VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Temmuz 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Beden ruhun en korkunç hapishanesidir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Beden ruhun en korkunç hapishanesidir

Çoğu zaman bedenin istekleriyle ruhun istekleri birbiriyle çelişir, çelişir ne kelime düpedüz savaşır. Bu yüzden bedenin istekleriyle başa çıkan ruhlar genellikle bilge olarak kabul edilir. Dinler bu bilgeliğe paygamber tanımını uygun görürler. Kazancakis’in “Günaha Son Çağrı”sı, işte böyle bir insanın, Nasıralı İsa’nın yaşamından yola çıkarak, ruhla, beden arasındaki o acımasız savaşı, mücadelelerin en büyüğünü anlatır. Çünkü şeytan ve melek göklerde değil, ruhumuzdadır, çünkü insanoğlunun yüreği iyilikle kötülüğün kavga alanıdır.

Ahmet Ümit

Romanın konusu nedir? Bütün bir kozmos... Kozmosun içindeki yeryüzü... Taşı, toprağı, börtü böceği, hayvanı, insanıyla koca evren... İlle de insan. Bütün kozmosun canlı bir ayna gibi yansıdığı, bütün seslerinin yankılandığı, bütün duygularının hissedildiği insan ruhu... Her an değişen, her an dönüşen, rengi, tadı, görüntüsü olmayan ama yine de varlığından haberdar olduğumuz o muhteşem töz. Romanlarımızın konusu ister savaş olsun, ister aşk, ister inanç, ister cinayet, aslında anlattığımız, anlatmaya çalıştığımız olgu insan ruhundan başka bir şey değildir.
Ama insan sadece ruhtan oluşmaz, eğer ortada bir beden yoksa ruhtan söz etmek epeyce abes kaçar. Çünkü ruhumuz gösterisini bedenimiz üzerinde yapar. Nedensiz iyiliğimiz, nedensiz kötülüğümüz, fedakarlığımız, bencilliğimiz, gözyaşlarımız, gülümsememiz, öfkemiz, şefkatimiz, kıskançlığımız, hoşgörümüz... Hepsi bedenimiz aracılığıyla dışa vurulur. Ve çoğu zaman bedenin istekleriyle ruhun istekleri birbiriyle çelişir, çelişir ne kelime düpedüz savaşır. Bu yüzden bedenin istekleriyle başa çıkan ruhlar genellikle bilge olarak kabul edilir. Dinler bu bilgeliğe paygamber tanımını uygun görürler.
Kazancakis’in “Günaha Son Çağrı”sı, işte böyle bir insanın, Nasıralı İsa’nın yaşamından yola çıkarak, ruhla, beden arasındaki o acımasız savaşı, mücadelelerin en büyüğünü anlatır. Çünkü şeytan ve melek göklerde değil, ruhumuzdadır, çünkü insanoğlunun yüreği iyilikle kötülüğün kavga alanıdır. Ve bu kavga kesintisizdir. İyiliğin bir kez kazanmasının hiçbir anlamı yoktur. Kötülük her an tetiktedir.
Nasıralı İsa, mesih olduğunu fark etmeden önce sıradan bir marangozun oğlu olarak yaşamaktadır. Her ne kadar bazı alametler belirse de, örneğin üç kral yeni bir müjdecinin geleceğini haber verse de, Meryem bir insanoğlu tarafından döllenmeden hamile kalsa da, o henüz kendini bilmememektedir. Ama bütün bedeni, bütün ruhu kozmosun bütün tepkilerine açıktır. Kırk günlük yerde yaprak kımıldasa, İsa’nın içi ürpermektedir, acı çeken insanların çığlıkları kulaklarından eksilmemektedir. İyilik kadar kötülük de onu çağırmaktadır. O kadar çok ses, o kadar çok koku, o kadar çok renk, o kadar çok zevk, o kadar çok acı vardır ki kafası karışır. Kendini bulmak için, hayatı taramaya başlar. Kalabalıkların arasına karışır, ıssız çöllere dalar, yüce dağlara tırmanır; dünyanın suretinde kendi ruhunu görebilmek için... Ama bütün arayışlar bir kaçıştan başka bir şey değildir. Hakikat onun yüreğinde süregelmekte olan savaştadır. Ve ne zaman ki kendi yüreğine bakmaya, kendi ruhunu görmeye başlar, işte o vakit gerçeği anlar. O bir mesajcıdır. Dünyaya sevgiyi bildirecektir. Bunu adalet diye de okuyabiliriz, eşitlik, özgürlük, barış, mutluluk diye de...
Dünyanın en masum sözüdür sevgi. Kır çiçeği gibi, bir kız çocuğu gibi, tatlı bir gülümseme gibi, bütün kapıları açan bir sözcüktür sevgi. Ama sevgisini yitirmiş bir dünyada sevgiyi dile getirmekten daha büyük bir tehlike olabilir mi? Çok geçmeden bunu anlayacaktır İsa... Sevginin düşmanları, bunu halkın düşmanları diye de okuyabilirsiniz, ister miyadını doldurmuş bir dinin temsilcileri olsun, ister görkemli bir imparatorluğun askerleri, en acımasız yöntemlerle saldıracaktır ona. Ve sevgiyi savunmak başlı başına bir meydan muharebesine dönüşecektir Nasıralı İsa’nın yüreğinde... Onu bilgeliğe, ermişliğe, peygamberliğe taşıyacak bir muharebe... Yalanlar uyduracaklardır hakkında, iftiralar, nefret söylemleri... O bulaşmadan bu sözcüklerden oluşan çamura, dudaklarında kendinden emin bir gülümsemeyle dolaşacaktır, eski dinin, yeni görüşlere hazırlanan topraklarında. Attığı her adımda Mediceli Meryem’in taze bir ekmek kadar lezzetli etinden, annesinin şefkatinden, toprak tutkusundan, mal hırsından, bedenin isteklerinden biraz daha uzaklaşacaktır.
Attığı her adımda yemeği çoğaltarak, suyu şaraba çevirerek, denizin üzerinde yürüyerek, ölüleri dirilterek ama hepsinden önemlisi kötülüğü iyiliğe dönüştürerek yürüyecektir, yüreğindeki kavganın son vuruşmasının gerçekleşeceği Kafatası Tepesi’ne doğru.
Dünya sancılar içindedir, dünya yeni bir doğumun acısıyla kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Acılar içindeki dünyanın Zeytinlik tepesinde tutuklanır İsa. Ona La Higuera’da tutuklanan Che de diyebilirsiniz, Gemerek’de yakalan Deniz de, adını bile bilmediğimiz yüzbinlerce özgürlük savaşçısından biri de. Artık bedeni kötülüğün ellerindedir. Korkunç bir durum. Ama öte yandan bu korkunç durum, aslında savaşın nihai sonucunu belirleyecek büyük bir olanak da olabilir. Bugünü kazananlar, yarını tümüyle kaybedebilirler. Ya da bugünü yitirenler, yarını tümüyle kazanabilirler.
Ama can tatlıdır, dünya güzel. Ve bazen beden en korkunç hapishanesidir insan ruhunun. Kafatası Tepesi’ndeki çarmıhında İsa sancılar içindedir. Avuçlarından, ayak bileklerinden yayılan acı dayanılır gibi değildir, güneş hiç bu kadar acımasız olmamıştır, bu kadar sıcak. İsa bir an çarmıhının dibine kadar sokulmuş annesine, Mediceli Meryem’e, kadınlara bakar. Bir an pişmanlık duyar. “Baba, baba, beni niye yalnız bıraktın?” O anda şefkati sahte, merhameti sahte, gülümsemesi sahte zayıflık sokulur yanına. Tatlı sesiyle fısıldar. “Yeniden başlayabilirsin,” der. “Pişman ol, pişmanlığını göster.” Ve bir anlığına inanır ona İsa. gördüğü alametlere rağmen, dünyanın acısını bilmek istemez, insanın mutsuzluğuna sırt çevirir. Sıradan bir Nasıralı gibi yaşar, tarla, keçiler, kadınlar, evlilik, aile... Huzur içinde geçen bir ömür. Huzur içinde ama hızla geçen bir ömür. Ve Nasıralı İsa kendini ölüm döşeğinde görür. Tükenmekte olan bir mum gibi erimiştir. Yaşlıdır, yorgundur, çirkindir ve ölmektedir. Kendine acır İsa ve çarmıhına büyük bir özlem duyar. Yeniden seslenir. “Baba, baba beni niye yalnız bıraktın.” Gözlerini açtığında o dayanılmaz acıyı, tenini kavurmakta olan güneşin acımasız sıcaklığını hisseder. Ama büyük bir mutluluk vardır yüreğinde, zaferin huzur dolu esintisi. Artık bedeni teslim oluncaya kadar beklemekten başka çaresi kalmamıştır. Evet, bedeni ölür, ama ruhu insanlığın evrensel ruhuna katılacaktır.
Nikos Kazancakis’in bu yapıtı, yazmaya çalıştığımız bütün romanların özüdür. Bu nedenle “Günaha Son Çağrı” her zaman benim en çok sevdiğim romanların arasında yer alacaktır.

Bir edebiyat şöleni: Yağmur Akşamları
Bazen olur, aylarca iyi bir metin okuyamazsınız. Edebi lezzet, estetik haz, dilimizin güzelliği sanki yok olmuş gibidir. Belki de sorun okuduğunuz metinlerde değil, sizdedir. Öyle ya bir okunan varsa, bir de okuyup etkilenen, değerlendiren var. Yine öyle olmuştu, aylardır beni derinden etkileyen bir metin okuyamamıştım. Ta ki Selim İleri’nin son öykü kitabı “Yağmur Akşamları”nı elime alıncaya kadar. Ne yalan söyleyeyim, büyük bir beklentim yoktu. Belki de Selim’in engingönüllü bir tavırla, “İşte yeni bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum,” sözleri bu önyargıyı yaratmıştı. Şöyle açtım sayfaları. İlk öykü şaşırttı beni. Bir şehzadenin yazgısı, çok içerden anlatılıyordu. Kuşkusuz anlatılan şehzade somut bir kişilikti ama Selim öyle üslupla anlatıyordu ki, bu kişi Hititli bir prens, Romalı bir imparator da olabilirdi. İktidar denilen kanlı oyunun, insan onurunu paspasa çeviren, korkulu döngüsü...
Ardından başka bir iktidar alanı; yazım dünyası. Yazın dünyasıyla iktidarın ne ilgisi var, sanat hep muhaliftir denebilir, ama ne yazık ki sanat da bir iktidar alanıdır. Selim İleri bu özgün iktidar alanından, insanın içini acıtacak kadar samimi öyküler yazmış. Gerçek kişilerle, kurgusal olanların içiçe geçtiği edebiyat dünyasının hali pür melali. Kemal Tahir, Vedat Günyol, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebi kişilikler üzerinden yazın tarihimize özgün bir geri bakış... Ve hep aynı sızı: Yazarın, hepimizin beğenilme tutkusu, fark edilmeme kaygısı. Fonda aynı duyarsız dünya, aynı zalim ülke, aynı acımasız insanlık. Selim İleri, kendisine de hiç acımadan edebiyat dünyasıyla cesur bir yüzleşmeye girişiyor. Dildeki güzellik, içerikteki samimiyet, sanırım öykülerin lezzeti bunlarda gizli... Ama beni en çok etkileyen metin, “Kirazlar Olduğu Vakit” adlı öykü. Nedenini bilmiyorum. Yaşlı bir insanın ölümünün kendi anneannemi hatırlatması mı? Yaklaşmakta olan ölümünün bile farkına varmayan bir kadının hayattan beklentilerindeki o mütevazı tavır mı? Sıradan gibi görünen bir yaşamı şiirsel bir anlatıyla olağandışı kılan edebiyatçının başarısı mı? Bilmiyorum ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, sadece bu öykü değil, başlı başına “Yağmur Akşamları” son aylarda okuduğum en lezzetli kitaptı benim için.

Paylaş