VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Temmuz 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Ben bu romanın bir kahramanı olmalıydım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ben bu romanın bir kahramanı olmalıydım

Ben romanımla bir yaz sabahı tanıştım; Temmuz 1998""de. O zamandan beri her yıl tekrar okurum ve her defasında içimi bir kıskançlık kaplar. ""Neden bu romanın bir kahramanı değilim?"" diye. Bu yüzden 1998 yazından beri bir mülteci gibiyimdir,yurdunu özleyen. Oysa ben de hangi dile ait olduğunu bile bilmediğim el yazmaları deşifre eden biri, ölene dek yas tutan bir dul, karınca istilasına rağmen ayakta kalan o ev olabilirdim, Kim ya da ne! Hiç önemli değil! Ama ben bu romanın bir kahramanı olmalıydım. Kızgınım. Hayatla barışamayışım, işte bu yüzdendir. Hayat adı verilen zalim yazar, beni bu romanın dışında tuttuğu, ona ancak bir okur olarak yanaştırdığı için çok öfkeliyim. Mağdurum, mülteciyim! Yalnızım!

Buket Aşçı

Beni Dostoyevski okur yaptı. “Suç ve Ceza” ile...Elbet ondan öncesinde de okuyordum. Ama okur değildim/ değilmişim, bunu onunla keşfettim.
Oysa henüz okuma-yazma bilmeyen bir çocukken, yani yazıdan önceki tarihimde de elimde kitaplar vardı. Hatırlarım. Çocukluğuma dair en taze anılarımdan biri, elektrik kesintisi yaşanan kış gecelerinde, sobanın yanına çöküp hava deliğinden dışarı vuran ateş ışığında “İnce Memed”in kapağına bakıp Avni Arbaş’ın atlısının koşuşunu izlememdir. O atlı, alevlerden yansıyan ışık gölge oyununda hareket ettikçe, büyürsem geçeceğini sandığım can sıkıntılarım karşısında beni kurtaracak kahramanım olurdu.
Hatta sürekli mızıkçılık yapan, ağaçtan topladığımız kirazların üstüne yatan (ki, ağaca tırmanan bendim!) Hamide’ye karşı adalet savaşı verdiğim hayali arkadaşım olurdu.
Yine de yıllarca her halde, her yerde okusam da içinde yaşadığım kitaplar coğrafyasını, hele hele roman sanatının görkemini “Suç ve Ceza” ile idrak ettim.
Şimdi biraz duralım. Düşünün. “Hayal edin” diyemeyeceğim çünkü kitaplar coğrafyasını hayal etmek hiçbir faninin harcı değildir. Önce tanıdık isimler beliriyor zihninizde değil mi, az sonra türleri dahil etmeye başlayacaksınız; mesela “bilim kitapları da var” diyeceksiniz. Ne büyük bir coğrafya! Ve inanın tehlikeler de barındırıyor. İşte benim için “Suç ve Ceza” gizemlerle dolu bu evrendeki pusulam, kutup yıldızımdır.
SOĞUK, AKŞAM ÜZERİ,
SOKAKLAR
Platon’un mağarasında gibiydim.
Günlerce odaya kapanmış, perdeleri bile açmadan, o gri havayı görmeden, görmek istemeden, sigara dumanına boğularak okumuştum; “Suç ve Ceza”yı.
Sıkılmış, kendimi soğuk havayla yalnızlaşan sokaklara vurmak istemiş, güneşin batmasına dakikalar kalmışken, Raskolnikov’un boya kokusu ile sendeleyişindeki gibi aptallaşmış, sokak lambalarının cılız ışığında kaybolmak istemiştim.
Kendimi sokaklara vurmuş muydum? Evet! Yitip gitmiş miydim, sanırım yine evet! Çünkü hatırlamıyorum!
O gün bugündür, kış akşamları, güneş batarken yalnız bir kurdun çok uzaklarda uluyan sesini duyar gibi olurum. Beş parasız, çıkış arayan, aradıkça bulamayan, teorize ettiği, ettiğini sandığı çözümlerinde saplanıp kalan, kendisine, vicdanına hapsolan Raskolnikov’un sesidir bu...
O sestir bana kutup yıldızına bakmamı öğütleyen. Tanrım, ne büyük keşifti... Biliyorum “her şey akar”, bir daha yaşayamayacağım o ânı. “Bu yüzden” diyorum ki; “Bir kez daha dünyaya gelsem, sırf yeni doğmuş o okur şaşkınlığını tekrar yaşamak için.” Tanrım, lütfen! Bunun için manastıra kapanmam gerekirse kapanırım, dergahta çile dokumam gerekirse, dokurum. Bir kez daha! Ama, hayır! Bu büyük teslimiyete rağmen yine de benim romanım bu değil.
Yıllar yılı, geceleri, uykumu bölen o yalnız kurdun sesine rağmen değil...
Ben romanımla, bir yaz günü tanıştım.
“Suç ve Ceza” nasıl kış akşamüstlerinin romanıysa, bu tam aksine bir yaz romanıydı, sabahları okunmaya başlanan...
Biri nasıl tüm perdeleri sıkı sıkı çektiriyorsa, diğeri tüm pencereleri sonuna kadar açtırıp tülleri havalandırıyordu. Ben romanımla, bir yaz sabahı tanıştım: Temmuz 1998’de...
O zamandan beri de hemen her yaz bir kez elime alırım. Ve her okuduğumda ki yine bir yaz sabahıdır bu, bir kıskançlık kaplar içimi.
Önce altını çizdiğim bölümleri okurum ve tatlı bir gülümseme sarar bedenimi... Vefalı bir dostla yıllar sonra buluşmuş, birkaç kadeh bir şeyler içecekmiş gibi... Sonra altı çizili bölümün başına dönerim. Yavaş yavaş romandan yayılan sıcak, şehrin sıcağını bastırmaya başlar. Karakterler birer ikişer canlanır. Birer hayalet gibi evin içinde dolaşmaya başlarlar. Mesela bir yerlere küp küp altın saklandığı hissine kapılırım ya da Albay’ın çocuklarından birinin ansızın kapıyı çalacağı...
Bir siesta vakti hamakta sevişilirken, para vererek bir buza dokunup, değersiz metalleri altına çevirecek olan simyanın peşine düşülürken, bir köy inşa edilip, o köy kasabaya dönüşürken uyku hastalığı herkesin aklını başından alırken benim de içimde bir kıskançlık tohumunu büyümeye başlar.
Ben bu romanı okurken kıskançlık krizlerine girerim. Bundan kastım bir imrenme değil.
Bal gibi de kıskanırım. Hasedimden perdeleri yerinden söküp çarşafları parçalamak isterim. Ve her defasında şunu derim: “Neden ben onun bir kahramanı değilim? Neden bu romanda yaşamıyorum? Oysa benim dünyam burası!” O yüzden 1998 yazından beri bir mülteci gibiyimdir, yerini yurdunu bulamamış, arayan...
MÜLTECİ BİR OKUR
Derim ki; “Benim, dünyanın bu coğrafyasında ne işim var? Oysa şimdi siestaya yatmalıydım. Sevgilim beni terk etti, diye büyüler yapmalı, entrikalar çevirmeliydim. Veya yitirdiğim kocamın ardından yıllar sürecek bir yas dönemine girmeli, tüm kasaba siyahlar içindeki halimden bahsetmeliydi. Veya...Girdiğim savaşı kaybedip atölyeme kapanmalı, gümüş balıklar yapmalıydım. Hatta kimse yaşlandığımı, gözlerimin kör olduğunu fark etmesin diye eşyaların yerini ezberlemeli, el yordamıyla ipliği iğneden geçirmeyi öğrenmeli ya da bir gündüz vakti, herkesin ortasında birden göğe yükselmeli, ardımdan “güzeller güzeli uçup gitti” dedirtmeliydim. Veya tam bir centilmenle evlenecekken, iri kıyım, kaba saba bile sayılabilecek üvey abimle kaçmalıydım.
Ya da hangi dilden olduğunu, ne anlattığını bilmediğim el yazmalarını deşifre ederek kimseyle görüşmeden, sokağa bile çıkmadan yaşamalıydım.
Yıllar süren yağmurlara, her şeyi öğütmeyi beceren karıncalara, tuhaf bitkilere rağmen ayakta kalmaya çalışan bir ev de olabilirdim. Kim ya da ne! Hiç önemli değil! Ama ben bu romanının bir kahramanı olmalıydım.

Kızgınım, durduk yere parlayışlarım, hayatla barışamayışım, işte bu yüzdendir. Hayat adı verilen zalim yazar, beni bu romanın dışında tuttuğu, ona ancak bir okur olarak yanaştırdığı için çok öfkeliyim, mağdurum, mülteciyim! Yalnızım!
Biliyorum ki, onun kahramanları da yalnız. 32 savaşa girip kaybeden Albayın kendini atölyesine kapatması, kocasını kaybeden Rebeca’nın ölene dek evden çıkmaması, binlerce insanın öldürülmesi ile sonuçlanan grev sonrasında şehir halkının Muz Fabrikası’nın hiç kurulmadığını iddia etmesi, unutmaya yatması gibi...
Ama bir o kadar da yaşama sevinci ile doluyum. Tıpkı güzeller güzeli Remedeus’un neşesi, Rebeca’nın tutkusu, Amaranta’nın inadı, Ursula’nın hayatta kalma savaşı, son Aurlione ile Amaranta’nın muhteşem aşkı gibi... Ah, ne güzel bir aşktır o! Evden çıkmayan, kimselerle konuşmayan Tarzanlaşmış bir erkekle, Avrupa’da büyüyüp gelmiş genç modern kadının aşkı. Günlerce eve kapanıp sevişmeleri, Aurlione’nın cinsel organına kaş göz yapmaları... Ne güzel bir aşktır bu, kıyamet alameti olsa da!
Sanırım artık hangi romandan bahsettiğimi anladınız...
1998 Temmuzunda tanıştığımdan beri, yaşadığım her şeye 80 yaşında birinin kabullenişi ve meraklı bir çocuğun neşesi ile bakmama neden olan, tüm çılgınlığıma rağmen içimde derin bir sessizliğin büyümesine neden olan, ölümle burun buruna geldiğim anda kulağıma “zaman o kadar da kolay geçmiyor” diye fısıldayan “Yüzyıllık Yalnızlık”tan başkası değil bahsettiğim roman.
TEK BİR GERÇEK BİLİRİM
O KADAR!
Ey, Marquez! Yaşayan en büyük yazar!
Sen ne tuhaf adamsın öyle.
Bu romanda anlattıklarını çoğu kişi “inanılır gibi değil” diye karşılıyor. Ama senin “dışarıda bırakılmış, unutulmuş kahramanın” olarak anlattıkların bana hiç yabancı değil. Bence de insanlar toprak yer, unutma hastalığına tutulur, darağacından son anda kurtulur. Vicdan, suçluluk duygusu ya da özlem evlere hayaletler doldurur. Bir gecede binlerce insan öldürülür ve hiç yaşamamış gibi davranılır. (Arjantin’de uçaklardan atılan insanları hatırlayalım.)
Batı’nın doğrusal, düz mantığıdır bu romanda anlatılanlara “inanılır gibi değil” diyen ve bunu “büyülü gerçeklik” diye tanımlayan. Ne büyük züppelik. Tam Batılılara göre. Onların gerçeğinin bir türevi sanki seninki! Oysa biz biliyoruz ki, bu bal gibi de gerçeğin ta kendisidir. (Bizden kastım romanına dahil etmediğin ben ve sen, tabii ki!) Zaten başka gerçek de bilmeyiz ve istemeyiz değil mi?
Ey Marquez, uykularımı kaçıran adam.
Sen ne tuhaf birisin ki, en yakın arkadaşlarından biri dünyanın en büyük devrimcilerinden Fidel Castro’yken, muhafazakar bir roman yazdın.
Gözümden kaçtı mı, sandın? Kaçmaz, kaçamaz. Diyorum ya, senin sadece sadık bir okurun değil, kahramanınım.
Muhafazakar bir romandır “Yüzyıllık Yalnızlık.” O sakin ihtiyarın üslubu şöyle der; “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölür.” Ne yaparsan yap bu değişmez. Kendini savaşlara adasan, sistemi değiştirmek için işçileri örgütlesen, elinde cetvelle adaletli bir köy inşa etsen de değişmez! Bitmeyecek olan yalnızlığımız işte budur.
Evet; insanlar doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bu baştan bize sunulmuş bir gerçektir. Romanda ise bir kehanet... Buendia ailesinin kaderi daha romanın başında ilan edilmiştir ve her fırsatta tekrarlanır. Ama yine de sonuna geldiğimizde şaşırıp kalırız. Hatta şok geçiririz, “Böyle bir şey nasıl olur” diye. Tıpkı hiçbirimizin son ana kadar öleceğimize inanmayacak olması gibi!
Ama insanın yakın arkadaşlarından biri boş yere büyük bir devrimci olmamalı. Elbet bir uyum, bir buluşma noktası olmalı. İşte bence mesele bu. Yani sonunu bildiğimiz gerçeğe rağmen yaşamak. Yaşamanın büyük bir direniş, hatta başkaldırı olduğunu fark etmek... Hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilen, bunu kabullenmiş yaşlı biri gibi hayata bakıp bir çocuk neşesi ve heyecanı ile yaşayabilmek.
Çünkü hayat adı verilen bu hikayenin her ne kadar başı, sonu belli olsa da bu hikaye bizimdir. Deşifre ettiğimiz el yazmaları da bizim tarihimiz! Vicdanı rahatsız, huzursuz Batı buna “Sisyphus’un cezası” diyebilir, ama sen de ben de çok iyi biliyoruz ki; bu hayatın ta kendisidir ve yalnızlığı ile
güzeldir!

Elbette Yeats şiirleri!

Helikopter Yayınları Cevat Çapan çevirisi ile W. B. Yeats’in şiirlerini bastı: “Her Şey Ayartabilir Beni” Bu yılın göğsüme bastırarak taşıdığım kitabı bu oldu.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam