VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Temmuz 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Beni mutsuz eden şu büyük roman Ulysses
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Beni mutsuz eden şu büyük roman Ulysses

Ulysses’le, şimdi, otuz yılı doldurmak üzereyim. Otuz yılda eski yeni yüzlerce roman okudum. Tahminen yazılmış ve az çok önem kazanmış tüm romanları okumuşumdur, ihtiyaçtan, meraktan ya da bazen sadece mecburiyetten... Ama “Ulysses”ten sonra, ne mutlu ki beni mutsuz eden başka bir roman olmadı. Hayatta en çok “Ulysses”i sevdim. Bunun için üzgünüm. Keşke sizinle aynı romanı sevseydim. Daha mutlu olurdum. Şaka değil. “Ulysses”de bir cümle var: “Bizi mutsuz eden şu büyük sözler.” “Ulysses” benim için tastamam böyle bir aşk olmuştur.

Hamdi Koç

Okuma hayatı bir büyüme hayatı olduğu kadar bir bozulma hayatıdır da. İnsan, diyelim, gençliğinde tutkuyla bağlı olduğu kimi kitapları on sene, yirmi sene sonra görmezden gelmeyi tercih edebilir. Ya da hatta bütün bir külliyatıyla koskoca yazarları. Zevk, elbette, değişir. Hayalgücü genişler, ruhun ihtiyaçları çeşitlenir, artar ve biraz da belirsizleşir. Heyecanlanmak zorlaşır; yeni şeylere eskisinden daha büyük bir açlık duyulur: İçimizde yaratamadığımız, hayatımızdan üretemediğimiz yeniliği bize yeni kitaplar, yeni yazarlar yaşatsın isteriz. Kaybettiğimiz neşenin, vazgeçtiğimiz hayallerin, gidip içine düştüğümüz tatminsizliğin suçlusu o eski kitaplar, o eski yazarlarmış, yol boyunca bize yetmemişler, yetmeyi becerememişler gibi, onları kişisel geçmişimizin diplerine doğru kaybolup gitmeye bırakırız.
Aşk gibi aynı, değil mi?
Yirmi yıldır aynı romanı sevmekle yirmi yıldır aynı kadına aşık olmak arasında bence bir fark yok. Birini yapabilen diğerini de yapabilir. Yapmalı mıdır, ayrı konu. Hiç olmazsa bu akşam bu yazıyı yazarken öyle bir düşünceye kapılıyorum. Yarın vazgeçme hakkım saklı, ama. Yarın abarttığım kanısına kapılırsam, ya da Buket Aşçı beni arayıp “Oha!” derse, cevabım hazır: Derim ki, “O zaman gençtim, o zaman öyle hissediyordum.” Klişeler üzerinden çalışmak her zaman işe yarar. İdeal olan, hızlı anlaşılmaktır.
Oysa bazı büyük yazarlar biliyorum, hayatta kendilerine tek bir kitabın yettiğini, yeteceğini söylüyorlar. Mesela, Dostoyevski ve “İncil”, Beckett ve “İlahi Komedya.”
BENİ MUTSUZ EDEN ŞEY...
Hayır, ben o kadar ileri gitmezdim. Alimallah, yayıncılar adamı n’apar! Sektörle iyi geçinmek de hızlı anlaşılmak kadar önemlidir. Ayrıca atıp tutarken bile sevimli olmak şarttır. Bugünün çocukları olarak hiç değilse en kaba kurallara uyalım ve mesela tutup “‘Ulysses’den başka roman tanımam baba, gerisini kaldır at, lüzumsuzdur, külfettir, israftır, abesle iştigaldir, fuzulidir, tayyaredir” demeyelim. Gençken derdik, herkes bizi dinlemek için can atıyor sanırken. Sevdiğimiz şeyin önemi bizim kendi önemimizmiş sanırken. Artık, olmadığını, biliyoruz.
Onun yerine başa dönelim, yaşımızın bize vermiş olması gereken olgunluğu içimizde arayıp şöyle diyelim: “Hayatta en çok ‘Ulysses’i sevdim. Bunun için üzgünüm. Keşke sizinle aynı romanı sevseydim. Daha mutlu olurdum.” Şaka değil.
“Ulysses”de bir cümle var: “Bizi mutsuz eden şu büyük sözler.” “Ulysses” benim için tastamam böyle bir aşk olmuştur: “Beni mutsuz eden şu büyük roman.”
1980 senesiydi ve o yıl ve ertesi üç, dört yıl boyunca ne İstanbul’da, ne de Ankara’da hiçbir kitapçıda “Ulysses” satılmadı. Ciddiyim. Tek bir nüsha bile. Getirilmedi, satılmadı. ODTÜ’nün koca kütüphanesi ve British Council dahil, ulaşabildiğim hiçbir kütüphanede de bir “Ulysses” kopyası bulamadım. Izdırap böyle başladı. İlk kopyamı edinmem iki yıldan fazla sürdü. O zaman Merkez Bankası’nda genel müdür olan eniştem IMF’yle kredi görüşmesi için devlet heyetiyle New York’a gidiyordu. Bütün utangaçlığımı yenip ondan rica ettim. “Zeki abi, ya böyle böyle bir durumum var...” Yabancım olduğundan değil, ama meşgul adam. “Memleket batarken çarşıya çıkıp bana kitap mı arayacak?” diye dertlendiğim için. Evet, bende memleket sevgisi çok eskiye, çok derine gider. Yine de kitabın adını yazıp verdim. Hani belki bir fırsat olur filan. Fırsat olmamış. Dönüşünü yüreğim ağzımda beklediğim Zeki abim kitabı almadan geldi, iyi mi! Üstelik krediyi de alamamışlardı. Öyle fena oldum ki memleket gibi ben de battığımı hissettim. Ama Zeki abi hatırşinas biri olduğunu gösterdi. Çarşıya çıkamamış ama IMF’den bir ahbabına kitabın adını vermiş, “Al da bir gelenle gönderiver”, demiş. Böyle. Hayatımın kitabı, bütün edebi istikbalim IMF’nin ellerindeydi! Bekledim. Eliot’ın şiirindeki gibi: “Ümit etmeden bekledim!” Yine Eliot’ın bir başka şiirindeki gibi: Yana yana bekledim! Yani, şimdi, koskoca IMF görevlisi, te New York’dan kalkıp elin Hamdi’sine kitap getirsin!
Ama getirdi!
Bu “Ulysses” kopyam şimdi lime lime ve hala kitaplığımdaki en aziz tuttuğum şey. ODTÜ’nün dandik yurdundaki masamda elim titreye titreye iç kapak sayfasının üst köşesine adımı yazışımı hala unutamıyorum. Yarabbi! Aylarca nasıl mutlu oldum! Ve aynı zamanda nasıl mutsuz oldum ara ara, anlayamadığım yerler çıktıkça!
O gün bugün, benim için, “Ulysses”i okumak, tıpkı önümdeki hayatı yaşamak gibi, kendime seçtiğim ve beni kendine seçen aşkı yaşamak gibi, sürdürmek gibi, inişli çıkışlı, başarı ve başarısızlık dolu, vaat ve engel dolu bir yaşantı oldu. Bir sır, okur sırrı: Zevk alabildiğim yerde zevk aldım, alamadığım, mutsuz olduğum yerde de, hayatın öyle bir anında ne yapıyorsak onu yaptım: Yoluma devam ettim. Zamanla, hayatındaki sorunları çalışarak ve bekleyerek aşan biri gibi romandaki sorunları da birer ikişer aştığımı gördüm. Sonunda, diyelim iki üç sene sonra, romanda bana “bu da ne ya?” dedirten bir engel kalmadı (ya da belki kaldı ama artık farketmiyorum, kavrayışımın sınırları ötesinde olduğu için), istediğim yerden açar, bir iki paragraf, birkaç sayfa okur ve öyle küçük anlar içinde de romanla sarmaş dolaş olur bir hale geldim. Öyle çok yer ezberime yerleşti ki bazen kendi romanımda yazdığım bir cümlenin “Ulysses”teki bir şık cümlenin ritmini yakalamaya çalıştığını farkederim ya da bazen bunu bilerek yaparım. Sonra da kendi kendime derim ki “Gayet Joycean bir cümle oldu, gayet zarif!” Yalnızlık, işte, başka birşey değil.
NE ZAMAN “ULYSSES”
YAZACAKSIN?
Ama dedim ya, beni mutsuz eden şu büyük roman diye, romanın okunmasını dolambaçlı hale getiren o engeller ortadan kalktıkça romanın etkisi de hacmen arttı. O etki, adına Joyce etkisi diyorum, biraz altedici bir etki. Joyce’u çok sevmiş her genç yazar bir gün yeni bir “Ulysses” yazmayı hayal etmiş ve bu yüzden kendini epeyce hor görmek zorunda kalmıştır. Ezra Pound, mesela, genç Beckett’la Joyce’un da bulunduğu bir akşam yemeğinde alay etmişti, “Sen ne zaman Ulysses yazacaksın?” diye.
Belki Hemingway gibi kıvrak bir yazarsan bir hikayende şöyle deyip işin içinden sıyrılır ve yol yakınken kendine büyük iyilik yaparsın: “Bir dahiyi ele al. Joyce’u ele al.” Joyce’u dahi olarak sınıflayınca kendi sınıfının üzerindeki baskı ortadan kalkar ve elinde ne varsa onunla yazarsın ve olabileceğin en iyi yazar olursun ya da olmazsın. Belki başarırsın, belki de başarının sadece aptalların düşü olduğuna inanmak zorunda kalırsın. Çalışma, sabır, irade, inanç iyi hoş da, yetmiyor. Yeter diyene inanmayın. Çünkü yetenek diye ayrı birşey var. O da, malum, eşit dağıtılmıyor. Ve dağıtılırken nedense sen orada olmamış oluyorsun.
Ta ki zaman her gerçek yazarı kendi yoluna sokuncaya, kendi üslubuna götürünceye ve okuruna ve nihai adına teslim edinceye kadar.
“Ulysses”le, şimdi, otuz yılı doldurmak üzereyim. Otuz yılda eski yeni yüzlerce roman okudum. Tahminen yazılmış ve az çok önem kazanmış tüm romanları okumuşumdur, ihtiyaçtan, meraktan ya da bazen sadece mecburiyetten işim bu çünkü, ve başkaları bu işi nasıl yapıyor, neleri kovalıyor, bilmek isterim. “Ulysses”ten sonra, ne mutlu ki beni mutsuz eden başka bir roman olmadı. Çok sevdiklerim, hatta kıskandıklarım (bolca) oldu elbette. Ama hiçbiri içime çöreklenip kalmadı. Onlarla daha kolay hesaplaştım ve, “Moby-Dick”, “Molloy”, “Middlemarch” ve başka birkaç roman hariç, pek azını bir kereden daha fazla okuma isteği duydum ve daha da azı karşısında yenilik, orijinallik karşısında uğranan şaşkınlığa uğradım.
“Ulysses” başka. “Ulysses” yorulmuyor. Çok kullanılan şeylerin zaman içinde üreyen yavanlığına karşı baştan izole edilmiş. Çok sevilen şeylerin zaman içinde sahteleşmesine karşı baştan terbiye edilmiş. Somutlaşmış bir sadakat, “Ulysses”, benim için. Gücün, esinin, neşenin kaybedildiği zaman aranacağı tek yer. Ve bulunacağı tek yer. Bilirim, o an içimde olmayan ve ihtiyacını duyduğum şey, ruhsal birşey, mutlaka “Ulysses”te vardır.

Birkaç yıldır Yağmur Akşamları gibisi yazılmadı

Selim İleri benim için her zaman Türk romanının Prensi olmuştur. Yetmişli yılların “düzene başkaldıran eşkiya” romanı garabetini hatırlayanlar onun o yıllarda şehirli edebiyat değerlerini güncel tutmak konusunda nasıl bir mücadele verdiğini ve nasıl yalnız kaldığını hatırlarlar. Selim İleri konusuyla da üslubunun zerafeti ve güçlü izlenimciliğiyle de bizim Virginia Woolf’umuzdur. İnsan ilişkilerinin modern zamana ait çapraşıklığını, birbirimizde ne çok ve ne ince hayalkırıklıklarına uğrayabileceğimizi ondan öğrendik.
“Yağmur Akşamları”nı okumaya sadece raslantı sonucu son öyküden başladım ve uzun zamandır ilk kez birşeyi üstüste iki defa okudum. Şimdi bir üçüncü defa okumaya hazırlanırken ara verdim, bu yazıyı yazıyorum. VK’dan (VatanKitap) tam zamanında arayıp sordular, size göre bu yılın kitabı hangisi sorusunu. Hiç duraksamadan, bu! dedim, elimdeki kitap! Bundan iyisi sadece bu sene değil, bundan önceki birkaç senede de yazılmadı. “Yağmur Akşamları”, kestirmeden söyleyeyim, hele o uzun son hikayesiyle (Şark ve Garp, Ne Şark ne Garp), bütün bir edebiyatımızın en gurur verici anlarından biri. Selim İleri en beklenmedik anda sanatının en kuvvetli örneklerinden birini vermiş bir hikaye, ama bir roman kadar doyurucu, sürükleyici bir hikaye. Prose-poem mi desem, rüya-şiir mi desem, ağıtsal eleştiri mi yoksa ironik methiye mi desem, türler üstü, hayaletsi bir ürperticiliği olan, acımasız güzellikte bir metin. Bağlantısızlığına her zaman hayranlık duyduğum, yalnızlığına kendimden sık sık soylu birşeyler eklediğim Tanpınar’ı bir gün başka bir gözle göreceğimi, görmeyi içime sindireceğimi, nihayet görmekten memnun olacağımı düşünmezdim: Vicdansızlığa ve ideolojik kayırıcılığa (ah o yüzyıllık Türk hastalığı!) kurban giderken kendisinin de vicdansız, hoyrat olabildiğini görmek, sözgelimi. Son on beş-yirmi yılda bir Tanpınar hevesi başlattık, akademik birşeyler filan da yaptık herhalde, kitapçı gezerken arada kalın kalın derlemelere rastlıyorum. İyi hoş. Şöyle bir karıştırıp bırakıyorum, çünkü seviye kendini hemen belli ediyor (asistana yaptırılmış ödevler, profesörün son cilasıyla piyasaya gazlanmış!) İlk kez Selim İleri bize Tanpınar’ı ve vakti zamanın edebiyat dünyasını gerçekten göstermeyi başardı. O umutsuz çabaları, o köhne atmosferleri, o şiddetli ikiyüzlülüğü, sakaleti içimde hissettim üç beş baron kılıklı tipin kurdukları ve idame ettirdikleri derme çatma bir edebiyat dünyasındaki!
Bunu görmek ve görür görmez tanımak için, demek, bugün o dünyanın bir başka türünden muzdarip olan ama soyluluğunu bozmadan yoluna devam eden istisnai bir sanatçının, sanata ömrünü adamış bir romancının ortaya çıkması gerekiyormuş. Bizi bize gösterdiği için, ve bize bir kerelik olsun acımadığı için, Selim İleri’ye ne kadar teşekkür etsek az.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163