VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Kasım 2014 Cuma | Anasayfa > Haberler > Bir dinozorun anıları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir dinozorun anıları

Nobel ödüllü İngiliz yazar Doris Lessing’in “Tenimin Altında” ve “Gölgede Yürümek” adlı iki kitaptan oluşan otobiyografisi, “Anılar” adı altında tek bir kitapta birleşti. Lessing dürüst ve çarpıcı bir üslupla anlattığı hayat hikayesinin arka perdesinde tarih, politika, toplumsal, felsefi ve sanatsal meseleleri de ele alıyor.

MİNE AKVERDİ DENKTAŞ

"Ben 22 Ekim 1919’da orda doğdum... Avrupa’nın yarısının mezarlığa dönüştüğü ve dünyanın her yerinde milyonlarca insanın öldüğü 1919 yılında doğmak - bu önemli bir şeydi."

Geçen yıl bu zamanlarda 94 yaşındayken hayata veda eden Nobel ödüllü İngiliz yazar Doris Lessing, doğum adıyla Doris May Tayler, anne ve babasının görevli olarak geldikleri Kermanşah, İran’da dünyaya gözlerini açtığı yılı, otobiyografisinin başında işte bu sözlerle tanımlıyordu. Nitekim, Büyük Savaş’ta (1. Dünya Savaşı), çoğu siperde olmak üzere 10 milyon insan ölmüş, dahası İspanyol Kadını da denilen korkunç grip salgını da o yıl 29 milyon kişinin ölümüne neden olmuştu. Ve Lessing’e göre savaş sonrası sefaletin kol gezdiği, böyle ölüm kokan bir zamanda doğmak hayatını ve karakterini derinden etkilemişti.

“Hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı” diyordu Lessing. Nitekim babası Alfred Taylor savaşta yaralanmış ve bir bacağını kaybetmişti. Hastanede bir yıl boyunca yattığı dönemde ona bakan hemşireyse Lessing’in annesinden başkası değildi. Doktor olan nişanlısını savaşta kaybetmenin acısını yaşayan hemşire Emily Maude Mc Veagh ve savaş sonrası travma yaşayan Alfred Taylor teselliyi birbirlerinde buldular. Evlendikten sonra Alfred savaş iklimden uzaklaşmak ve biraz para biriktirebilmek arzusuyla İran Kraliyet Bankası’ndaki memuriyet görevini kabul etti. Öte yandan Emily de iyi bir hastaneden gelen iş teklifini reddetti ve İngiliz çift İran’a gitti. Doris savaşın hemen bitiminde burada dünyaya gelse de, savaşın izlerini üzerinde taşıyan babası ve savaş yüzünden potansiyellerini asla kullanamayan annesinin isyanı ve kederi ister istemez ruhuna işlemişti. Erkek kardeşi Harry’nin doğumunun ardından aile 1925 yılında, çiftçilik yapmak hayaliyle Güney Rodezya’ya (bugünkü adıyla Zimbabwe’ye) taşındı. Ne var ki bir yandan koloni dönemindeki Güney Afrika’nın siyasi ortamı, keskin ırk ayrımı, toplumsal adaletsizlikler diğer yandan da zorlu iklim koşulları iki yakalarını bir araya getirtmedi. Hayalci ve isyankar bir kız olan Lessing, babasının savaş hikâyeleri ve annesinin baskıcı eğitiminden bunalmış, kitaplara sığınmıştı.



“Hiç durmadan okuyordum. Hayatımı kurtarmak için okuyordum” diye anlatıyordu o günleri. Ama kendini bulduğu bir yer daha vardı: Çalılıklar. Buranın vahşi doğası ona “tavuklarla tavşanlara nasıl bakılacağını, elekte altın ayıklamayı, tereyağı yapmayı, vinçle maden kuyusuna inmeyi...” öğretmişti. 13 yaşında okuldan kaçan Doris, 16 yaşında çalışma hayatına atıldı, Salisbury’e gitti, çocuk bakıcılığı, telefon operatörlüğü yaptı. Bu arada “yerli sorunu” gibi güncel meseleleri ve politikayı keşfetti. Bu arada İkinci Dünya Savaşı’nın fitili ateşlenmişti. 19’una geldiğinde devlet memuru olan kendinden on yaş büyük Frank Wisdom ile “içi boş” bir evlilik yaptı.

Evlendiği sırada hamileydi. İlk çocukları John’un doğumundan dört yıl sonra, 1943’te kızları Jean dünyaya geldiğinde evliliklerinde de sona gelmişlerdi. Doris küçük çocuklarını babalarına bırakıp evden ayrıldı, kendine bir oda tuttu ve katibelik yapmaya başladı. Ayrıldığı kocasıysa çocukları görmesini engelledi. Doris ırkçılık ve sömürü karşıtı düşüncelerini dillendirdiği radikal çevrelere de bu dönemde girdi; Komünist Parti’ye katıldı. Bu hareketleriyle yaşadıkları küçük kolonide eleştiri oklarını üzerine çekse de umurunda değildi. Doris Lessing, 13 yaşında okulu bırakıp yazmaya başlamak, beyaz egemenliğine rağmen siyahları savunmak, evli kadına biçilen “iyi eş, iyi anne” rolünü reddetmek, komünist kimliğini sırtına geçirmek gibi sivri tavırlarıyla artık toplumsal normlara açıkça meydan okuyordu: “Ben asla onlar gibi olmayacağım!”



İKİNCİ EVLİLİĞİ

Lessing, Komünist Partisi’nde tanıdığı Nazi Almanyası’ndan kaçmış bir siyasi eylemci olan Gottfried Lessing ile ikinci evliliğini yaptı, bu evliliğinden de Peter adlı bir oğlu oldu. 1949 da 30 yaşına geldiğindeyse hep gitmeyi hayal ettiği İngiltere için yola çıkmaya hazırdı. Gottfried’den ayrıldı, oğlu Peter’i ve ilk romanı “Türkü Söylüyor Otlar”ın taslağını da yanına alarak Güney Rodezya’dan ayrılıp İngiltere’ye gitti.

Doris Lessing’in otobiyografisinin ikinci cildini oluşturan “Gölgede Yürümek” Lessing’in oğluyla İngltere’ye adım atışından sonrasını, ilk kitabı “Türkü Söylüyor Otlar” (1949) ile başyapıtı sayılan kitabı “Altın Defter” (1962) arasında kalan dönemi anlatıyor. İkinci Dünya Savaşından yeni çıkmış, bombalarla yıkılmış, harap ve bitap düşmüş bir Londra onu karşılıyordu. Kucağında bebeğiyle yalnız bir anne olarak yeni hayatına zorlu bir giriş yapıyordu. Ama “Artık özgürdüm. Artık tamamen kendim olabilirdim” sözleriyle umut dolu yeni bir başlangıcın eşiğinde olduğunu vurguluyordu. Ve tam da bu noktada savaşın ardından yeniden başlamaya hazırlanan İngiltere’nin de aynı umut ve idealizm ile dolu olduğunu hatırlatıyordu. Zira, otobiyografisinin ilk kitabında kendi kişisel tarihiyle birlikte koloni dönemindeki Güney Afrika’yı ve buradaki Batı politikalarını resmetmekten geri durmayan Lessing, ikinci kitapta da kendi anıları çerçevesinden 2. Dünya savaşı sonrası İngiltere ve Avrupa’da yaşananları gözler önüne seriyordu. 1950’lerde kendisinin de aktif biçimde içinde yer aldığı komünist hareket entelektüel hayatın her alanında kendini hissettirirken, bundan kısa süre sonra komünizm, yarattığı hayal kırıklığı ile Lessing ve pek çokları için anlamını yitirmeye başlıyordu. Lessing yalnız biranne ve yazar olarak yelken açtığı bohem hayatta ünlü isimlerin de boy gösterdiği sanat çevrelerini, yayın dünyasını, dostlarını ve sevgililerinitüm şeffaflığıyla anlatırken politik tartışmaların, dönemin siyasi ikliminin ve sokağa yansıyan eylemlerinin de nabzını tutuyor ve Avrupa ile Afrika’nın 50 yıllık tarihinden kesitleribirinci ağızdan, tüm gerçekçiliğiyle aktarıyor.Ve tüm bunları anlatırken satır aralarında hangi olayların, duyguların veya kişilerin hangi eserlerine ilham verdiğini söylemesi de cabası.

Kısacası Lessing’in derin analizleri, olağanüstü gözlemleri, tutkulu anlatımı ve lafını esirgemeyen dürüst itiraflarıyla ince ince örülmüş olan iki ciltlik otobiyografisi “Anılar”,son derece keyifli, şaşırtıcı, akıcı ve dolu dolu bir okuma deneyimi sunuyor. Kesinlikle kaçırmayın.

TERK EDİŞİ ÜZERİNE

Doris Lessing’in ilk evliliğinden olan oğlu ve kızını Afrika’daki babalarına bırakıp yazarlık kariyeri ve komünizm tutkusunun peşinden İngiltere’ye gitmesi, yazarın hayatı boyunca en çok eleştirildiği konu olmuştu. Lessing otobiyografisinde ilk defa bu konu hakkında da açık açık konuşuyor:
“İnsan bu kadar büyük bir hata yapınca kendini savunması kolay olmuyor... İki çocukla bağlarımı - bu durumlarda kullanılan formüle göre - anlayacak yaşa gelinceye kadar tamamen koparmanın daha iyi olacağını düşünüyordum - hâlâ da bunun doğru olup olmadığını merak ediyorum. ” “Belki de insanın çocuklarını ahlaki ve ruhsal çarpıtmalar olmadan terk etmesi mümkün değil ama ben kendi çocuklarımı erken ölüme terk etmiyordum. Evimiz kaygılı ve sevecen insanlarla doluydu ve çocuklara harika bir şekilde bakılacaktı - o insanlar benden daha iyi bakacaklardı... Suçluluk duygusunun bütün zararlarını, tahribatını, nasıl hissedildiğini, kişiyi nasıl yavaş yavaş yok ettiğini ve tükettiğini biliyorum. Tüm enerjimle direndim, karşı koydum. Bu tür suçluluk duyguları buzdağı gibidir, yüzde doksan dokuzu gizlidir.”
“Onlara, sonradan neden ayrıldığımı anlayacaklarını söyledim. Bu çirkin dünyayı değiştirecektim, ırk nefreti, haksızlık vs. olmayan harika ve mükemmel bir dünyada yaşayacaklardı.” “İki çocuğa gelince, bana söyledikleri en kötü şey John’un ‘Babamı terk etmen gerektiğini anlıyorum, ama bu kırılmadığım anlamına gelmiyor’ demesi oldu - ama artık orta yaşa gelmiş bir adamdı.”

IRKÇILIK ÜZERİNE

“Bütün siyahi insanların topraklarını çalıp, sonra da onları kalkındırmak ve uygarlaştırmaktan bahseden insanlar hakkında ne söylenebilir? Yüz bin beyaz insanın bir milyon zenciyi hizmetçi ve ucuz işçi olarak kullandığı, onlara eğitim ve öğretim vermeyi reddettiği ve bunların hepsinin Hıristiyanlık adına yapıldığı bir ülke nasıl tarif edilebilir?” “Oxford Street’teki metro istasyonunda resmi bir görevlinin yeni gelmiş Batı Hint Adalı birine, bilet mekanizmasını beceremediği için efelendiğini gördüm. Aynen bütün hayatım boyunca Güney Rodezya’da siyahlara bağıran beyazlara benziyordu. Kendi aşağılık kompleksini telafi etmeye çalışıyordu.”

Paylaş