VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > ‘Ben kimim ki mütevazı olayım?’
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

‘Ben kimim ki mütevazı olayım?’

Tuna Kiremitçi, denemelerinden derlediği son kitabı “Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz” vesilesiyle yazarlığı, köşe yazarlığı ve “kış lastiği” benzetmesi yaptığı yazıları üzerine yapılmış bu röportajla huzurlarınızda.

Perihan Özcan

“Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz” bir deneme kitabı. Tuna Kiremitçi’nin, Hürriyet Gazetesi’nin Kelebek ekinde yayımlanan yazılarından oluşan bir derleme. Kendi hayat süzgecinde kalanlarla ve Baudelaire’den Faulkner’a, Nazım Hikmet’ten Oscar Wilde’a büyük yazarlardan yaptığı alıntılarla, kadınla erkek arasındaki o tekinsiz, mayınlı alanda dolaşırken yarattığı kendine has bir dünya.
Kiremitçi’yle denemeleri ve edebi kimliği üzerine bir röportaj yaptık. Oradaydı ama orada değil gibiydi. Yeni çıkan kitabı vesilesiyle yapılan röportajı bile umursamaz, bir
an önce kalkıp gitmek ister gibi bir hali vardı. “Ne aceleniz var” diye sormayı gereksiz buldum. Durumu son sözlerine, ‘Kimseye kendini beğendirmek peşinde olmadığına,
kendi dünyasında yaşayıp gittiğine’ yordum.
Kitap ismi olarak neden başka bir yazının başlığını değil de bu başlığı tercih ettiniz?
Galiba diğerlerinden daha ironik olduğu için. İroni ve mizaha zaafım var. Acı şeyleri anlatmanın en iyi yolu, mizahla anlatmak. Böyle yapmak bahsettiğimiz hüznü eksiltmiyor, tam aksine derinleştiriyor. Ayrıca şu dünyadaki en büyük ortak paydamız, hepimizin eski sevgili olması. Jung’un “kolektif bilinçaltı” kavramına küçük bir örnek.
Bir edebiyatçının yazılarının bir gazetenin magazin ekine yakışmadığı eleştirisine nasıl karşılık verirsiniz?
Bahsettiğimiz Hürriyet olunca olay biraz değişiyor. Varlık okuyan da, Vogue okuyan da her gün Kelebek okuyor. Aynı anda hepsine ulaşmak heyecan verici. Kendimi bir deneyin parçası gibi hissediyorum.
Magazinciler gibi edebiyatçıların da “mutlu ve istikrarlı” yani “malzeme vermeyen” çiftlerden hazzetmediklerini söylüyorsunuz. Edebiyatçılarla magazincilerin tek ortak noktası bu mu? Siz bir edebiyatçı olarak, bir magazinciyle aranızda başka nasıl benzerlikler görüyorsunuz?
Aslında roman sanatı ve magazin, ilginç bir şekilde aynı temel ihtiyaca cevap verirler: Kendi sınırlı ve sıkıcı dünyamızın dışına çıkıp başkalarının hayatına bakma ihtiyacına. İkisinde de röntgenci bir yan vardır. Ayrıca ne zaman elime magazin eki alsam karşıma bir sürü Emma Bovary ve Anna Karenina çıkıyor.
Köşenize sığamadığınız, seçtiğiniz konuyla ilgili düşüncelerinizi yeterince anlatamadığınız hissine kapıldığınız zamanlar oluyor mu? Bu hisle başa çıkmak için ne yapıyorsunuz?
Valla, köşemden memnunum. Karışan-eden de yok. Sonuçta her gün siyaset yazmak zorunda olmamak güzel. Kafama göre takılabiliyorum. Düşüncelerimi anlatma konusunda bir sorun olursa bu benim kusurumdur. Gazetemin, iktidarın ya da aramıza karışıp dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaylıların değil.
YARINA KALMAK HER
YAZARIN HAİN EMELİDİR
Bir yazınızın ilk iki cümlesi: “Yazılarım kış lastiği: Tipi de yağsa, buz da tutsa, istediğiniz yere er geç götürür sizi.” Aynı yazının son cümlesi: “Biliyorum ki devirler gelip geçer, atılan çamurlar dökülür, kalleşlikler bile silinip hatırlanmaz olur. Ama eğer lastikler sağlamsa yolculuk gururla sürer.” Bu tam olarak şu mu demek: ‘Ben çok iyi bir yazarım ve asırlar sonra da unutulmayacağım.’
Tabii ki öyle diyeceğim. Ben kimim ki mütevazı olayım? Şaka bir yana, yarına kalmak her yazarın hain emelidir. Ama bunun sırrını asla bilemeyiz. Aşırı hızlı bir dünyada yaşıyoruz, bu röportajı okuyanların bile çoğunun 15 dakika sonra unutacağına bahse girerim. Haliyle, rahat olmak ve büyük konuşmamak lâzım.
Yazar olmanızın nedenini şöyle açıklıyorsunuz: “Babam kanıma girmese müzisyen olacaktım. Ama onun bavulunda da şiirler, roman taslakları vardı. İnci gibi yazısıyla doldurduğu sayfalar peşimi bırakmadı.” Babanız size ne bırakmıştı? Sizi yazmaya mecbur
kılan neydi?
Babamdan hanlar-hamamlar değil, okuma ve kitap sevgisi kaldı. İcabında bir Fuzuli şiiriyle hayata tutunma becerisi kaldı. Yazmayı zamanla kendim keşfettim. İmkânları sınırlı çocuklar için yazmak şahane bir alternatif. Bir kâğıt ve bir kalemle bu kadar çok şey yapılabilmesi süper. Biraz eski moda bir insanım.
ŞAİR OLDUĞUMU
DÜŞÜNMÜYORUM
Yazarla okur arasında nasıl bir ilişki var sizce? Siz okurlarınıza karşı ne hissediyorsunuz? Minnet, ihtiyaç, sorumluluk, sevgi, öfke, suçluluk, üstünlük, eziklik, güven...
Şahsen bir arkadaşımla konuşur gibi, ama akıllı bir arkadaşımla konuşur gibi yazmayı seviyorum. Gönülçelen’deki Holden Caulfield der ya, “Bir kitabı bitirdiğinde içinden yazarına telefon edip iki kelime konuşmak geliyorsa o kitap iyidir” diye, işte benimki de o hesap. Okurla aramda bir nevi dostluk ilişkisi var.
Roman yazarı, deneme yazarı, şair... Siz hangi Tuna Kiremitçi’yi daha çok seviyorsunuz? Hangisiyle daha iyi geçiniyorsunuz? Aralarında rekabet var mı?
Şiirden anlarım ama şair olduğumu düşünmüyorum. Şairlik bambaşka bir ruh hali. Köşe yazarlığı da romancılığa hiç benzemiyor aslında. Köşeciliğe iddialı başladım ama ancak zamanla, Oray Eğin ve Ahmet Hakan’dan sopa yiye yiye öğrendim. Zaten eskiler iki işi “muharrirlik” ve “ediplik” şeklinde ayırmış. Şahsen ediplikten gelip medyada yer bulabildiğim için şanslıyım.


KENDİMİ BEĞENDİRME
PEŞİNDE DEĞİLİM
Kadınlarınızı “Kalbini kırdığım”, “hak etmediğim kadar değerli kadınlar”, “karizmatik, akıllı, saygın kadınlar” sözleriyle tanımlıyorsunuz. Kendinizi ise “bütün kadınları sevmiş, bütün kitapları okumuş, bütün hataları yapmış yazar” olarak. Bu cümleleri, büyük yazarların aşk sicillerinin pek parlak olmadığı bilgisiyle, biraz da gururlanarak kurduğunuz söylenebilir mi?
O sözler işin latifesi. Yoksa estağfurullah, büyük yazar havalarında değilim. Edebiyatı kurtarmak gibi müthiş fikirlerim de yok. Aslında yazar olduğumdan bile şüpheliyim. Bence insan ancak ölünce yazar olur. Sadece gençliğimde hakkımda cemaat medyası tarafından epey dezenformasyon yapıldı. Elif’e falan rakip çıktım sandılar çünkü. Sonra oralarda gözüm olmadığını anladılar herhalde, mesele kalmadı.
Edebiyat tarihi verdikleri şaheserlerde fevkalâde tespitlerde bulunmuş ama insan olarak kıyasıya eleştirilebilecek isimlerle dolu. Siz önce edebiyatçı, sonra insan ve en son bir âşık olarak kendi hakkınızda ne düşünüyorsunuz?
30’larımın başında, geç kalmış bir ergenlik bunalımıyla erken bir orta yaş krizini aynı anda yaşadım. Haliyle, o yıllar benim için fazlasıyla öğreticiydi. Hayat arkadaşımı birkaç yıl önce buldum. Onun dışında kimseye kendimi beğendirmek peşinde değilim. Kendi dünyamda yaşayıp gidiyorum.


Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz’den!

* Dekolte güzeldir: Erkeğin erkekliğine, olgunluğuna, zevkine iltifattır. İnsanca bakmayı bilen erkekleri kadınlar dekolteyle ödüllendirir. Kadın-erkek ilişkileri normalleşmemiş toplumsa hiçbir yere varmaz. İster petrol fışkırsın altımızdan, ister zemzemle yıkanalım; yine mutsuz olacağız.”

* Aşkın reçetesi olsaydı, en başta Hitler yazardı: Doktor Mengele’ye tüm dünyanın Nazi aşkıyla yanıp tutuşmasını sağlayacak bir iksir sipariş ederdi. O bile yapamadığına göre, şu hayatta aşkı çözdüğünü söyleyenlere keklenecek halimiz yok. Beni sorarsanız, meseleye kafa yormayı sevdiğimden yazıyorum. Cevabını asla bulamayacağım soruları becerebildiğim kadar anlamlı hale getirmek için.”

* Aşk bir defada bitmez
Ahtapot öldürür gibi, kayalara çarpa çarpa öldürürüz: Her defasında bitti sanırız ama bin koluyla tutunur hayata ve çırpınır el kadar umuduyla.
Kuş misali kolunu kanadını kırarız. Her darbemiz biraz daha çelimsiz, her avcı biraz daha ürkek yapar. Her defasında aşk olarak yoluna devam etmeyi başarır ama. (...) Bir defada başlamaz ki bir defada bitsin. Beş kerede, yedi kerede başlar, aşkın en hızlı olanı bile. “İlk görüşte aşk” masal olduğu gibi, “son bakışta ayrılık” da mavaldır. İnsan sevdiğini tek seferde sevmez. Haliyle tek seferde de bırakamaz. Geri dönüşü olmayan bazı cümleler vardır: ‘Seni artık sevmiyorum’ demediğimiz sürece her şey tazelenebilir.”

* Bazılarımızın anıları henüz taze, bazılarımızınkiler arada nüksediyor.
Bazılarımız yaşananları madalya gibi taşıyor göğsünde, bazılarımızda vahim yara izleri... Bazen rüyada görüyoruz eskilerden bir yüzü, bazen o yüzün yerine karşımızda bir boşluk...
Bazılarımızın yüzü gözü telefon kesikleri, bazılarımızın kulağında siren sesi... Bazen yaşam kadar gerçek, bazen de yaşamak gibi sahte...
Ama ne inançlarımız, ne tuttuğumuz takım ne de okuduğumuz kitap. Sevdiğimiz yemek, siyasi fikir ya da milliyet de değil.
Şu hayatta bizi birleştiren en büyük ortak payda: Birbirimizin geçmişindeki, bir kalpten öbürüne akan izlerimiz.
Kaderlerimiz eski sevgililik müessesesi sayesinde birleşiyor paralel evrenlerde. Biten her ilişki başka bir boyutta sürüyor: Yapılmamış evlilik törenleri, takılmamış yüzükler, doğmamış çocuklarımız...
Gidilecekken gidilmemiş şehirler, beraber seyretmek için alınıp raflarda tozlanmış filmler...
(...)
En büyük orta payda: Hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz. Birilerinden izler, dersler ve anılar var hepimizde. Bu da en büyük, en masum buluşmayı organize ediyor, kaşla göz arasında.
Kalplerimiz randevulaşıyor hiç tanımadığımız insanların kalpleriyle, ruhumuz duymasa da.”

Paylaş