VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Beden, ezip geçtiği toprakta demlenir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Beden, ezip geçtiği toprakta demlenir

Bir yere koşmadan, geç kalacağım, yetişemeyeceğim telaşı olmadan yürümek… Doğanın içinde, doğanın olduğu kadar kendi iç sesini de dinleyerek yürümek. Yavaş adımlarla ve gördüklerinin keyfini çıkararak. “Yürümenin Felsefesi”, ünlü filozofların da katkısıyla doğanın efendisi olmanın sırlarını veriyor.

AYLA AKBUAR



Kendinizle baş başa kalmayalı ne kadar zaman oldu hatırlıyor musunuz? Tuvalette-banyoda ya da uyurken geçirdiğiniz vakit dışında sadece kendinizle olduğunuz bir zaman dilimi var mı? “Otobüste giderken ya da araba sürerken” dediniz. Ya günlük meseleler ve zihninizin kargaşasının sustuğu ve bedeninizle ruhunuzu dinlediğiniz birkaç dakika var mı? Peki, en son ne zaman doğanın içinde kaldınız? Pikniğe gittiğiniz, grupla ve tabii şamatayla “doğanın içinde olsanız bile doğayla olmadığınız” zamanları kastetmiyorum. Dış ve iç gürültülerin bittiği, doğanın içinde ve doğayla bir olduğunuz bir deneyim yaşamayalı ne kadar oldu?

Kolektif Kitap’tan çıkan “Yürümenin Felsefesi”ni okurken fark ettim; doğanın içinde kalmayalı yıllar olmuş. Kendimle baş başa kalmak konusunda eksiğim yok, şükür. Ancak, uzun uzun yürümeyeli hele ki doğada, sessizliğin içinde yürümeyeli, epey yıl geçmiş. Gündelik koşturmacalarımız, siyasi hareketlilik, her an yeni bir gündeme uyanmak yürümeyi unutturmuş. Bir düşünün, her yere koşar olmuşuz. Koşarken, kendimizi unutmuşuz. Hedefe yol aldığımızı sanırken, süreci kaçırmışız. Etrafımızdaki sesler, ruhumuzun ve bedenimizin sesini bastırmış. Ve yarı kör, yarı sağır yaşar olmuşuz.

Frederic Gros, yürümek fiili üzerine bir güzelleme yazmış. Öyle bir kitap ki, kaçırdıklarımızı fark edip ve silkelenip kendimize gelmek için mükemmel bir araç, hatta hediye sunmuş bize. Yürüyüş dediysek, koşarak ve bir yere yetişme telaşıyla yapılandan bahsetmiyor kitap. Zevk için, ilham almak için, anda kalmak için, kendini dinlemek-tanımak-yüzleşmek için, gevşemek için, doğayla bütünleşmek ve “bir” olduğunu hissetmek için, neşelenmek için, yavaşlamak için yapılanı anlatıyor. Üstelik bunları yaşam biçimi haline getirmiş filozoflar üzerinden aktarıyor. Kimler mi var? Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoreau, Nerval, Kant, Gandi, Diogenes, Benjamin, Zhuangzi, Wordsworth…
Gandi’nin meşhur yürüyüşünü bilmeyen yoktur herhalde. Ancak, bunun ardındaki felsefenin “satyagraha” olduğunu ve daha Güney Afrika’dayken şekillendiğini, komününde ders verdiği “satyagradhi” dediği öğrencileri ile birlikte bu yürüyüşü gerçekleştirdiğini ve “yavaşlık-dayanıklılık-kapsayıcılık-alçakgönüllülük-sebet-metanet-kendine hakim olma”nın iç içe geçtiğini öğrenmek ufuk açıyor. Gandi’nin “protesto yürüyüşü” şiddet içermez. Sükuneti ile istediğini alır ama. 44 günlük yürüyüşünü binlerce yalınayak Hintli ile tamamladığında, tuz çıkarma hakkına engel olanların gözünün içine baka baka o yasak hareketi yapıp Dandi sahiline eğilip bir avuç tuz alır.

Hoşça kal burası
Aslında yürümek hangi amaçla yapılırsa yapılsın bu zafer duygusunu yaşatmaz mı insana? Bazen, bir faaliyeti gerçekleştirmenin neşesi ile, bazen manzaranın-anın-ortamın özünü kavramanın mutluluğu ile, bazen tekrardan-yavaşlıktan doğan huzur ile fetheder bizi.

Şehirlerimiz küçükken, halihazırda küçük kasabalarda-köylerde “piyasa” dediğimiz salınarak ve yavaşça yürümenin sadece bu topraklarda değil, dünyada da kendini göstermek, etrafla bağ kurmak, birini ayartmak için yapıldığını bilmek de şaşırtır.

Thoreau’ya göre yürümek, kendini bulmak değil kendine yeniden şekil vermek için imkân yaratmaktır. Rimbaud için yürümek, bir kaçma vesilesidir. Kimden ve neden kaçar, bilinmez. Belki kendinden, belki yerleşik düzen ve kurallardan, belki soğuk ve kasvetli ortamlardan. “Nereye gidersek gidelim, hoşça kal burası” der. Geri dönmeyeceği bir yerlere gitmek ister hep. Sonunda da, en korktuğu şeyi yaşar: Hareket edemediği bedeniyle bir yatağa mahkum, otuz yedi yaşında bu hayattan göçer.
Rousseau’nun yürümeyi keşfetmesi ise farklı süreçlerden geçerek olur. Gençliğinde, varmak istediği yere bir an evvel ulaşma isteğiyie yürür. Hayatında trajediler yaşadıkça değişir. Hatırlamak istemediklerini unutmak, inançlarından ve beklentilerinden kaynaklanan zehirden arınmak için yürür. Sadece mizacı değil, parasızlık da zorlar buna, uçsuz bucaksız mesafeler kat eder. Doğaya efendisi gibi hükmetmek hoşuna gider. Kırkından sonra ise, sadece kendine tabi olmak için yürür. Toplumun yozlaştırıcı etkisinden uzaklaşmak, uzun süre yalnız kalmak, gecelerin sessiz ve derin, sabahlarınsa berrak olduğu ormanlara sığınmak ister. Yalnızlığını ve doymuşluğunu idrak eder. Sadece nefes aldığını, anlık zevklerden uzak, ılık bir mutluluk haline bırakır kendini. Yürüyen insan “homo viator” olarak, kendini en doğal insan gibi hisseder. Altmışında sonra ise “hiçbir şey” için çıkar yürüyüşlerine. Düşünmeksizin yürür, zamanla birlikte akmaya bırakır kendini. Varoluşu kendi haline bırakır. Yaşamın akşamüstünü yaşar bu teslimiyette.

Nietzsche yürüyerek huzuru bulamamışsa da Rousseau’nun teslimiyeti ile teselli buluruz kitabı okurken. Kendi yürüyüşümüzün felsefesini bulmak isteriz. Neden yürüdüğümüzü keşfetmek isteriz.


KİTAPTAN...

Yavaş yürü,
daha uzun yaşa


Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır. Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz. Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur. Daha uzun yaşamanızı sağlarlar, çünkü zamanı eklemlere eziyet ederek geçirmek yerine her saatin, her dakikanın, her saniyenin nefes almasına, derinleşmesine izin verirsiniz. Acele etmek birden fazla şeyi tek seferde ve çabucak yapmaktır: önce bu, sonra şu, ardından da öteki. Acele ettiğinizde, zaman, türlü türlü şeyin hiçbir zaman olmadan tıkıştırıldığı bir çekmece gibi çatlayacak kadar dolar. (...) Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan bir yavaşlıkla yaklaşmak.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Ağustos 2017 Yıl : 13
Sayı : 162