VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Ocak 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Bella’lar ölür ama insan tabiatındaki vahşet her daim yaşar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bella’lar ölür ama insan tabiatındaki vahşet her daim yaşar

İnsan tabiatı üzerine kısa ve derin bir roman “Bella’nın Ölümü”. Polisiyeden ziyade insan ruhunun karanlık kuytuları ve ziyan edilmiş orta sınıf hayatlar üzerine sağlam gözlemlere dayanan bir toplumsal panorama.

ÖZEN YULA



Georges Simenon güzel yaşamış, güzel sevmiş ve çok yazmış bir adam. Belçikalı. 1903-1989 arası yaşamış. Bir dönem ailesiyle ABD’ye taşınmış ve oraya yerleşmiş. Sonra da Fransa ve İsviçre’ye gitmiş. İsviçre’de hayata veda etmiş. Dünya polisiye roman tarihine Komiser Maigret tiplemesini armağan etmiş bir yazar. İki yüz roman, yüz elli novella ve yüzlerce makale, ucuz roman bırakmış arkasında. Günde altmış ila seksen sayfa yazabiliyormuş bu velut yazar.
“Bella’nın Ölümü” yazarın filme çekilen romanlarından biri. 1952 yılında basılmış ilk olarak. İki bölüm ve toplam dokuz anlatı kısmından oluşuyor. Türk edebiyatının usta ismi Bilge Karasu tarafından dilimize kazandırılmış.

Steril hayattan kâbusa
“Bella’nın Ölümü”, Amerika’nın New England bölgesinde bir kasabada geçer. Steril bir hayat tarzı vardır orada. Komşularıyla ancak uzaktan birbirini gören geniş ve ferah evlerinde yaşayan Spencer Ashby ve eşi Christine Ashby’nin tekdüze ama emniyetli hayatlarının bir gecede değişmesi üzerine kurulu bir roman. Christine’in hayata metelik vermeyen arkadaşı Lorraine’in ergenliği yeni atlatacak olan kızı Bella onlara kalmaya gelir. Ama Spencer kendi dünyasında yaşamayı tercih eden bir adamdır. Aşağıdaki işliğine inip tornasının başına geçer ve çeşit çeşit küçük marangozluk harikaları yaratır kendince. Asla da kıza bakmaya ve onunla iletişim kurmaya niyetli değildir. Bir gece kız eve gelir. Ona iyi geceler diler. Spencer, işleyen tornadan ötürü zar zor işitir kızı. Sonrasında kapısını kapayıp yatağına girer. Christine de arkadaş evindeki toplantıdan gelir. Sonra ertesi gün okula gittiğinde Spencer’ı geri çağırırlar. Polis evdedir. Christine ile beraber dikkatle Spencer’a bakarlar. Zira Bella’nın cesedi, kızın yatak odasında yatmaktadır.

Katili bulmak için araştırmalar başlar. Gazeteciler, polisler, yetkililer soruşturmayı sürdürürler. Karı-kocanın huzurlu hayatları bir daha düzelmeyecek biçimde bozulmuştur. Spencer’dan olay aydınlanana kadar okula gelmemesini isterler. O da evde yeni bir düzen kurmaya başlar. Ama bu defa da duvarına “Katil” yazmaya çalışan gençlerle baş etmek durumundadır.
Spencer kendisini, huzurlu ama monoton yaşamını ve ilişkisini sorgulamaya başlar. Kasabalıları bir arada tutan en baskın unsur kilise ve orada bir araya gelen insanların birbirlerine davranış biçimleridir. Oysa Bella’yı öldüren de o topluluktan birisidir. Spencer yıllarca erkeklerle okuyup, bir arada yaşayıp sonra da öğretmen olarak okulda kalmıştır. Annesine benzediğini ancak şimdi algılayabildiği Christine ile tanışmış, kasaba için ileri sayılabilecek otuzlu yaşlarda da evlenmişlerdir. O güne dek de huzur içinde, biraz monoton bir hayatı sürüklemişlerdir.

Bella’nın katilini soruşturma sürecinde şüpheler Spencer’ın üzerinde yoğunlaşmaya başlar. Hâlbuki okur olarak biz tekinsiz bir atmosferde olmamıza rağmen Spencer’ın anlattıklarından onun mazlum olduğunu anlarız. Spencer’ın hayatındaki en büyük defosu vaktiyle intihar eden alkolik babasıdır. Annesi de, eşi Christine de günün birinde onun alkole başlayacağından ve babası gibi olacağından korkmuşlardır. Hikâye de bizi oraya hazırlamaktadır zaten. Gerek arada bir aydınlanıp sönen hayaliyle komşunun eşi Bayan Katz, gerekse arada açılıp çekiştirilen etekliğiyle, soruşturmanın kayıtlarını alan sekreter Bayan Moeller’in varlıkları, Spencer’ın hayata ve kadına dair çok derinlerde bir yerde saklayıp uyuttuğu cinselliğini kaşımaktadır.
Emniyetli hayata uyum sağlamış görünen bir adamın, özündeki vahşete, insanlık dışı tavra, ilkel içgüdülerine teslim olmasının hikâyesi bu. O sebepten aslında uzleti tercih edecek olan bir adamın kağşamış toplumsallaşma süreci olarak da okunabilir.

İnce, zarif, insan ruhunun derinlikleri üzerine bir roman “Bella’nın Ölümü”. Garip bir biçimde, gencecik Bella’nın kurban olarak ölümünden ziyade, soğuğun sakladığı yaşanamamış hayatlara ve ulaşılan sınırlara kederleniyorsunuz. Kahramanı Spencer’ın gözünden olayları bize aktaran Simenon’un ustalığı da bu aşamada ortaya çıkıyor.

Bilge Karasu çevirisi
Bilge Karasu büyük bir incelikle, düşünerek, kılı kırk yararak çevirmiş romanı. Birçok yeni sözcük kullanmayı tercih etmiş. Gereksemekten geçeneğe, dikinliden yeğnisemeğe dek. Ama Türkçede tam karşılığı olmadığına inandığı bazı meslekleri olduğu gibi bırakmayı tercih etmiş. “Attorney general”, “coroner” gibi. Dili yeni sözcüklerle inşa etmeyi seven bir yazar olarak Karasu, “küşüm” sözcüğünü TDK’ye göre “kuşkulanmak” olarak kullanmayı tercih etmiş. Ancak Antep ağzında “çekinmek, utanmak” anlamına geldiğinden ve de sık kullanıldığından garip bir karmaşaya yol açıyor bu durum. Bir de yine aynı şekilde yöresel olanı kullanarak bir atmosfer yaratma bu metinde yazık ki okuru iyice yabancılaştırıyor. New England bölgesinde “Emmioğlu Weston”, “demincek”, “kimsesiz bekrilerden sanmak”,“çelebi insan” gibi kullanımlar günümüzden bakarak romanı okuyan insanda garip bir tat bırakıyor. Yani bir yandan yeni sözcüklerin kullanılmasına ikna olup onun tadını almak varken yöresel olanın da araya katılmasıyla içeriği birbiri içinde erimemiş bir kokteyl çıkıyor ortaya. Elbette keyif alanlar olacaktır bundan da.

Ama asıl sorun, özenli bir çeviri gerçekleştirmek için yoğun emek harcayan Bilge Karasu’nun dediklerinin nasıl biçimlendirildiğinde… Everest Yayınları bir yandan çok olumlu bir iş yaparken bir yandan da aynı emeği dizgide gösterseymiş iyi olurmuş:“vkesinti”, “yükselmişv”, “dosyalan”,“birbirne” gibi.

Bir de böylesi her şeyiyle göz önünde olan bir kitap için neden bir ön yazı yazdırıldığını anlamak pek mümkün değil. İyi bir incelemeci olan Seval Şahin’e yazdırılması elbette doğru seçim. Lakin neden? Zaten ortada olan ve kendini anlatan bir yapıtın okur olarak bize açıklanmasına ihtiyaç duyduğumuzu mu düşünüyorlar acaba? Zahmet edilmese daha iyi olurmuş.

Paylaş

Doğada depresyon yoktur En zoru okuyamamak. Bir kitabı zorlanmadan elinde tutamamak. Zaten insan anatomisine uygun değildir ya okumak, hangi pozisyonu alırsan al bir süre sonra sıkıntı verir ki, bence okur sayısının az olmasının en büyük sebebi de budur.

Devam
11 Ocak 2017 Yıl : 12
Sayı : 155