VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Bir entelektüelin kaderi ya da hayata paralleler çekmek
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir entelektüelin kaderi ya da hayata paralleler çekmek

Lion Feuchtwanger, 20’nci yüzyılın en çok okunan Almanca romancısı, mesafeli ve belki de kederli, belki de korkuyor olmalıydı akşamları, oralarda.

Ahmet Tulgar

Geçen yaz Münih’teydim. Çok kalmadım ama çok sevdim. Yine de unutmam mümkün değildir bu şehirde bir dönem yaşananları. Ölünenleri. Ölenleri. Bu şehirden gidenleri. Sıcak akşamlarda bira bahçelerinde ‘dönem’in hemen öncesinin kayıtsız neşesini, vurdumduymaz akordeonunu, egosentrik entelektüel sohbetlerini duymaya çalıştım, tasavvur ettim. Odeonsplatz’ın oralarda. Meydan turist doluydu.

Lion Feuchtwanger, 20’nci yüzyılın en çok okunan Almanca romancısı, mesafeli ve belki de kederli, belki de korkuyor olmalıydı akşamları, oralarda. Daha 1920’de yazdığı ‘Ebedi Yahudi ile Konuşmalar (Gespraeche mit dem Ewigen Juden)’ başlıklı metninde bir yakın gelecek tabolsu çizmişti çünkü:

“İbranice kitaplardan kuleler yanıyordu, kor odun yığınları bulutlara kadar yükseliyordu ve insanlar kömür oluyordu, sayısız ve rahip sesleri şarkılar söylüyordu buna: Gloria in excelcis Deo. Erkek, kadın ve çocuk kalabalıkları meydana doğru kendilerini sürüklüyordu, her taraftan; ya çıplaktılar ya da çaputlar içinde ve yanlarında cesetler ve kitap yırtıklarından başka bir şey taşımıyorlardı, parçalanmış, hakaret edilmiş, kirletilmiş kitapların yırtıkları. Onları kaftanlı erkekler ve günümüzün kıyafetleri içinde kadınlar ve çocuklar takip ediyordu, sayısız, sonsuz.”
Feuchtwanger bir erken teşhişçiydi. Bu yaz da işte ben onun 1930’da yayımlanan ve 1920’lerde kahverengi bir hal almış Münih’i, yaklaşmakta olan ‘dönem’i, Nazizm’i bütün figürasyonu ile anlattığı, önceden anlattığı, erken anlattığı romanı ‘Başarı (Erfolg)’yı okuyorum.

Lion Feuchtwanger, yahudi-ortodoks margarin fabrikatörü Sigmund Feuchtwanger ve karısı Johanna’nın çocuğu olarak refah içinde büyüdü. Daha okuldayken edebi denemeleri ile ödül aldı. Üniversitede tarih, felsefe ve Alman filolojisi okudu. Heinrich Heine üzerine doktora yaptı. Ancak bu ünvanı 1933 yılında yahudi olması hasebiyle elinden alınacak, 1952’de geri verilecekti.

EDEBİ YANI DA SİYASİ ÖNGÖRÜSÜ DE GÜÇLÜYDÜ
Sadece ünvanı değil vatandaşlığının da elinden alınacağı Nazi dönemine kadar Feuchtwanger evlendi, askere gitti, erken terhis oldu, çok yazdı, çok okundu. Almanya’da 1925’te yayımlanan romanı “Yahudi Süss (Jud Süss)” bir yıl içinde uluslararası başarıya dönüştü.

Feuchtwanger’in siyasi öngörüsü kadar edebi feraseti de güçlüydü herhalde. Bertolt Brecht’teki büyük yeteneği herkesten önce, 1918’te fark etti, onunla ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. Ama 1918 - 1919’daki Kasım Devrimi’ne katılmasına sağlığı el vermedi.

1933’ten sonra Feuchtwanger sürgündeydi. Önce Fransa, sonra ABD. Kitaplarının yayım ve film haklarının geliri ile Kaliforniya’da lüks içinde yaşadı. Ama gözü Stalin’in Sovyetler Birliği’ndeydi. Moskova Duruşmaları’nı savunacak kadar. Çünkü Nazizm‘e karşı en güçlü direnişi orada görüyordu.

McCarthy’nin şimşeklerini üzerine çekecek kadar komünizme yakınlık gösterse de Feuchtwanger Marx’ın tarihsel materyalizmine karşıydı. Gençliğinden beri. Yahudi milliyetçiliğine de itibar etmiyordu. O toplumsal gelişmenin ilerici entelektüeller üzerinden olduğu, olacağı kanaatindeydi.

Feuchtwanger’in kişisel tarihi, düşünsel dünyası Alman entelijansiyasının Nazizm karşısındaki çaresizliğinin özetidir biraz da.

Yaklaşmakta olan bir felaket, yalnız ve aşırı güç atfedilmiş aydınlar, hata üstüne hata yapan bir sosyal demokrasi. Ülkeler nasıl da benzer birbirlerine. Biri birine, biri diğerine, dönem dönem.

Münih’in başkenti olduğu Bavyera, 20’nci yüzyıl başında Almanya’nın şımarık eyaletiydi. İmza attığı anlaşmaları kendine yontuyor, Alman anayasasının maddelerini eğip bükerek uyguluyor, merkezin olanaklarını sonuna kadar kullanıyor ama sorumluluk almıyor, kendisi için devletten hukuk talep ediyor ama eyalet sınırları içinde bu hukuku tanımıyordu. Şimdi uluslararası toplum içinde ülkeler, ulus-devletler böyle davranıyor ya.

Bazı şeyler şımarıklıkla başlar. Bavyera’nın şımarıklığının bedeli de ağır oldu. Bugün hâlâ Almanya sosyolojisini iyi bilmeyenler için Bavyera ve Münih’in toplumsal ve siyasal kültürü Nazizm felaketinin baş müsebbiplerinden addediliyor.

Heinrich Mann, Lion Feuchtwanger’in örnek aldığı kişiydi. Onun gibi olmak istedi. Heinrich Mann sık sık Lion Feuchtwanger ve karısı Marta’nın Schwabing’teki evlerine misafir olurdu. Bertolt Brecht de. Brecht için de ilk kaşiflerinden Feuchtwanger bir örnekti. Ama ne olmaması gerektiği konusunda. Öyle diyordu onunla kavga ederken. Brecht, Marta’ya aşıktı.

Bütün bu ilişkiler sonraki yıllarda sürgüne taşınacak, Pasifik kıyılarında sürecekti. Ama önce Pireneler aşılmalıydı. Gizlice. Kaçak. Heinrich Mann ve Lion Feuchtwanger bu dağlarda da beraberdiler.

Beni Almanya’nın kıymetli evlatlarının, yazarlarının ABD’deki sürgününe Mann kardeşler, Thomas ve Heinrich yönlendirdi. Dolayısıyla Feuchtwanger’e de. İyi ki. Hem okuma hazzı alıyor hem paraleller çekiyorum onu okurken.
Öyle bir dönemden geçiyoruz. Böyle okuyoruz.
Lion Feuchtwanger, 1957 yılında böbrek kanseri oldu. 1958’te birçok operasyonun ardından iç kanamadan öldü. Heinrich Mann’dan 7 sene sonra. Aynı kıyıda. Pasifik’te.

Feuchtwanger, 1953’te Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin birinci derece sanat ve edebiyat Ulusal Ödülü’nü almıştı. Bugün Uluslararası Lion Feuchtwanger Ödülü her bir ya da iki yılda “yapısal şiddete karşı yazan” yazarlara veriliyor.

Türkçe okur ise maalesef kaderin cilvesidir ki onu bir yapısal şiddet gösterisini, Stalin’in muhaliflerini bertaraf ettiği Moskova Duruşmaları’nı akladığı ve Türkçe’ye kuvvetle muhtemelder ki siyasi yarar gözeterek çevrilmiş ‘Moskova-1937 (Moskau 1937. Ein Reisebericht für meine Freunde)’ kitabı ile
tanıyor.

Oysa o romanlar: Die haessliche Herzogin (1923) mesela, Jud Süss (1925) mesela ya da Wartesaal üçlemesini oluşturan Erfolg (1930), Die Geschwister Oppermann (1933), Exil (1939).

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam