VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Kasım 2014 Cuma | Anasayfa > Haberler > Bilmediğimiz miraslarımız
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bilmediğimiz miraslarımız

Evini, yaşadığın şehri, sokağı bırakıp bir başka diyara gitmek. Bir daha asla sokağın sonundaki, eski çeşmenin üzerinde oyunlar oynayamamak. Ama en önemlisi, çocukluğunun geçtiği evde bir daha uyuyamamak.

İç ve dış göçün çok yüksek olduğu, hemen herkesin hayatında en az üç kez taşındığı bir ülkede, bu sıraladıklarım hayatın doğal bir parçası. Oysa, bunlar bir ABD’li ya da Avrupalı için derinden etkileneceği ve yaşamı süresince üzerine düşüneceği derin kırılma noktaları.

Ama dediğim gibi bizim için göç çok doğal. Yine de bu göçlerin hayatlarımızı bireysel ya da toplumsal olarak nasıl değiştirdiği üzerine çok da düşünmüyoruz. Bir dönem Almanya’ya göçenlerin dramlarına yer veren eserler yazılıp çekilse de, bunun bir aileyi kuşaklar boyu nasıl etkilediğinden çok hep bir ya da iki kişiye değinildi. Hele hele darbeler sonrasında Avrupa ülkelerine sığınmak zorunda kalan mültecilerin hikayeleri, çoğu kez siyasi bir düzleme sıkışıp kaldı.

Jhumpa Lahiri’nin 2013 Man Booker adayı olan “Saçında Gün Işığı” kitabı ise bu meseleye birkaç kuşak ve birkaç penceden bakıyor. İki kardeşin, iki ülkenin hikayesinden. Hindistan’da büyüyen, biri sakin-diğeri asi, biri ABD’ye göç eden, diğeri kalıp ülkesinde politik mücadelelere katılan Subhash ve Udayan’ın gözlerinden. Böylece Lahiri, Udayan’ın yaşadıkları ile Hindistan’ın yaşadığı iç çatışmaları, Gandi’nin pasif direnişinin sonuçlarını bir Hintli yani yerel bir solcunun gözünden anlatırken, ABD’ye göç eden abi Subhash’la da Amerika’ya göçen bir ailenin hikayesini anlatıyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, arka kapağında, “X’e göç etmiş bir ailenin üç kuşak hikayesi” gibi cümleler gördüğüm romanlardan hep uzak durmuşumdur. Çünkü bu tür romanlar, biraz göç edilen, biraz da göçülen ülkenin kültüründen bahseden (hem de karikatürize biçimde), iki kültür arasında sıkışıp kalmış (nedense kahramanlar bir türlü iki kültürden beslenmez) insanların dramı ve artık asla kurulamayacak ilişkiler üzerinedir. Hani, neredeyse birkaç sayfa okur okumaz, 200 sayfa sonrasında kimin hangi cümleyi sarf edeceğini bile söyleyebilirim.
“Saçında Gün Işığı” içinse bunları söyleyemem. Çünkü her şeyden önce romanın keyifli bir dili var. Abinin kısa cümleleri, kardeşin politik söylemleri ile roman iç içe geçen iki kurgu ile farklı kültür ve karakterleri en doğal haliyle aktarıyor. Ayrıca roman, bir ailenin, iki farklı ülke ve kültürün, bir dönemin hikayesi olsa da tüm bunların üzerinde çok daha evrensel, zamana ve coğrafyaya meydan okuyan temalara da sahip: Kardeş olmak ve aile gibi. Hayatın baş döndürücü bir hızla değişmesine rağmen, kuşaklar boyu, hiç fark etmeden taşıdığımız duygularımız, sızılarımız ve karakterlerimiz üzerine...
“Saçında Gün Işığı” bir ailenin ferdi olduğunu ve ailesinin kendisini tahmininden de çok etkilediğini ve şekillendirdiği anlamaya ve hissetmeye hazır olanlar için.

Çekirge kızartması yer misiniz?

Bu sorudan rahatsız mı oldunuz yoksa “çekirge kızartması nedir” diye mi düşündünüz? İlk bakışta tuhaf gelecek olan bu sorular, ister inanın, ister inanmayın ama 2. İstanbul Tasarım Bienali’nin basın toplantısına damgasını vurdu. Çünkü mönüde “Izgara çekirge, Bademli Frik Bulguru” yazıyordu. Kimi “bu nedir” diye yanındakine sordu, kimi de hemen sipariş verdi.
Bana gelince... Nedense beni şaşırtan mönüde çekirgenin olması değil de “bademli frik bulguru” ile birlikte servis edilmesiydi. Aklımca şöyle düşünmüştüm; birçok ülke mutfağında çekirge dahil birçok böcek yeniyor, eh burası da Ferah Feza. Sahipleri de farklı kültür ve coğrafyaları keşfetmeyi seven bir çift. O yüzden mönüye “bir deneyelim bakalım” diye çekirge koymuş olabilirler ama neden frik pilavıyla servis yapıyorlar, onu anlamadım.

Ancak işin doğrusu elbette ki benim bir çocuk saflığıyla her türlü farklılığa normal bakan mantığım değildi. İşin sırrı, Tasarım Bienali’nde öne çıkan sorulardan birinin de “gelecekte nasıl besleneceğiz?” olmasıydı. Malum, dünya genelinde artan nüfusla birlikte ileride yaşanması muhtemel açlık tehlikesi uzundur bilim dünyasının temel tartışma konularından. Bu amaçla biliminsanları yeni beslenme kaynakları ararken bu kaynakların fakirlere de yönelik olması gerektiğinin altını çiziyordu. Bianel sanatçılarının yorumlarından anlıyoruz ki, buna bir de çevre faktörü de eklenmiş. Zira bugün bir lanet olarak kaçtığımız GDO’lu ürünlerin çıkış noktası fakir ülke ve toplumların açlık sorunlarına çare üretebilmekti. Çünkü var olan kaynakların dağılımına müdahale edilemediği için (liberal ekonomiye) birçok toplum beslenme kaynaklarına ulaşamıyordu, ulaşamıyor da. İşte bieanalin en çok ilgi gören tasarımlarından ve bizim basın toplantısı yemeğimize damgasını vuran “LEPSIS: Çekirge Yetiştirme Sanatı” bu soruna yanıt aramak için tasarlanmış. Afrika kökenli (Kongo) Mansour Ourasanah’ın evlerde tıpkı küçük bir mutfak aleti gibi tasarladığı çekirge çiftliklerini muhakkak görün derim.


Genç kitapçılar huzursuz

Her şey bir not ve Norveç gazetesinde çıkan bir haberle başlıyor. Çünkü Norveç’te, Oslo’nun merkezindeki boş bir dükkan bir haftalığına kiralanmış ve kitapçıya dönüştürülmüştür. Ancak sadece tek bir kitap satmak için: Pessoa’nın “Huzursuzluğun Kitabı.” Bu huzursuz kitapçının durmaya da niyeti yoktur. Bir süre sonra, geçen temmuz ayında, Lizbon’da ortaya çıkar. Yani ortada, tıpkı Pessoa romanlarındaki (yoksa hayatındaki gibi mi demeli) karakterler gibi, bir kitapçı ya da okur ya da yazar ya da kahraman dolaşmaktadır.

İşte bir Pessoa tutkunu olan Hakan Atay da, bu yoldan yürümeye karar verince, bu kitapçı Türkiye’ye taşınır.
Atay’ın Facebook üzerinden bir örgütlenip Ankara Nuh’un Gemisi Kitabevi’yle işbirliği yapmasıyla ve çevrilmesi çok zor olan romanı Türkçeye kazandıran Saadet Özen’in de devreye sokulmasıyla bir hafta süresince bu dükkanın tüm raflarında sadece “Huzursuzluğun Kitabı” satıldı ve gelip giden okurla sadece bu roman konuşuldu. Umarım bu keyifli eylem İstanbul’daki bir kitapçının da dikkatini çeker.

NOT
Sayfa 26’da yer alan ve konunun uzmanlarından Burak Eldem’in kaleme aldığı “Yezidiler: Bir Toplumun, Kültürün ve Dinin Tarihi” kitabıyla ilgili değerlendirme için bir not düşmek isterim.
Eldem kitabın adında ve içeriğinde “Yezidi” kelimesinin kullanılmasına rağmen yazısında “Ezidi” demeyi tercih etti.
Literatürde her iki kelimenin de kullanılmasına rağmen bu tercihi yapmasının nedeni ise, “Yezidi”nin aralarında Peygamber’in torunu Hüseyin’in de bulunduğu çok sayıda insanın katledilmesinden sorumlu olan Yezid bin Muaviye ile karıştırılması. Yani Eldem bu karışıklığa ve bir ötekileştirmeye sebebiyet vermemek için Yezidi yerine Ezidi kelimesini kullandı.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163