VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Nisan 2010 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Bir geleneğin son günlerinin hikâyesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir geleneğin son günlerinin hikâyesi

Mehmet Baransu, Taraf Gazetesi’nde yayınladığı belge ve bilgileri arka arkaya ve okurun anlamasını kolaylaştıran bir şekilde veriyor.

Okay Gönensin

Türkiye askeri müdahalelerle tanışalı çok zaman oldu. Ergenekon soruşturması ile başlayan gelişmeler bu geleneğin son günlerini, iyimser bakarsak “sonu”nu sergiledi, sergilemeye devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti’ni askerler kurdu, bunun tartışılacak tarafı yok. Askerler yola çıktı, halk izledi, Kurtuluş Savaşı başarıldı, Cumhuriyet kuruldu.

Mustafa Kemal’in daha ilk andan itibaren, askerin rolü dolayısıyla ortaya çıkabilecek sorunların farkında olduğunu biliyoruz. Mustafa Kemal bunun için en yakın kadrosuna “ya üniforma ya siyaset” dedi, kendisi de üniformasını çıkardı.

CHP’nin 1946’da aldığı seçim sonucu, 1950’deki açık sandık yenilgisi o dönemin askerlerini tekrar siyasete çeken en önemli unsur oldu. CHP Atatürk’ün partisiydi, devrimciydi, dolayısıyla onun karşısına çıkan “karşı-devrimci”ydi. Bu basit denklemin üzerine malum gelenek oluşturuldu. Silahlı Kuvvetler sandıktan çıkacak tehlikelere karşı da cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevliydi.

Demokrat Parti bu şekilde gitti, AP’nin erken toparlanmasının önüne geçildi, sivil cumhurbaşkanı seçilmesi engellendi, ‹smet ‹nönü’nün eski DP’lilere af çıkarmasına karşı çıkıldı, 27 Mayıs 1970’te, 10 Kasım 1970’te küçük, 9 Mart 1971’de büyük denemeler yapıldı; başarısız oldu.

Emir komuta zinciri içindeki 12 Mart 1971 muhtırası ise amacına ulaştı.

Sonra işler biraz daha karışmaya başladı, 1971-1980 döneminde hangi askerlerin hangi oluşumlarla hangi olayların içinde olup olmadığı anlaşılamadı.

1982 Anayasası’na ve Evren’in cumhurbaşkanlığına halkın evet demesi sağlandı, emekli askerlere parti kurduruldu, Özal bütün engellemelere, vetolara rağmen ilk seçimi kazanınca iktidarın ona verilip verilmeyeceği bile tartışıldı. Sonra 28 fiubat 1997 geldi, askerin istediği hükümet kuruldu, istemediği gitti. Türkiye her sabah “darbe oldu mu” sorusuyla uyandı.

Bu süreç 2002 yılına kadar iniş çıkışlarla böyle devam etti. Ve ilk kez seçimi açık ara siyasi İslam kökenli bir siyasi parti kazandı. 1946’dan beri en korkulan olay olmuş, sandıktan karşı-devrimin âlâsı çıkmıştı.

Bundan sonra olanları öğrenmek isteyenler, ayrıntıları birbirinden ayırabilmek ve malum geleneğin hayata nasıl yansıdığını öğrenmek isteyenler için gazeteci Mehmet Baransu’nun kitabı en önemli kaynak olacaktır. Baransu, Taraf Gazetesi’nde yayınladığı belge ve bilgileri arka arkaya ve okurun anlamasını kolaylaştıran bir şekilde veriyor. Günlük haberlerin içinde fark edilmesi güç bağlantılar da böylece daha netleşiyor.

Bütün bu belge ve bilgiler neden aynı gazeteye, aynı gazetecilere gitti? Bu soru soruldu, sorulacak. Ama o sorudan önce belgelere yoğunlaşmak gerekiyor. Belgeler çevresindeki olaylar aydınlatıldıkça o soruyu sormak da meşru hâle gelebilir. Önce ne olduğunu, ne olmadığını öğrenmek, anlamak gerekiyor.

Bütün Türkiye bu konuları konuşuyor, bazıları da böyle bir olay ya da iddia sanki ilk defa ortaya çıkmış gibi davranıyor. Bu tür “karartmalar”ın kimileri kasıtlı; kimileri de bilgi eksikliğinden, 1946’daki devrim-karşı devrim denkleminin bugüne kadar gelen masum yansımasından kaynaklanıyor.

Ne olursa olsun; bu konuları düşünen, konuşan herkes bilgi sahibi olmak zorunda. Mehmet Baransu’nun “Karargâh” kitabını da okumak zorunda.

***

Hep çırak kalacak bir usta

Türk şiirinde, dönemlere ve şairlere göre 1. yeni, 2. Yeni, toplumcu gerçekçi gibi akımlar vardır.

Kimileri bu derin şiir birikiminin içinde yerini kolay bulur. Ama içlerinden biri, “hepsi”dir, çünkü o hep çırak kalacak bir ustadır.
Refik Durbaş, aşkı da birkaç şekilde yazabilir, insanın küçüklüğünü ve büyüklüğünü de birkaç şekilde görebilir ya da görmeyebilir. O şairdir, hem ustadır hem çıraktır.

İlk şiirinin yayınlanmasının üzerinden 42 yıl geçmiş, bu ilk şiirin adı da “Velvele” imiş. Bu kelimeyle, kuşkusuz Refik Durbaş o sırada farkında değildi ama, bütün şiir ve yazı serüveninin adını ilk günden koymuş.
Biri insanın yüreğinde öfke yangınlarını kundaklayan, bir sonraki insan sıcaklığını sonuna kadar yükselten iki şiir arka arkaya Refik Durbaş’tan gelir. Ama o hiçbir zaman bağırmaz, sesi hep pes perdedir; ne anlatırsa anlatsın, ne hissederse hissetsin...

Refik Durbaş’ın “Toplu Şiirleri” iki kitap halinde Kırmızı Yayınları tarafından yayınlandı. Birinci kitap, adını unutulmaz “Çırak Aranıyor” dan alıyor, ikincisinde ise bir hayat yorgunluğu kapak olmuş: “Hatıram Olsun”.

“Çırak Aranıyor” baştan başa bir hüzün, gizli bir başkaldırıydı:
“elim sanata düşer usta
dilim küfre, yüreğim acıya
ölüm hep/ bana
bana mı düşer usta?
sevda ne yana düşer usta
hicran ne yana
yalnızlık hep bana
bana mı düşer usta?
gurbet ne yana düşer usta
sıla ne yana
hasret hep bana
bana mı düşer usta”

23 Haziran 2004’te de şunu yazmış Refik Durbaş:
“Odasında yalnızca
kendi hayaletiyle yaşadı”

***

Dağlarca’nın Lahor’u

Geçenlerde Pakistan’ın ilginç şehirlerinden biri olan Lahor’dan Ankara’ya doğru giderken uçakta Büyükelçi Engin Soysal bir kâğıt uzattı. Engin Soysal’ın dünyaya politikanın darlıklarının ötesinde bakan bir aydın olduğunu bildiğim için bu kâğıtta, günlerdir meşgul olduğumuz politik meselelerin ötesinde bir ilginçlik olacağını tahmin ediyordum. Açtım, içinden Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın unuttuğum bir şiiri çıktı:

Lahorlu Çocuk

Çocuk yoğurt satardı
Lahor çarşısında, Pakistan.
Yoğurt gibisin yaramaz
Derlerdi ona.
Çocuk sevinç satardı
Gelene geçene gülerek, Pakistan.
fieker gibisin yaramaz
Derlerdi ona.
Çocuk kavun satardı
Kapı kapı, Pakistan.
Kavun gibisin yaramaz
Derlerdi ona.
Çocuk uyku satardı
Lahor’da gece oldu mu, Pakistan.
Çağırırlardı pencereden, yaramaz,
Ver birkaç yıldızlık derlerdi ona.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam