. Bunu desteklemek için de Kuran’dan ayetlere yer veriyorum. Burada bir parantez açacağım. Zaten bilindiği gibi, birçok dinde başörtüsü var, bu sadece İslam’a mahsus değil ama açıkçası, Türkiye’de bu konuda biraz çaba gösterilmesi lazım. Tamam, baş örtmeyi dinin bir gereği olarak görebilirsiniz. Ama niye kadını çirkinleştiren ve rahibelere benzemelerine neden olan o korkunç başörtülerini seçiyorsunuz? Tanrı insanların çirkinleşmesini istiyor olamaz. Peygamberin torunlarından birinin söylediği gibi, Allah bana bu güzelliği verdiyse, bunu neden saklayayım, değil mi? Kısacası, İslam’ın eskiden söz konusu olan açık ve aydınlık yüzünü göstermeye çalışıyorum. Yani inananların kitabı yorumlamasına izin verildiği dönemdeki yüzünü. Halbuki bugün, mesela Fransa’da, İslam’ın algılanışı tamamen farklı yönde. Tabii bunda fanatiklerin de rolü olduğunu kabul etmek lazım.
BATI’NIN DURUŞUNDA
ÇİFTE STANDART VE
ADALETSİZLİK VAR
Konu açılmışken, Batı’nın farklı hassasiyetler karşısındaki tutumunda bir çifte standart olduğunu düşünüyor musunuz?
İnanılmaz bir çifte standart var hem de. Zaten Müslümanların onurunun kırılmasına neden olan ve işi bazen nefrete vardıran da Batı’nın duruşundaki bu çifte standart ve adaletsizlik. Bakın, Fransa’dan bir örnek vermek gerekirse, burada bir Yahudi hakkında hiçbir kötü söz söyleyemezsiniz. Bunun böyle olması da çok iyi ve doğru bir şeydir. Ancak, insanlar Müslümanlar hakkında en korkunç sözleri bile telaffuz etmekten çekinmiyorlar ve bunun da Müslümanlığın sadece bir din, Yahudiliğin ise aynı zamanda bir ırk olduğu için böyle olduğunu söylüyorlar. Halbuki kesinlikle Müslümanlık ve Yahudilik bu açıdan farklı değildir. İkisi de birer din, birer kültürdür. Müslüman dünyasının bu tarz yaklaşımlar yüzünden çok incindiğini düşünüyorum.
Kitabınızda anlattığınız Sipahi Ayaklanması’nın altında yatan neden de bu tip hassasiyetlerin incitilmesi değil mi?
Kesinlikle öyle. Bu da İngilizlerin genel tavrından kaynaklanıyor. Bakın, Hindistan’da işgalci olarak bulunan bütün halklar bir süre sonra Hint toplumuna, Hint kültürüne karışmışlardır. İngilizlerse, Hintlilere karşı hep tepeden bakan, küstah tavırlarını korumuşlar. Bu tabii Kraliçe Victoria’dan itibaren böyle, ondan önce durum biraz daha iyiymiş. Aslına bakarsanız, kibar davrandığınız ve haksızlık yapmadığınız zaman, bir Hintliye her şeyi yaptırabilirsiniz. Yani sizin için normalde bir insanın yapacağından çok daha fazlasını yapmaktan çekinmezler. Türkler de öyle değil mi zaten? Çok gururlu ama aynı zamanda alıngan bir millet. Hassasiyetlerine özen gösterirseniz ve saygılı davranırsanız, size ellerinden geldiğince yardımcı olurlar. Ancak, aksi takdirde, tüm kapıları kapatırlar. Tabii büyük bir imparatorluktan geldikleri için onurlarına çok önem veriyorlar.
O yüzden, mesela Fransızlar Türklerin yoluna taş koyduğunda, doğal olarak bozuluyorlar. Zaten Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne girmek için hâlâ uğraştığını da anlamıyorum. Daha doğrusu, Avrupa Birliği’ne girmek için yapılması gerekenlerin gerçekten önemli olduğunu
düşünüyorum, ama bunlar yapıldıktan sonra da, artık Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihtiyacı olduğuna inanmıyorum.
FİKİR İÇERMEYEN KONULARI
DANTEL GİBİ İŞLEMEM
Şimdi izin verirseniz, son kitaptan biraz uzaklaşıp, genel olarak Kenize Mourad’ın yazar kimliğinden bahsedelim. Kitaplarınızı
daha ziyade fikirlerinizi
aktarmak için yazdığınızı belirtiyorsunuz.
Kesinlikle öyle. Öncelikle fikirlerimi aktarmak için yazıyorum. Bunun için de kitaplarım tarihi açıdan yüklü olsa da, oldukça renkli, nispeten kolay okunan konuları tercih ediyorum. Ben hiçbir zaman sadece stili ön plana çıkaran bir yazar olmadım. Gerçi fikirlerimi aktarmak için iyi bir stille yazmaya da özen gösteriyorum. Fransız Akademisi’nin Edebiyat Ödülü’nü bana vermiş olmalarının sebebi de bu. Ama tekrar etmek gerekirse, önemli fikirler içermeyen, ilginç olmayan bir konuyu alıp da, onu dantel gibi işleyen yazarlardan değilim. Bu da galiba politik altyapımdan ve gazetecilik geçmişimden kaynaklanıyor.
Peki, eserlerinizin hepsinde var olan bir temel kaygı, bir takıntı olduğundan söz edilebilir mi?
Evet, biraz önce de söylediğim gibi, benim gazeteci olarak da, yazar olarak da ortaya koyduğum bütün işlerin ortak paydası Doğu dünyasını, Müslüman dünyasını karikatürize eden anlayışa karşı çıkmaktır. Yazdıklarımda her zaman bu dünyaları mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde, içeriden bir bakışla yansıtmaya çalışıyorum. Hedeflediğim sentezi, ben kendi hayatımda da yapmak durumunda kaldım. Doğu kökenli bir insan olarak, Batı’da, tamamen Batılı bir anlayışla yetiştirilmiştim. İçimdeki bu iki farklı dünyanın dengesini bulmak benim için kolay olmadı. Zaten hiçbir zaman tam anlamıyla bir dengeden söz etmek mümkün değil ama, herhangi başka bir şey yapmadan önce belli bir dengeyi bulmam gerektiği için, hayatta yaptığım her işte geç kaldığımı söyleyebilirim. Tabii bunun için çok çalıştığımı da. Zaten beni büyük bir boşluğa düşmekten kurtaranın da, her zaman çok çalışmak zorunda kalmak olduğu
bir gerçek.
HAYAT ŞARTLARI TÜRKÇE
ÖĞRENMEME İZİN VERMEDİ
Son olarak, Türkiye de dahil olmak üzere, yaşadığınız birçok ülkenin size neler kattığına da kısaca değinebilir misiniz?
Yirmi bir yaşıma kadar Fransa’da yaşayıp, Fransız kültürüyle büyüdüm. Daha sonra Hindistan’a, babamın yanına gittim. Oradan da Pakistan’a gidip oraya yerleştim. Diyebilirim ki, seksenlerin sonuna kadar Pakistan harika bir yerdi. Türkiye’yle tanışmam da nispeten geç oldu. İstanbul’da yaşamaktan çok keyif alıyordum, ancak Türkçe bilmemem bir süre sonra beni entelektüel anlamda fikir alışverişinden mahrum bıraktı. Zaten Türkler, Türkçe bilmemem konusunda bana hep sitem etmişlerdir. Ne diyebilirim ki, hayat şartları maalesef bana bu imkanı vermedi. Sonunda yine Fransa’ya döndüm ve bir kez daha anladım ki, tabii bunu içimdeki yazar söylüyor, insanın memleketi konuştuğu dildir...

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163