VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Nisan 2011 Pazar | Anasayfa > Haberler > Bazı insanlar kendi şarkısını söylemeden ölüyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bazı insanlar kendi şarkısını söylemeden ölüyor

İki anı defteri.. 12 Eylül 1980 en karanlık, en kanlı günlerine uzanan, kendi ortak geçmişlerine yolculuk yapmamıza izin veren, kapılarını arayan iki defter...

Belma Akçura

Roman’ın ilk cümlesi... “Zaman, içinde yaşadığımız bir akarsudur, bizi alıp ya ileriye doğru götürür ya da boğup öldürür, diye yazdı Ayşe, tezinin masanın üstüne dağılmış sayfalarından birinin yan boşluğuna...”

İşte bu onların hikâyesidir...

Biri boğulandır, diğeri akan...

Böyle bir dönemde ne değerinden ne de aşktan vazgeçebilmiş bir kadınla çok daha soğukkanlı bir delikanlının yaşanan aşkı... Yaşanmamış bir aşkın izdüşümü... Aradan otuz yıl geçtikten sonra farklı bir boyutta, ama aynı tutkuyla iki insana yansır...

Biri artık orta yaşını sürmekte olan Cihan, diğeriyse ona hem yabancı hem de son derece tanıdık olan bir genç kadın, Deniz’in kızı Ayşe... 30 yıl sonra farklı bir boyutta ama o eski hikayeye paralel olarak başka türlü “yeniden” yaşanır...

Ayşe iki hikâyenin ortasında en “gerçek” olandır. Geriye dönüşü olmayan bir zaman dilimidir... Annesi Deniz’in günlüğündeki Cihan’ı seven kadındır... Bütün geçmişi yıkan, geleceğe değil ama ve güne taşıyan, annesinin günlüklerinde 30 yıl önce Cihan’a anlattığı kendi şarkısını söylemek isteyen kadındır: “Bende anlayamadığın nedir biliyor musun? Nazım’ın dediği gibi: Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum. Kendi şarkımı. Ama yapamam biliyorum, çünkü o şarkı içimde kuruyup kaldı. Beni öldüren bu işte... Şarkılar bitmez, yeni şarkılar filizlenip doğar...”

Herkesin bir şarkısı vardır değil mi?

Herkesin bir şarkısı olduğuna inanıyorum ama bazı insanlar bundan haberdar olmadan ölüyor. İçlerinde bir yerde duruyor ama ortaya çıkmıyor... Onu işlemek parlatmak ortaya çıkartmak gerekiyor... O sesi çıkarmak duyurmak gerekiyor. Benim gerçekten o sesi ortaya çıkartmak için çok zorlu bir hayatım oldu. Büyük bir mücadele verdim. Bütün şartlar olumsuzdu... Belki o şarkıyla doğmamış olsaydım ve o şarkıyı dışarı çıkarmak için bu kadar ısrar etmeseydim,

bu kadar erken hissetmeseydim bir hiç olabilirdim.

Yüzünüzdeki kederi, hüznü çok anlamlı buluyorum... Sizin şarkınız neydi?

Çok küçük yaşta anne-babamı kaybettim, halamın yanında büyüdüm, yatılı okullarda okudum, dağılmış bir aile, paylaşılmış odalar, parasız yatılı okullar, mektuplar, yolculuklar... Kendimi keşfettim. Sürekli okuyordum. Ben de yazabilirim diye bir duygu geliştirdim. Uzun mektuplar yazmaya başladım. Bu mektuplar yazma potansiyelimin dışa vurumuydu çünkü onunla ne yapacağımı henüz bilmiyordum. Bir yandan resim yeteneğim vardı resim okudum. Sesim güzeldi, bu çok arka planda kaldı ama bu benim hayatımı etkileyen bir şeydi. 11 yaşındaydım o yaşa kadar bizim evde hep taş plaklar çalardı ve ben o alaturka şarkılarla büyüdüm... İlk öğrendiğim ve söylediğim “Baharın gülleri açtı yine mahzundur bu gönlüm” şarkısıydı; 10 yaşındaydım ve annem hayattaydı.

Sizin kendi duruşunuzdaki hüzün sanki bütün romanlarınızın öykülerinizin kahramanıymışsınız gibi anlattığınız hikayeleri delip geçiyor...

Çünkü insan her şeyden önce kendini yazıyor. Başka türlü yazıyor uzaklaştırıyorsunuz başka kişiler üzerinde ama temelde o yazdıklarınızdaki yürek sizin yüreğiniz. Bu söylediğiniz hüzün hayatımda çok fazla yer tuttu. Hâlâ öyleyim çok çabuk paniğe kapılırım ama karamsarken biri beni avutursa hemen iyimser olurum. Böyle çocuksu bir yanım da var. O yaşanamamış çocukluğun belki sonraki hayatıma aktarımı. Duygusal olarak da çok inişli çıkışlı bir hayatım oldu. O ruh halinin erken yaşta anne babayı kaybetmenin o yatılı okul yalnızlıklarının... Bende o hüzne meyil hep var.

ERKEKLER KADINLARDAN

DAHA ACİZ VE BECERİKSİZ

Çoğu kez kadınlar üzerinden erkekleri anlatıyorsunuz, ikili ilişkiler üzerine inanılmaz bir gözlemcisiniz. Türkiye de kadın erkek ilişkileri sizin için de değişti mi? Neydi ne oldu?

Daha kötü oldu. Bu saptamanız şöyle doğru; tek başına kadını değil de erkekle birlikte bakıyorum kadına... Hem birbirleriyle yapamayan, hem de birbirleri olmadan yapamayan çok karmaşık ilişkiler... Ben bütün bunların toplumsal rollerle, şartlanmalarla ilgili olduğunu düşünüyorum. Asıl çatışmanın da bu ‘rollerden’ doğduğunu düşünüyorum. İkincisi erkeklerdeki bu güçlülük mitosunun yalan olduğunu, onların kadınlardan her zaman daha zayıf, aciz, daha beceriksiz olduklarını düşünüyorum.

Bu yanlarını saklamak için hayli çaba gösteriyor olmalılar...

Yetişme biçimlerinden de kaynaklanıyor. Hem bu kadar ağır bir yükü taşıdıkları için hem de yanlarındaki verici insanla mutlu olmayı bilemedikleri, sağlıklı alışveriş içine giremedikleri için çok acıklı buluyorum erkeklerin hallerini...

Yani gerçekte kadınlar gizli iktidardır diyorsunuz.

Kesinlikle... Ben bunu söylediğim zaman feministler bana kızıyor ama kadınlar iktidar. Kadınlık sanatı diye bir şey var. Erkekleri idare edebilmek bir sanat... Ve ben her zaman önce erkekleri feminist yapmamız gerekiyor diye düşündüm. Önce onları ‘adam’ etmemiz gerekiyor. Böyle bakınca erkekleri de romanlarımın hep odağında tuttum...

Günümüzde kadınlar ve erkekler için aşk kavramı değişime uğradı... Edebiyat dünyasında da aşkın biçimi duruşu değişti mi?

Elbette aşk çok değişti. Aşk hayata ne ölçüde yansıyorsa edebiyata da o ölçüde yansıyor. Ama bizim kuşak aşkın yüceltildiği ve kutsandığı bir süreçte yetişti. Aşk çok büyük bir şeydi ama bir yandan da yasaklar vardı ve toplum daha tutucuydu; özellikle kadınlar açısından özgürce yaşanamazdı iletişim güçlükleri vardı. Bugün o kadar çok iletişim var ki çok çabuk bitiyor. Oysa aşk bir keşfetme yolculuğudur. Karşı tarafı anlama bilme yolculuğudur. Bugün buna fırsat kalmıyor çünkü neredeyse 24 saat telefonla internetle mesajla iletişim içerisinde olan bu insanlar birbirlerini çok çabuk keşfediyorlar ve orada bitiyor. İkincisi, o kutsama yok artık. Birbirine ulaşmak, cinsellik çok daha kolay yaşanabiliyor. Metropol gibi yerlerde daha eğitimli insanlar arasında o tabular büyük ölçüde kalktı. Bir insanı özlemenin onunla bir araya gelmeyi hayal etmenin bütün bunların getireceği güzelliklerin yok olduğunu düşünüyorum.

İki insan arasındaki ilişkileri anlamak zordur... İkili ilişkiler anlatılabilir bir şey midir?

Her ilişki kendine özgüdür ve her aşta o iki kişiye göre biçimlenir ve öyle yol alır. Benim okurlarım yakın çevrem bana çok anlatır onlara elbette çözüm öneremem ama onları dinlerken nasıl yaşadıklarına bakıyorum. Örneğin sadakat kitabı dertleşirken bana anlatılanlardan, aldığım notlardan, gözlemlerimden oluştu. Bazen bir cümle ele verir bir ilişkinin nasıl yürüdüğü konusunda...

Romanınızda aşk, gurur, zaman gibi hemen her kelimenin içini muhteşem dolduruyorsunuz... Örneğin “gurur” tanımlamanız gibi... Gurur nedir aşağılık kompleksi midir? Kırgınlıkların ifadesi midir?

Özgüven yoksunluğu... Tabii özgüven yoksunluğunun roman kahramanı Ayşe’ye yansıması annesinin ölmesi, babasının uzun yıllar hapiste kalması... Yani annesiz babasız ve onların neden yanında olmadığını bile sorgulayamadığı onu bile yapamadığı bir şekilde eksik büyümüş olması ile ilgili bir şey... İki yaşlı insanla büyümüş olması... İnsan kendinde gördüğü yakaladığı eksiklikleri kapatmak için gurur zırhına bürüne biliyor. Kendini ele vermemek için bir dokunulmazlık zırhı, bir kabuk gibi onu üzerine girebiliyor. Tabii bu zamanla aşılıyor.

EDEBİYAT TÜRKİYE MESELELERİYLE İLGİLENMİYOR

Son dönemde “devrimci erkek” kimlikleri sorgulanıyor. Sadece kadın erkek ilişkilerinde değil, hayatla ilişkilerinde, politik duruşlarında da bir değişim yaşıyor.

Eski devrimcilerin, özellikle 68 ’lilerin büyük kısmı artık bir takım bildirilerin altında birer imza olmaktan öteye gidemiyor. Tabii bu bir süreç hemen olmadı... Ama özellikle bu son sekiz yılda daha belirgin bir değişim yaşandı. Eski solcuların bir kısmı bu yeni iktidarı desteklediler. Bunu da demokrasi adına desteklediler. Gerçekten şunu kabul etmek lazım ki Cumhuriyet dönemi boyunca gelmiş geçmiş bütün iktidarlar son derece beceriksiz önemli kararları almaktan aciz bir yol izlediler ve bizi bu beceriksizlik bugünlere getirdi. Bütün bu beceriksizliğin ve iş bilmezliğin içinde politikanın çirkefi vardır; yani tek tek adamların kendi emelleri amaçları her şeyin üstündeydi...

Siyasi toplumsal durum edebiyat dünyasına nasıl yansıyor?

Yansımıyor. Bizim kuşağımız bu sorunları daha çok yazdı, bunları sorun ettik fakat 12 Eylül sonrası son derece apolitik bir kuşak yetişti. Türkiye’nin meselelerine bakan zengin bir edebiyat çıkmadı. Daha çok batı edebiyatının kopyası, bunalım edebiyatı tarzında iç monologlar şeklinde sürdürülüyor. Türkiye’de yalnızlaşan, birey olmaya çalışırken bencilleşmiş bir kuşak ortaya çıktı. Umutsuz karamsar bir genç edebiyatçı kuşağı ortaya çıktı. Genç edebiyat sorunlara uzaktan bakıyor. Bunun iki nedeni var; birincisi hem bu depolitizasyon sürecinde bunların yetişmiş olması ikincisi de edebiyatın ticarileşmesi. Sermayenin küreselleşmesi olgusuyla birlikte büyük yayın tröstleri egemen oldular dünyaya onlar da büyük kitle için ortalama eğlendirici çok satacakları kitaplara yöneldiler. Kişisel gelişim kitapları, gizemli mucizeler bunlardan medet uman bir takım yayınlar piyasayı kapladı. Ne kadar kolay olursa okunması o kadar muteber oldu bu da tabii edebiyatı köşeye sıkıştırdı. Yani edebiyatın Türkiye’nin meseleleriyle ilgilendiğini söyleyemeyiz.

Romanlarınız hikayeleriniz denemeleriniz var... İnsan ilişkilerini irdeliyorsunuz ama kahramanlarınızın politik bir kimliği geçmişi var, bu ülke tarihinin yakın siyasi geçmişine ait zaman dilimleri var... Yani siz hâlâ ilgilisiniz demek ki umudunuzu yitirmediniz.

Bu ülkeyi çok seviyorum coğrafyasıyla insanı ile tarihi ile... Bu ülkeye aşığım bu çok çileli bir ülke senden bu çilenin bir parçasısın başka gidecek yerin yok bunu çekeceksin... Ben toplumdan umutluyum benim umutsuzluğum, yönetenler, meselelere çözüm getiremeyenler, şu veya bu çıkarlarla, korkularla, tabularla, dokunulmazlıklarla hareket edenlerde... Becerikli bir yönetim olsa bu çözümlere insanlar yüzde yüz katılırlar. Elbette muhalefet edenler de olacaktır ama onlar azınlıkta kalırlar. Ben Doğu’ya Güneydoğu’ya defalarca gittim o bölgenin insanıyla muhteşem duygular paylaştım. Ama ne diyorlar “Hayır biz onlarla masaya oturmayız” Oturun konuşun uzlaşalım; biz birbirimizi seviyoruz neden olmasın? Olur... Tabii acayip korkular var. Onun için bu sorun bence hiç istenmeyen hiç arzu edilmeyen ve Türkiye’yi çok karıştıracak bir biçimde sonuçlanacak öyle görüyorum ve çok kaygı duyuyorum. Bütün sorun bir türlü demokrasinin yerleşememiş olması ama bu yapıyla, bu meclisle, partilerle bunun olabileceğini ummak da bir hayal.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam