VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2012 Perşembe | Anasayfa > Haberler > “Ben böyle seviyorum işte...” *
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Ben böyle seviyorum işte...” *

Aşk, bütün edebiyat tarihinin belki de en çok işlenen konusu... Ana hikâye olmasa da aşk her zaman var. İlkbahara yaklaşmışken “Ben her bahar âşık olurum...” diyen okurlar için editörlere edebiyat tarihindeki en güzel aşk sahnelerini sorduk.

Canan Hatiboğlu

Zeynep Çağlıyor
Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

“Benim için en etkileyici aşk sahnesi 11 yaşında okuduğum ‘Jane Eyre’ kitabında saklıdır. Kitabın yirmi üçüncü bölümünde, sabaha karşı bir vakitte Jane ve Edward öpüşürler... Etkilyecidir çünkü okuduğum ilk aşk sahnesidir. Tam da bu sebepten benim için unutulmazdır...”

“‘Hayır... Kalacaksın! Ant içiyorum buna. Andımı da yerine getireceğim.’
Bu kez ben öfkeye benzer bir hırsa kapılarak, ‘Gideceğim diyorum size!’ diye bağırdım. ‘Burada, bu bir hiç olarak kalmaya dayanabilir miyim, sanıyorsunuz? Mekanik bir şekilde yaşayabilir miyim? Duygusuz bir makine olup çıkabilir miyim? Duygusuz bir makine olup çıkabilir miyim sanıyorsunuz? Bana can veren ekmekle suyun elimden alınmasına dayanabilir miyim? Yoksulum, kimsesiz, ufak tefek, gösterişsizim, diye duygusuz, ruhsuz mu sanıyorsunuz? Öyleyse yanılıyorsunuz. Benim de en az sizinki kadar duygulu bir yüreğim, ruhum var. Tanrı bana güzellik, zenginlik de bağışlasaydı... Benden ayrılmak size de güç gelirdi... Sizden ayrılmanın bana güç geldiği kadar! Şimdi sizinle konuşurken gelenekleri, alışkanlıkları, hatta şu ölümlü benliğimi bile hiçe sayıyorum. İkimiz de bu bu dünyadan göçmüşçesine... Benim ruhum sizin ruhunuzla sesleniyor; ikimiz Tanrı’nın huzuruna çıkmışız, eşitmişiz gibi -ki elbet eşitiz aslında.’
O, ‘Elbet eşitiz!’ diye benim sözlerimi yineledi. Sonra, ‘İşte böyle!’ diyerek beni kollarının arasına alıp bağrına bastı, dudaklarını dudaklarıma bastırdı. ‘İşte böyle, Jane.’ “

Deniz Yüce Başarır
Doğan Kitap Genel Yayın Yönetmeni

“Bir romandan değil de mektuplardan oluşan bir oyundan örnek versem, ihanet etmiş olur muyum roman ağırlıklı edebiyatımıza? Benim için aşkı en güzel ve etkili anlatan metinlerden biri Abelard ve Heloise’dir... Ayrı düşmüş, iki ayrı manastıra kapanmış olan bir çiftin birbirlerine yazdıkları mektuplardır söz konusu olan. Bu mektuplar birçok edebiyatçıya esin kaynağı olmuş aslında. Ronald Duncan’ın yazdığı oyun da bunlardan biri. Oyun, ülkemizde sahnelendi de... Tilbe Saran ve Cüneyt Türel oynamışlardı, yanılmıyorsam.”
“Ben böyle seviyorum işte: Zarafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum. Bir zamanlar çocuk olduğun ve bir gün ceset olacağın için seni seviyorum. Hem gövdeni, hem aklını seviyorum. Yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil, koltuk altının terini de seviyorum. Kanımı tutuşturan gücünü de, çocuk gibi elinden tutma hissi uyandıran güçsüzlüğünü de seviyorum... Tanrı böyle sevemiyorsa ben de sevgimi Tanrı yaparım!”

Müge Gürsoy Sökmen
Metis Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

“Edebiyat tarihi” deyince o kadar çok unutulmaz sahne var ki seçmek imkânsız! Ben böyle bir iddia gütmeksizin, John Berger’in suskunlukla geçiştirilen cok yakıcı bir konuya değindiği ‘Düğüne’ romanından benim için unutulmaz olan bir pasajı seçtim.”

“Ne yaptın bana? diye fısıldıyor Ninon Gino’nun yüzünü kendisine yaklaştırıp dokunarak. Müziğin geldiği yerin nasıl değiştiği çok garip. Bazen insanın vücuduna giriyor. Kulaklardan duyulmuyor artık. Girdiği yerde yerleşiyor. İki vücut dans ederken, bu hemen gerçekleşebilir.
(...)
Müzikle birlikte umut da girer insanın vücuduna.
(...)
Müzik kanına karışıyor Ninon’un, lenfositlerin, NK’lerin, Beta 2’lerin sayılarına başkaldırarak. Müzik Gino için dizlerimde, diyor vücudu, müzik kürek kemiklerimin altında, kalça kemiğimin arasında... Gino için müzik, parmaklarımın küçük kemiklerinde, pankreasımda ve beni öldürecek olan virüsümde, yapamayacağım her siktirik şeyde ve gözlerimin sorduğu karşılıksız sorularda senin müziğinle birlikte çalınan müzik var Gino.
Müzik duruyor, Gino, Ninon’a bakıyor ve: Mutluluk üstüne tek söz söylemeden bunu gerçekleştirebiliriz, değil mi? diyor.
Ninon duraksıyor, sonra gözleri mutluluktan yaşla dolu, Gino’yu dudaklarından öpüyor. Sonsuzluktan önce ne yapacağız?
Acele etmeyeceğiz.”

Müge Karahan
İletişim Yayınları Editörü

“En etkileyici aşk sahnelerinden biri, “Masumiyet Müzesi”nde Füsun’un Kemal’e, Merhamet Apartmanı’ndaki buluşmalarında aşkını ilan ettiği sahnedir. Burada Füsun’un, sırrını bütün kaygılarına rağmen ifşa etmesi çok sahici ve anlaşılır bir ruh hâli... Füsun’un içinin bu aşkla nasıl kıpır kıpır olduğunu bu satırlarda görememek ve hissedememek mümkün değil. Aynı şekilde Kemal’in Füsun’un itirafına verdiği karşılık ve o sırada hissettikleri, bütün içtenliğine rağmen kendi söylediklerinin yapmacık olduğu endişesine kapılması da okur açısından çok tanıdık ve insani...”

“Merhamet Apartmanı’nn merdivenlerinin serinliğinde, Füsun’a sarılarak onu dudaklarından öptüm. Daireye girince de öptüm, ama oyuncu dudaklarında çekingenlk, halinde tutukluk vardı.
‘Sana bir şey söyleyeceğim,” dedi.
‘Söyle.”
‘Söylediğim şeyi yeterince ciddiye almazsın ya da tamamen yanlış davranırsın diye korkuyorum.’
‘Bana güven.’
‘İşte ondan emin değilim. Ama gene de söyleyeceim.’ dedi. Artık okun yaydan çıktığını, içindeki şeyi bundan sonra saklayamayacağını bilen birinin kararlılığı geldi yüzüne. ‘Bana yanlış davranırsan ölürüm.’ dedi.
‘Kazayı unut canım ve lütfen söyle artık.’
Tıpkı Şanzelize Butik’te çantanın parasını bana geri verdiği öüle vakti gibi sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırıkları uğradıı haksızlığa öfkelenen bir çocuğun hırçın sesine dönüştü.
‘Sana aşık oldum. Sana çok fena aşık oldum!’
Sesi suçlayıcıydı, hem de beklenmedik ölçüde şefkatli. ‘Bütün gün seni düşünüyorum. Sabahtan akşama kadar seni düşünüyorum.’
Ellerini yüzüne kapayıp ağladı.
İçimden gelen ilk tepkinin salakça gülümsemek olduğunu itiraf edeyim. Ama bunu yapmadım. Hatta aşırı sevincimi gizleyip, duygulu bir ifade takınarak kaşlarımı çattım. Hayatımın en içten ve yoğun anlarından biriydi, ama yapmacıklık sinmişti.
‘Ben de seni çok seviyorum.’
Ama bütün içtenliğime rağmen, benim sözlerim onunkiler kadar güçlü ve sahici değildi. İlk o söylemişti. Füsun’dan sonra söylediğim için benim hakiki aşk sözlerime bir teselli, nezaket ve taklit tanısı sinmişti.”

Abdullah Yılmaz
Ayrıntı Yayınları Editörü

“Mavis Gallant şöyle söylüyor aşk hakkında: “Bir çiftin ne olduğu biçimindeki sır, elimizde kalan hemen hemen tek gerçek sırdır: Sonunda bu sırrın ne olduğunu anladığımızda artık edebiyata -ve dolayısıyla da aşka- ihtiyaç olmayacaktır.” Sırrınızı nasıl arardınız? Sırrınızı nasıl -bir sır olmayı sürdürecek şekilde- dile dökerdiniz? “Koleksiyoncu”da bir kelebek koleksiyoncusunun, âşık olduğu ve kaçırdığı bir nesnenin özneye dönüşme serüveni anlatılıyor. Romanın başarısı hiç şüphesiz, elleri bağlı ve tutsakken bile Miranda’nın değil “Koleksiyoncu”nun tutsak olduğunu, okurun gözüne sokmadan duyurabilme gücünde yatıyor.

“Saat yedide en güzel takım elbisemi ve gömleğimi giydim. Yeni satın aldığım kravatı bağladım ve onu almaya indim. Yağmur yağıyordu, her şey güzel görünüyordu. Beni on dakika kadar beklettikten sonra odasından çıktı. Az kaldı kendimi kaybediyordum. Bir an için sanki o değilmiş gibi geldi. Öylesine farklıydı ki. Ona verdiğim Fransız parfümünden bolca sürünmüştü. Benimle olduğundan beri ilk defa makyaj yapmıştı, yeni elbisesini giyinmişti, bu da ona çok yakışmıştı, krem rengi, sade ama çok şık bir giysiydi, boynunu ve kollarını açıkta bırakıyordu. Kesinlikle bir genç kız elbisesi değildi, gerçek bir kadına benziyordu. Saçlarını daha önce görmediğim bir şekilde topuz yapmıştı, çok zarifti. Bu saç şeklinin adı, imparatormuş. Dergilerde gördüğünüz manken kızlara benziyordu tıpkı, istediği zaman ne kadar güzel olabileceğini görünce çarpıldım. Gözlerinin bile farklı olduğunu hatırlıyorum, çevrelerine çektiği siyah kalemle daha da etkileyici olmuştu. Tam anlamıyla gösterişliydi. Ben de karşısında iyice sakarlaştım tabii ki. Sonradan öldürmek zorunda kalacağım bir kelebeğin kozasından çıkmasını seyrettiğimdekine benzer bir duyguya kapılmıştım. Yani, güzellik her zaman alt üst eder, ne yapmak istediğini, ne yapması gerektiğini karıştırır insan.”

Sanem Sirer
Siren Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

“Edebiyatta “en”lere çok sıcak bakmıyorum; hele bahis konusu aşk ise, durum daha da karmaşık. Subjektif bir cevap vermek durumundayım elbette... Yine de, bugün, içinde bulunduğum ruh halini de hesaba katarak böyle bir soruya vereceğim kişisel cevap, Ingeborg Bachmann’ın ‘Undine Gidiyor’ adlı öyküsünden bir pasaj olurdu - aşkı kırmızı güller, çikolota paketleri ve tek taşlara indirgeyen günlere inat.”

“Bir erkek tanıdım, adı Hans’tı, ve bütün ötekilerden başkaydı. Birini daha tanıdım, o da başkaydı bütün ötekilerden. Sonra da birini, hele o büsbütün başkaydı ve adı Hans’tı, onu sevdim. Ormanda açıklıkta rastladım ona, birlikte yürüdük, belli bir yöne yönelmeden yürüdük.
Tuna topraklarında oldu bu, benimle dönme dolaba bindi. Karaorman’da oldu bu, büyük bulvarın üzerindeki çınarların altında benimle Pernod içti. Onu sevdim. Sonra bir Kuzey İstasyonu’nda bekledik, ve gece yarısından önce kalktı tren. El sallamadım, elimle bir son işareti yaptım yalnız. Son bulmayacak bir son. Ve asla son bulmadı.”

Öner Ciravoğlu Remzi Kitabevi
Genel Yayın Yönetmeni

“Andre Maurois’nun “İklimler” kitabındaki aşk sahneleri benim için unutulmazdır. Bu eseri Tahsin Yücel’in çevirmiş olması da Andre Maurois’nun dilini yansıtmadaki başarısında etkisi vardır. ”

“Sönmek üzere olan son bir odunun karşısında oturuyorduk sonunda. Elini tutuyordum; mutlu ve muzaffer bir havayla bakıyordu bana; bir keder vardı içimde; ölmek istiyordum. ‘Ne düşünüyorsunuz?’ dedi Misa.’ Şu zavallı Odile’ciği.’
Yüzü sertleşti; iki keskin çizgi belirdi alnında. ‘Bakın, sizi seviyorum, Şimdi artık gülünç şeyler söylemenizi istemiyorum,’ dedi.
‘Neden gülünç olsun?’ Duraladı, uzun zaman yüzüme baktı.
‘Gerçekten anlamıyor musunuzi yoksa anlamazmış gibi mi davranıyorsunuz?’ dedi.
Önceden seziyordum söyleyeceğini, onu durdurmak gerektiğini biliyordum, ama öğrenmek istiyordum. ‘Doğru,’ dedim, ‘anlamıyorum.’
‘Ya! Ben bildiğinizi sanıyordum, ama Odile’i bırakmayacak, hatta ona bundan söz edemeyecekkadar fazla sevdiğinizi düşünüyordum,’ dedi. ‘Size her şeyi söylemek gerektiğini sık sık düşündüm... Yalnız, Odile’in dostuydum, güçtü benim için. Ama ne yapalım! Şimdi sizi ondan bin kez fazla seviyorum...’

(*)Abelard ve Heloise Mektuplar/
Ronald Duncan

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163