VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2013 Pazar | Anasayfa > Haberler > Benim Albertine’im
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Benim Albertine’im

Albertine Sarrazin, kısacık hayatında annesini merak eden bir kimsesizdi. Bir de müzisyen Patti Smith’e “rehberim“ diyecek kadar ilham veren “Aşık Kemiği” kitabının yazarı. Smith bu kitaptan o kadar etkilendi ki, son baskısına bir “sunuş” yazdı. İşte o yazı:

Belki de bir başkası hakkında yazarken kendinden bahsetmek doğru değildir, ama o olmadan şimdiki ben olur muydum, gerçekten merak ediyorum. Rehberim Albertine olmadan aynı cakayı satabilir miydim, yahut güçlüklere böylesi kadınsı bir kararlılıkla karşı durabilir miydim? Rehber kitabım “Aşık Kemiği” olmadan, gençlik şiirlerimde aynı iğneleyici dil olur muydu?
Onu1968’de, hiç beklenmedik bir şekilde Greenwich’te gezinirken keşfettim.

O gün, Azizler Yortusu’ydu, anı defterime daha sonradan not ettiğim bir detay. Karnım açtı ve canım kahve istiyordu; ancak önce, indirimdeki kitaplara bakmak için Eight Street Kitabevi’ne daldım. Evergreen Reviews yığınları ile Olympia ve Grove Press’e ait karışık çeviriler vardı – yeni kitaplar bu kütle tarafından dışlanmıştı. Sahip olmam gereken bir şey arayışı içindeydim: ani bir dönüşle öngörülemeyen bir yola sapacağım bazı işaretler içeren, bir kitaptan daha fazlası olan bir kitap. Yazarının “kadın Genet” olduğunu ilan eden şömiz kapak üzerindeki çarpıcı, mesafeli bir yüz –siyah zemin üzerine mor renklerde– bana çekici gelmişti. Fiyatı 99 cent’ti; 6. Cadde’nin karşısındaki Waverly Diner’da ızgara peynir ve kahve fiyatı kadar. Bir dolarım ve bir metro jetonum vardı; ancak ilk birkaç satırı okuduktan sonra çarpıldım – bir açlık, diğerine baskın çıktı ve kitabı aldım.
Kitabın adı, “Aşık Kemiği” idi ve kapaktaki yüz Albertine Sarrazin’e aitti. Trenle Brooklyn’e dönerken bu cılız kapaklı kitabı yalayıp yutarak, Cezayir’de doğduğunu, yetim kaldığını, hapis yattığını, hapishanede iki ve özgürken bir kitap yazdığını ve 30. doğum gününden hemen önce, 1967’de öldüğünü öğrendim. Aynı anda muhtemel bir kız kardeşi bulmak ve kaybetmek, beni derinden sarstı. 22 yaşıma girmek üzereydim, tek başıma, Robert Mapplethorpe’a yabancılaşmış bir ruh hali içinde. Sert bir kış olacaktı; bildiğim kolların sıcaklığını bilmediklerim için bırakmıştım. Yeni sevgilim bir ressamdı; davet edilmeden gelir, “Our Lady of the Flowers”tan yüksek sesle parçalar okur, benimle sevişir, sonra haftalarca ortadan kaybolurdu.

Çok sıkıntılı günlerdi: Hiçbir şey bitmek bilmeyen sıkıntımı yatıştıramıyordu. Sıkıcı bekleme dramı içinde – ilham perisi için, sevgilim için – sıkışıp kalmak feci bir işkenceydi. Kendi sözcüklerim yetersizdi, yalnızca başkalarınınki acımı ilhama döndürebilirdi.

“Aşık Kemiği”nde, benden sekiz yaş büyük ve artık ölmüş olan bir kızın yazdığı sözcükler buldum. Ansiklopedide onunla ilgili bir madde yoktu; bu yüzden, bir şairin anılarının doğruyu ortaya çıkarmak için yanlışlardan geçmesi gerektiği anlayışıyla, her hecesiyle onu bir araya getirmek zorundaydım (Genet’de olduğu gibi). Kahve yaptım, yatağımdaki yastıkları duvara dayayıp okumaya başladım. Aşık Kemiği, gerçek ve kurguyu kaynaştıran kemikti.

Silahlı soygun yüzünden yedi yıl hapis cezasına çarptırılmış 19 yaşındaki bir kız olan Anne, hapishane duvarından atlar – 9 metrelik bir düşüş. Bu sırada bileğini kırar ve milyonlarca acımasız yıldızın altında çaresiz görünmektedir. Ufak tefek ama güçlü olan Anne, kaldırım boyunca sürünerek yola doğru yavaşça ilerler. Bir başka kaçak ruh hırsız Julien’in, ona acıyarak destek yapması sayesinde ayaklanır. Anne, ona baktığı anda hapis cezası çektiğini anlar; üstünden o eski hükümlü kokusunu yaymaktadır. Julien’in motosikletinde kemikleri donduran bir geceye doğru ilerlerler. Şafaktan önce Julien, Anne’in çocuk bedenini şefkatle sarmalar. Daha sonra onu huysuz ve şüpheci bir ailenin üst kattaki odasına taşır, sonra da bir arkadaşının arkadaşına. Onun sözde kurtuluşu, bir dizi kaçışta tortulanarak böyle devam eder gider.
Huzursuzluk nöbetlerini yazar. Nasıl uykular uyuduğunu. Tetikte olmak zorunda kalmadığından hapishanede daha mı iyi uyuyordu? Kaçakken, kısılmış gözlerin yakında ortaya çıkacak ihanetleri su yüzüne çıkarıp çıkarmadığını merak ederek uyumak, nasıl bir şeydi? Berbat bacağı alçıdaydı; ama daha fazla acı veren şey, Julien’in, onun tez canlı kalbinin kabuğunu kırmış olduğu korkunç gerçeğiydi. Ona karşı hissettiği şiddetli tutku, başlı başına bir tür hapishaneydi. Anne’in yer değiştirmekten başka çaresi yoktu. Yamulmuş ve kırık bilekli Hermes, hızı kesilmiş bir kanatla zalimce mühürlenmişti.

Kadın kahraman, kıymetli serserisini beklemekle cezalandırılmıştır. Mahkemeler, yanlış adımlar, tutuklanmalar ve küçük mutluluklar onların hikâyesini oluşturmaktadır. Onun yazdığı bir kitaptaki hayatın karakteridirler. Artık onu sakat değil özgür, düz bir etek ve göbeğinin üzerinden bağlanmış kolsuz bir bluz giymiş ve boynunun etrafında şifon bir eşarp dolamış şekilde hayal ediyordum. Boyu 150 cm’nin altındaydı; ancak tir tir titreyen bir kimsesiz değildi – daha çok bir dinamit lokumu gibiydi; patlatmak öldürmeyebilir, fakat kesinlikle sakat bırakabilirdi. Onun bir durumu anlama, bir erkeğin veya sevgilisinin her hareketini çözme kabiliyeti müthiştir; tek satırlık cümleleri seri ve iğneleyicidir. “Aşkının yükünü benim üzerime yıkmak istiyorsun.” Kendine has eğlenceli bir argoya –Latince serpilmiş özel bir dile– sahiptir o.

Kadın Genet mi? O, kendisidir. Özgün, incelikli ve soğuk bir şair-dedektif tarzı vardır: “Paskalya’ya yakın bir vakitte kaçtım; fakat kimse hortlamadı.” Bu şiirsel keskin zekâ – “cin fikirli ve duru” – dağların arasından geçen dar bir nehir, gürleyen ve tekrar kavuşan kara bir damar gibi hikâyesine eşlik eder. Albertine, başına buyruk yazarların ufak tefek azizesi. Onun dünyasına nasıl bu kadar çabuk daldım – gece boyunca bir şeyler yazmaya hazır bir halde, kaynar kahve demliklerini mideye indirerek, ve sadece gözlere Maybelline’le tekrar kalem çekebilecek kadar uzun duraksayarak. Onun gençlik mantrasını canı gönülden kabul etmiş, uysal ruhum ele geçirilmişti.

“Gitmek istiyorum, ama nereye? Baştan çıkar, ama kimi? Yaz, ama neyi?”

Albertine birliğine katılırken çevirmen Patsy Southgate’i selamlamak gerekir. 1968’de, o da fark edilmemişti; Paris Review için yazan ve çeviri yapan, bir husky’nin buz mavisi gözlerine sahip baş döndürücü bir sarışındı. Sarışın lüleleri kesilmiş halde bir Paris kafesinde oturduğu bir resmini bulmam bir keşifti. O resmi duvarımda Albertine, Falconetti, Edie Sedgwick ve Jean Seberg’in –kısa kesilmiş saçlı, zamanımın kızları– yanına yapıştırdım.
Patsy Southgate, bir bilmeceydi. Ayrıcalıklı ve ihmal edilmiş bir çocuk olduğu için “Aşık Kemiği”nin içine nasıl girmesi gerektiğini içgüdüsel olarak biliyordu ve elindeki konuyla gizli bir akrabalık hissetmiş olabilirdi. Zekiydi, anlaşılması zordu ve Fransız kültürünün her yönüne ilgi duyuyordu: Beats sonrası kuşağın sürgündeki bir üyesiydi ve Frank O’Hara ona tapıyordu. Yalnız ve katı disiplin uygulanmış bir çocuk olan Patsy’nin Louise adında, kendisine ebeveynlerinden daha fazla şefkat gösteren Fransız bir dadısı vardı. Louise evlenmek için Paris’e döndüğünde, Patsy yıkıldı: Hayatının büyük bir kısmını hayali annesini, icat edilmiş Fransız ruhunun gerçek annesini özleyerek geçirdi.

Kısa hayatında Albertine de annesinin kimliğini bilmeyi istiyordu. 1937’de Cezayir’de doğmuş ve terk edilmiş bu bebeğe Albertine Damien adı Sosyal Hizmetler tarafından verilmiş ve evlat edinildiğinde Anne-Marie adıyla vaftiz edilmişti. Kökleri her zaman şüpheliydi ve belki de yalnızca bir grup DNA örneği onları ortaya çıkarabilirdi. Genç bir İspanyol dansçı ve bir denizcinin kızı mıydı? Yoksa kendisini evlat edinen babasının ve onun Yahudi-Cezayirli hizmetçisinin gayrimeşru kızı mıydı? Her iki durumda da romantizm ve ihtilaf, dışlanmış bir varoluş kurgusu. Erken gelişmiş, küçük bir şeydi ve yetenekleri sayesinde – Latince, edebiyat ve keman alanlarında çok iyiydi – zengin bir müzik yaşamı ve akademik eğitimi olabilirdi. Ancak sevecen bir himayeden yoksun oluşu ve onun dışında gelişen bir dizi içler acısı olay, yolunu sonsuza dek değiştirmişti.

10 yaşındayken, üvey babasının ailesinden bir kişi tarafından tecavüz edilmişti. Evden kaçma teşebbüslerinden sonra, ebeveynleri onu, çelişkili biçimde Good Shepherd (İyi Kılavuz) denilen bir kız ıslahevine yerleştirmişlerdi. Bu korkunç yerde aşağılanmış ve vaftiz ismi Anne-Marie elinden alınmıştı. 13 yaşındayken yaptığı zekice gözlemlerle ilgili değerli bir kayıt olan bir günlük tutmuştu: kullandığı zambak parfümünün çok güçlü olduğuna karar verildiğinde bu günlüğe el konulmuştur. Ufak tefek ve sevimliydi, yargılanan Jan Dark’ın ince zekâsına sahipti; ıslahevinden kaçıp, hayatına bir fahişe ve hırsız olarak devam ettiği Paris sokaklarına düşmüştü. 18 yaşındayken kadın suç ortağıyla birlikte silahlı soygundan tutuklanıp yedi yıl ceza aldı. Son olarak 1963’te, bir şişe viski çalmaktan dört ay hapis yatmıştı. Bunlar sayesinde yazmıştı: ergenliği boyunca, aşk, terk ediş ve edilişleriyle, hapiste ve dışarıda yazdı.
Hayat, her zaman en güzel filmdir. Onunki kötü bitti, Julien’e yorgun bir biçimde gülümseyip daha sonra kaderini dikkatsiz bir anestezi doktorunun ellerine teslim etmişti. Sedyeyle götürülürken, bir Maybelline hilaliyle taçlandırılmış o ağır göz kapaklarının ardından hangi rüyaları görüyordu – Julien ile bir gelecek mi, huzur ve mutluluk mu, tanınmayı mı? Hepsi mümkündü, çünkü artık hepsi çok yakındı. Suça elveda diyerek evlenmişlerdi. Dünyadan sevilerek ayrılmıştı; ama dünyaya geldiğindeki gibi - bir ihmal bulutunda.

Albertine, tek kullanımlık kalemlerin ve tükenmez kaş kalemlerinin azizesi. Onun atmosferinde yaşadım. Burun deliklerinin etrafında dönen, kanına karışan ve kalbinin odacıklarını gezen mavi dumanı hayal ettim. Bronşlarım sigara içemeyecek kadar sorunluydu; ancak gömleğimin cebinde bir paket Gauloises vertes taşıyordum. Onun Julien’i beklediği gibi, ressamımın gelip beni kendi kendime kurduğum hapishaneden kurtarmasını bekleyerek bir aşağı bir yukarı yürüyordum. Bekleyiş katlanılmazdı ve Nescafe de bir iksir değildi. Önce “Aşık Kemiğ”i ve daha sonra “La Cavale” ile (bir sonraki kitabı) kendi jargonumu yarattım. “La Cavale”, Fransız edebiyatındaki en müthiş açılış cümlelerinden biriyle başlar: “Bu gece, hapishaneye girmemle işim bitik: sıçan ve pantolon.”

Bir umudu kaybettikten sonra diğerini Sam Shepard’da buldum. Bizim de ayrılmamız gerektiğinde, son eserimiz “Cowboy Mouth” oyunuydu ve Albertine’e saygıdan karakterime Cavale adını (karakterin oyunun sonunda açıkladığı gibi kaçış anlamına gelir) verdim.
1976’da dünyayı gezerken, “Aşık Kemiği”ni, ter lekeli tişörtler, muskalar ve Horses albümünün kapağında pervasız bir isyankârlıkla giydiğim aynı siyah ceketimle dolu küçük bir metal valizde taşıdım. Kitap, kapağında Marlène Jobert’in bir resminin bulunduğu ciltsiz bir Black Cat baskısıydı. 95 cent tutmuştu, neredeyse 1968’de ciltli baskı için ödediğim kadar. Kendi gerçek Julien’imle –beni önce gelini sonra da dulu yapan karmaşık, ihtiyatlı ve yakışıklı bir adam– tanıştığım Detroit’e götürdüm onu. O öldükten sonra, 1996’da iyi ve kötü hatıralar koleksiyonuyla birlikte “Aşık Kemiği”ni tekrar New York’a getirdim.

Son Fransa turundan önce, bu kopyayı farkında olmadan gün yüzüne çıkardım; ama onu açmaya katlanamadım. Bunun yerine onu eski bir mendile sarıp başka bir metal valizde yanımda taşıdım. Sanki ezilmiş bir çiçek Albertine, ter lekeli tişörtlere dair 21. yüzyıl versiyonumun altındaydı. Toulouse’da bir otelde bir gece uyandım ve kitabı aniden çıkartıp bir kez daha okumaya başladım, bileğinin kırılmasıyla çakan şimşekleri ve sıçrayışları ile meleği onun korku dolu kalp şeklindeki yüzünü incelerken yanan farları tekrar yaşayarak. Hayatımdan kareler, sessiz bir güçle onun sözcükleriyle karıştı. Ve orada, sararmış yaprakların arasında, sevgilimin eski bir resmi ve yıpranmış kapağının katları arasında düz, kahverengi saçından bir tutam vardı – Albertine’in hatırasının içinde, sevgilime ait kıymetli bir hatıra.
Gelip geçici melekler değil, hayatımın melekleri.

Bir gün Albertine’in mezarını elimde bir termos dolusu kahveyle ziyaret etmeli ve onun yanında bir süre oturup mezar taşına zambak parfümü serpmeliyim - Julien’in onun hatırasına yerleştirdiği, aşık kemiği şeklindeki mezar taşına. Benim Albertine’im, ona nasıl hayranım! Parlak gözleri, gençliğimin karanlığında bana yol gösterdi. Uykusuz gecelerimde benim rehberimdi. Ve artık sizin rehberiniz.


KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 Aşık Kemiği Aşık Kemiği

Albertine Sarrazin

Detay için tıklayın

Paylaş