VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Ben köprüyü sahiplendim o beni zapt etti
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ben köprüyü sahiplendim o beni zapt etti

Gündüz Vassaf yeni romanı “Mostari”de, Yugoslavya iç savaşında bir simgeye dönüşen, Mimar Hayreddin’in eseri olan Mostar Köprüsü'nün hikâyesini konu alıyor. Bu roman için aylarca Mostar'da köprüye bakan bir evde yaşayan yazar, bir nevi köprü bekçiliği yaptım diyor.

İpek Ceylan Ünalan
ceylanipek@gmail.com

Mostar Köprüsü'nün hikayesini yazdınız. Sizi çeken neydi?
Kürşad Oğuz’la bir yıla yakın süre konuşmalarımızda hayatımı ve düşüncelerimi yansıttığı "Gündüz Feneri" adlı nehir söyleşisi kitabının bitiminde kendimi tükenmiş hissettim. Kitap sanki mezar taşımdı. Kendimi o güne kadar yaşadıklarımla olduğum yerde çakılmış hissettiğimden, tanıdığım her şeyden, herkesten uzaklaşmak, her şeyimden soyunmak, tanımadığım, tanınmadığım bir yerde yaşamak istedim. Kuzenimin Mostar’daki evine varmamla, o anda farkında olmadığım kitaba doğru yolculuğum başladı.

Nasıl başladı bu yolculuk peki?
Arkadaşım Cem Erciyes "belki birkaç satır yazarsın" demişti ama niyetim, boş duramayacağımı bildiğimden, kedilerle ilgili bir şeyler yazmaktı. Köprüyü ilk gördüğümde gayri ihtiyari not defterime kaydettiğim birkaç satır günlük alışkanlığım olmaya başladı. Bir tür köprü bekçisi kayıtlarına dönüşen notlarımın kitap olabileceği Mostar’da köprü duvarının karşısındaki kitapçının önünde yazma nöbetimi tutarken aklımdan geçti.

Mostar bekçisi olmaya nasıl karar verdiniz?
Yeni bir âlemde gördüğü, duyduğu, hissettiği her şeyi geleceğe, belki yüz yıl sonrasına, her şeyin unutulduğu bir zamanda yaşayacak olanlar için kaydetmek saplantısı diyebilirim. Yarın yaşayacak olanlara anlatmakla sorumlu hissettim kendimi ve Mostar Köprüsü’nü gözlemleyerek yazan bir köprü bekçisi oldum.

GEÇMİŞİ DEŞMİYORLAR
Bugün çok uluslu bir yönetim tarafından idare edilen Mostar'da Hırvatların nehrin batısında, Müslümanlar ise doğusunda yaşadığını biliyoruz. Mostar’ı yazarken bu bölünmelerle ilgili neler düşündünüz?
Gittiğimde farkında değildim ve kim kimdir, kim kimle savaştı, kim kime ne yaptı, bilmek, sormak, konuşmak istemedim. Soğuk savaşta Berlin doğu ve batı diye ayrıldığında, ortasından geçen beton duvarla örülü şehrin her iki tarafından da karşıya bakmak, Almanlar kendi bölgelerine mahkumken, onların yanında öbür tarafa geçebilme özgürlüğüne sahip olmak benim için kâbustu. Mostar’ın, Köprü’nün acılarınının üstüne üstüne gitmektense, siyasi ve tarihi cehaleti tercih ettim. Yeni doğmuş bir bebeğin çevresini öğrenircesine, tarihin önyargılarının yokluğundan dünyaya baktım. Savaştan arta kalan hüsumet bana, yazdıklarıma bulaşsın istemedim. Zaten Mostarlılar ruh sağlıklarını geçmişi deşmeme asaletlerine borçlular.

Ancak Mostar, 2. Dünya Savaşı sırasında yıkılmış. Yani siz orijinal köprüye değil, şu anki haline bakarak yazdınız Mostar’ı…
Kanuni döneminde mimar Hayrettin tarafından yapılan bu heybette ve uzunlukta Köprü’nün dünyada emsali yok. Yüzyıllar boyunca Mostarlılar Köprü’yü ihtiyar adam anlamına gelen “Stari Most” adıyla anmış. Köprü’nün savaşta katli, stratejik nedenlerden değil, Taliban’ın Afganistan’da Budist tapınaklarını bombalaması gibi, tarihi etnik temizlik amaçlı. Lakin bugün Mostar’da gördüğünüz köprü, eski taşların da kullanımıyla, görüntü olarak eskisinden farksız. Yüzyılların efsaneleri, şarkıları, anılarını hâlâ Stari Most adıyla anılan, anka kuşu Simurg gibi ölüp yeniden dirilen, bu Köprü taşıyor.

"Köprüden geçenin Mostar yerlisi mi yoksa turist mi olduğunu yürüyüşünden anlamak mümkün" diyorsunuz. Nasıl belli oluyor yürüyüşünden ?
Köprü başında durduğum aylar boyunca, pek kimseyle de konuşmadığımdan, dünyanın dört tarafından gelip üstünden geçenleri gözlemlemekle geçti vaktim. Vücüt dilimiz sade kimliğimizi değil, ulusal, yöresel karakterlerimizi de taşıyabiliyor. Merhaba diye kaç defa öpüştüğümüz, ilk öpücüğü hangi yanağa kondurduğumuz mesela ükeden ülkeye değişebiliyor. Bunlar öğrenilmiş vücut dilleri. Bir de vücudumuzun farkında olmadığımız ifade biçimleri var. İşte Köprü başında bunca zaman boyunca, bu vücut dillerini, farklı yürüyüş biçimlerini okumaya başladım. Köprü’nün üstünde basamaklar o denli düzenlenmiş ki başka yerlerde alıştığınız gibi yürüyemiyorsunuz. Aniden yeni bir tarz geliştirmeniz gerek. Bu beklenmedik durumda adımların nasıl atılacağının ülkeden ülkeye değiştiğini gördüm.



MOSTAR BİR EFSANE
Mostar Köprüsü'nün şehrin insanları üzerinde nasıl bir etkisi var?
Mostar Köprüsü bir efsane. Aşıkların buluştuğu, asırlar boyu üzütünden delikanlıların daldığı, savaşların yıktığı, ressamları, şairleri coşturan bir efsane. Bana da etkisi farklı olmadı. Köprü başında not tutan biriyken, Köprü’nün bekçisine dönüştüm. Yazdıklarımla kendimi buldum, kendimi kaybettim, maceralarımın kah kahramanı, kah mağduru oldum. Hezeyanlarımla ürktüm, aşklarımla coştum. Ben köprüyü sahiplendim o beni zapt etti. Ta ki beni azad edene kadar.

Mostar Köprüsü'nü Prag'ta Charles, Venedik'te Rialto, İstanbul'da Galata, San Francisco'da Golden Gate köprüsüyle karşılaştırıyorsunuz ve “Mostar Köprüsü, üstünde yürünsün diye var” diyorsunuz. Mostar Köprüsü'nün duygusal yoğunluğunun bununla bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Kimi köprüler benim için tek çağırışımlı. Prag’da, Charles’da mesela, beş adımda bir istemesiniz de durursunuz. Tur grupları ya onlarca heykelin birini öylesine inceliyordur ya da seyyar satıcılardan alışveriş yapıyordur. Galata Köprüsü’nde teyakkuzdasınızdır, havada uçuşan balıkçı oltalarının iğneleri saçınıza, gözünüze takılmasın diye. New York’da Manhattan Köprüsü sırf karşıdan karşıya bir an önce geçmek için bir araçtır. Kimi köprülerin üstünde yürümek bile yasaktır. Mostar Köprüsü’nde, o köprünün üstünde yürüyebilmiş olmanın getirdiği bir ayrıcalık, bir tür sevişme duygusu var. İfadesi zor bir heyecan.

Gülmeme kompleksi
“Yüzyıllar boyunca es geçildi, kadınlarla çocukların tarihi. Kedilerin de. Ve türünü tanıyamadan yok ettiklerimizin.” Bu dizelerde dikkat çekmek istediğiniz nokta nedir?
Canlıların birbirine verdikleri zarar mı yoksa bugün dahi üzerinde yoğun tartışmaların olduğu kadın ve çocuk hakları mı?
Tarihimiz boyunca özellikle Sokrat gibi feylesofların öncülüğünde ve sorularında kendimizi tanıma çabamız var. Bu sürece günümüzde nörologlar, bilişsel yaklaşımlarıyla psikologlar, dilbilimciler de katıldı. Şairler her daim kendimizi tanımamızın peşinde. Ama bu süreçte odak noktası hep insan olmuş. Dinlerin de Darwin’in de en tepeye, tahta, yerleştirdiği insan. Bu haddimizi bilmezliğimizde kendimizi tanımamız olanaksız. Düşünün ki, bırakın insanı tanımayı, yüzyıllardır tarih diye baktığımız, erkekler tarafından yazılan erkeklerin yaptıklarının tarihi. Tarih savaşlardan, ekonomik krizlerden, keşiflerden ibaret değil ki. Tarih toplumsal yaşantımızın tümü! Ama bu da insan merkezli olduğundan, gene türümüzü, dünyamızı tanımamıza olanak vermiyor. Ancak bizim gibi diğer hayvanların da algılama, düşünme, sevişme, ölme biçimlerini dikkate aldığımızda kendimize karşı da bir mesafe alabildiğimizde, bu tanıma mümkün olabilir.

Kitabınızın “Türklerde gülmeme kompleksi” başlığı altında gülümsemekten kaçınan ve çekinen bir toplum olduğumuzu mizahi bir dille işlemişsiniz. Neden gülmekten çekiniyoruz?
Yüzyılların şartlanmışlığının istibdat ve korkusu üzerine kurulmuş bir toplumun devamıyız hepimiz. Bunu kültür diye benimsemişiz. Bize kültür diye benimsettirilmiş. Bir çocuğun, öğretmeninin gözünün içine bakamaması ne demek? Bunun terbiyesizlik, cüretkarlık, saygısızlık addedilmesi, egemen düzenin sorgulanmazlığının, düzenin önünde bugün de süregelen kapıkulluğumuzun ifadesi. Hele otorite önünde gülümseme! Otorite size anında “sırıtma” der. Haddinizi bildirir. Zaten kendisi de sertliğin, ciddiyetin arkasına saklanır, iktidarını korkuyu kullanarak sürdürebilmesi için. Bir Başbakan’ın, askerin güldüğünü, fıkra anlattığını gördünüz mü hiç? Otoritesini yitirir diye kendisi de korku içinde. İktidar için gülmek bir zayıflık ifadesi telakki edilir. Din adamları, padişahlar bu toplumda güler yüzlü olma riskini göze alamazlar.

Kimlik cambazları
Sürekli fikir değiştirip farklı düşünce gruplarına yönelen insanları “Kimlik cambazlıkları” bölümünde işliyorsunuz. Günümüz insanının kimlik cambazlıklarının nedeni ne olabilir?
İşte İstanbul’da günlük yaşantımızdan örnek. Korku toplumunda kimin yanındaysan onun düdüğünü çalarsın. Takside iktidar şoförün elinde. O ne derse, kimi dost, kimi düşman bellerse, siz de onun müsveddesi olur, dediklerini tasdik edersiniz. Sessizliğimiz bile, onun bize en ters gelen sözlerine karşı çıkmamamız bile, o anın otoritesi önünde edilgenliğimizin, korkaklığımızın ifadesi. Aynı şey iktidarlar karşısında tavrımızda da söz konusu. Askerin iktidarlarında kimliğimizi paşa dedelerimizle övünmekle bulduk, kasketli karaoğlan Ecevit’in “Su kullananın, toprak işleyenin” sloganlı günlerinde, köylülüğe, saza, kilime, çoğumuzun unuttuğu Ruhi Su’nun türkülerine özenmek moda oldu. Günümüzün kimlik cambazları, hac yolunda dinlerini keşfeden, konuşmalarını Allah’la süsleyip, eskiden merhaba derken selamın aleyküm diyenler. Bir de tabii, adlarını çok iyi bildiğimiz, her devrin, her iktidarın adamları var ki, onlar üstüne konuşmaya bile değmezken, kendi cambazlığımızı içimize sindiremediğimizden onlara dönek demenin kolayına kaçıyoruz.






Paylaş