VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2016 Salı | Anasayfa > Haberler > Bazı şiirleri kan tutar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bazı şiirleri kan tutar

Tam zamanında şiirler ya da tam zamanın şiirleri. Cenk Gündoğdu’nun her iki kitabı için de bunu söyleyebilirim. İlki “Issız”dı, ikincisi “Harap”. İlk kitap “harbi gören bir aynaydım/ kör oldum” alınlığı ile başlıyordu, yeni kitapsa “bu kitap sana öldürülen korkusuz çocuk” dizesiyle açılıyor.

HAYDAR ERGÜLEN




Anı demek, kardeş demek gibi hakiki bir şeydir ve kardeş demek aslında ekmeğin sıcaklığının dile çevirisidir. Ekmeğin dildeki sıcak hâlidir kardeşlik. Şimdi her yerin ve her şeyin ‘kardeş kanı’ koktuğu bir ülkenin şiiri ise hep sıcak kalacaktır maalesef.

“Oysa şiir...” diye başlayan barış zamanı cümleleri vardır, ben de ara sıra da olsa eskiden bu cümlelerden birkaç tane kurduğumu hatırlıyorum. Ah serin barış günleri, ne çok özlemişim! Şimdi viran olası hanede yazılan şiirle birlikte 1970’lere dönüyoruz ve Ahmet Erhan’ın “Alacakaranlıktaki Ülke”sinin kör karanlık ya da kan karanlık ve kapkaranlık hâlini yaşıyor ve yazıyoruz. Bu yüzden de kaçınılmaz olarak demeyelim, olması gerektiği gibi diyelim, bazı şiirleri de ‘kan tutuyor.’ Cenk’in “Harap” kitabını tuttuğu gibi.

Tam zamanında şiir
Şiirin bazen büyük yangınlar geçtiği ya da söndüğü zaman yazıldığı bilinir. Çünkü şiir, yangın söndürücü değildir. Söndürmez, söndüremez ama işaret eder, yangının nerede çıktığını, niye çıktığını ve kimin çıkardığını göstermeye çalışır. Yani, kendinden vazgeçebilen bir şeydir şiir, kendini feda ve ilga edebilen, gözden kayboluveren, görünmez oluveren bir şey. Artık insanlar yangına bakar, şiire değil. Şiirin işte hep tartışılan ne’liği, yararı, toplumsal yönünü vb. burada kendini feda ederek ya da digerkâm (özgeci) davranarak bir kez daha göstermiştir.

Şiiri bir eylem olarak görme fikrini şiirde bırakmayan ve bunu süslemeci bir anlayışla aforizmaya çevirmeden yerine getiren şairlerden biridir Cenk Gündoğdu. “Eve dönüş” ya da onun “Harap”ındaki söyleyişle “eve intihar” dönüşü yapan 80’li yıllar şiirine karşı duyulan hem doğal hem de politik ve poetik tepkinin gereğini yerine getirenlerden biri.

“Üzümü ezen ile şarabı içen...”
Reddini gerçekleştirirken, ayırıcı yanlarından biri de budur, bunu zarafetle yapar. Bu ise şiirini daha etkileyici kıldığı gibi, onun farklılığının da daha iyi kavranmasına yol açar. İlk kitabı “Issız”la 2013 yılında kazandığı iki ödülün sahiplerine bakın: Metin Altıok ve Arkadaş Z. Özger. İkisi de şiirsel eylem ve bunu zarafetle yapma konusunda bize belki de en hakiki şeyleri söylerler. Şiir anlayışları farklı da olsa, Metin Altıok’un ve Arkadaş Z. Özger’in kavrayış duyarlılığı ve söyleyiş zarafeti Cenk Gündoğdu’nun şiirlerinde de sürmektedir. Bu hâliyle de savaşı, çatışmayı, gerginliği, yalnızca insanlar, ülkeler ya da ordular arası bir iktidar ve nüfuz meselesi olarak ele alıp, çoğu zaman faşizan amaçlarla saldırgan tutumlar izleyenlerin bir etkinliği olarak görmekle yetinmeyen bir şiir olarak sürüyor. En yalın ve yetkin ifadesiyle, faşizmin “iki insan arasındaki ilişkide başladığı”nı düşünen Ingeborg Bachmann’ın bu sözünü hatırlatıyor bize Cenk’in şiirleri.

“Üzümü ezen ile şarabı içen elin birbirine değmediği/ bu ölümlü dünya gerçek arkadaşım yalansın yalan”. Bağını baştan bozmuş, erken mi demeliyim, keder akşamının sofrasına çaresiz çökmüş, ne üzümü ne şarabı, üzümden şarap yapılır, şaraptan da zaman, ama ikisinden de kalan ve onunla yalnızca şiir yapılan tortunun nöbetini bekleyen bir şiir bu.

“Issız” için de yazmıştım ama şimdi o yazıya bakmak istemiyorum. Ola ki orada da yazmışımdır, ‘kekre’ bir tadı var bu şiirin. Acımtırak, ekşimsi ve buruk. Yani “bu kelimeler çok güzel” lügatinde yer alacak bir tadı yok ne yazık ki. Kitapların adları, “Issız” ve “Harap”; kitapların kapak renkleri sarı ve haki, her şey bir ‘buruk acı’ için yazılmış sanki.

İçinde şimdi âdet, moda, imge, simge, şifre, gurur, vatan, millet, Sakarya her neyse, Türkiye’nin geçmediği şiir yazmayan İslamcı şiirleri ve şairleri hatırladım bilhassa kitabın ilk ve en uzun şiiri “arkadaşım yalan”ı okurken. Yoo, o şairleri eleştirdiğimden değil, sadece böyle bir eğilim ve benzerlik dikkatimi çektiğinden. Oysa Cenk’in şiirinde “Kısa Türkiye Tarihi” değil, “Uzun Bir Cumhuriyet Tarihi” var. Su katılmamış diyelim, zira bu şiirde de her şey “akan kanla delicesine zehir zevk içinde”dir.

Yazının bir kazıbilimi olduğunu savlayan görüşlere katılmayan var mı hâlâ, bilmiyorum. Ama buna şiiri de eklemek ve özellikle gelecekte şiirden bir antropoloji antolojisi, arşivi, deposu, belleği olarak yararlanılacağını düşünüyorum. “Komşu eskisi ve babanın çocukluğunu giyen” suskun adamlardan ‘elmanın kokusunu okuyla yaralayan’lara kadar büyük bir hastane, hapishane ve dahi laboratuvarda yaşıyor gibiyiz çünkü. Burası ne Batı ne Doğu, burası bir ‘ara ülke’ olmuş çoktan ‘terminal ülke’ gibi bir yer, bir ‘sınır’. Ve şiir de çoktur bu sınıra gide döne, vara gele, çarpa yamula, eğile kırıla, yazıla sızıla bozula yazılıyor işte. Kim bilir, belki İslamcı şairler de bunun farkına vardıkları için habire evlere, şehirlere, kent girişlerine, dükkânlara bayrak asar gibi, şiire de bir sözcük olarak sürekli uyarı koyuyorlar: burası Türkiye, Türkiye’desiniz. Üzüldüklerinden muhtemelen onlar da memleketin hâline, hiç olmazsa şiirde korumak istiyorlar onu, hepsinin ve hiç durmadan şiirlerinde “Türkiye, Türkiye” demeleri bundan. “Avrupa duy sesimizi” diye filan değil, öyle bir dert yok, kendileri için daha çok emin olmak istiyorlar bundan.

Kitabın adı tabii ima değil yalnızca, ötesine bile geçiyor, ee ne de olsa şair de haraptar köyünün bir evladı, gerçi üvey evlatlarından ama olsun. Nazım Hikmet’in başka, güzel ve diyalektik bir anlamda söylediği gibi, “sen elmayı seviyorsun diye/elmanın da seni sevmesi şart mı?” Değil. Haraptar köyü bizi sevmese de, Harabi geleneğine mensup olduğumuz için biz onu seviyoruz, severiz.

“Üzümü ezen ile şarabı içen elin birbirine değmediği” bir köyde diyelim, şiir niye diye sorulmaz, şiir çünkü tam da bunun içindir.

“yanık yaz sönmeden içinizde”
Kitabın ikinci bölümü ve uzun şiiri “ölü yaz” da, ilk bölüm gibi hem listeci hem de bir vakanüvis tutumuyla şiirin ve insanın çok sevdiği ama nedense tıpkı aşk gibi niyesini çözmediği yaz karanlığıyla uğraşıyor. Sevdiğim şairlerin çoğu, Edip Cansever’den Hilmi Yavuz’a, bu “mavi karanlık”la uğraşmayan yoktur. Cenk de elbette yalnızca poetik değil ama varlıkla ilgili bir sorun olarak uğraşıyor yazla.

Kitabın son bölümleri “ben korkunç” ve “eve intihar” başlıklarını taşıyor. Beni Harap eden bu kitabın en sevdiğim bölümleri aynı zamanda. Bilhassa “Kan” şiiri, aranan kan bulunmasa da aranan şiir bulunmuştur dedirtecek türden. “gel, ev dolu rüzgar konuşalım dedim/.../ama olmadı bana bakan benimle/.../sonra bir dağ geçti ağzında evin ateşi.”


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163